Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Giresun Şubesinden Yesevi’den Hisar’a Şiirimizin Derdi Konferansı

08 Nisan 2016
Giresun Şubesinden Yesevi’den Hisar’a Şiirimizin Derdi Konferansı

Giresun Türk Ocağı’nda 8 Nisan 2016 tarihinde Giresun Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Dursun Şahin hocamız “Yesevi’den Hisar’a Şiirimizin Derdi” konulu konferansının sunumunu gerçekleştirmiştir.

 

Yrd. Doç. Dr. Dursun Şahin Hocamızın Sunumunun Özeti

 

 

Ahmed Yesevî hakkında yapılan en kapsamlı çalışma Fuat Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eseridir. Bu eserin ilk bölümünde Ahmed Yesevî’nin menkıbevi ve tarihi hayatı ayrı ayrı ele alınarak ayrıntılı bir şekilde ortaya konmuştur. Esere göre Ahmed Yesevî, Türkistan’daki Çimkent şehrinin doğusunda Sayram kasabasında doğdu. İspicâb (İsfîcâb) veya Akşehir adıyla da anılan Sayram kasabası eskiden beri önemli bir yerleşme merkeziydi.

 

Ahmed Yesevî’nin doğum tarihî (1093?) kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Hâce Yûsuf el-Hemedânî’ye (ö.1140-41) intisabı ve onun halifelerinden oluşu dikkate alınırsa XI. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya geldiğini söylemek mümkündür (Baş, 2011:25).

 

Horasan, İslâmiyet’ten sonra tasavvuf cereyanının başlıca merkezlerinden biridir. Bu yüzden Mâverâünnehr İslâmlaştıktan sonra, bu cereyanın İslâmiyet’in evvelce takip ettiği yollardan Türkistan’a girmesi gayet doğal bir gelişme olmuştur. Herat, Nişabur, Merv hicrî III. asırda mutasavvıflarla nasıl dolmaya başlamışsa, hicrî IV. Asırda Buhara ve Fergana’da da şeyhlere tesadüf edilmeye başlanmıştır. Hatta Fergana’da Türkler kendi şeyhlerine “Bab”, yani “Baba” namını vermişlerdir. Horasan’a herhangi bir münasebetle gidip gelen Türkler arasından da mutasavvıflar yetişmiştir. Meşhur Ebû Said Ebu’l-Hayr’ın çok hürmet ettiği Muhammed Ma’şûk Tûsî ile Emîr Ali Ebû Halis Türk idiler. İşte bu sayede, Türkler arasında tasavvuf cereyanı yavaş yavaş kuvvetlenmiş, Buhara, Semerkant gibi büyük İslâm merkezlerinden dervişler aracılığıyla göçebe Türklere de ulaşılmaya başlanmıştır (Baş, 2011:23).

 

F. Köprülü’nün kanaatine göre, Ahmed Yesevî bölgesinde etkili olmaya başladığı zaman, Türk âlemi uzun bir zamandan beri (H. IV. asırdan) tasavvuf fikirlerine alışmış, mutasavvıfların menkıbe ve kerametleri yalnız şehirlerde değil, göçebe Türkler arasında bile az çok yayılmıştır. İlâhiler, şiirler okuyan, Allah rızası için halka birçok iyiliklerde bulunan, onlara cennet ve saadet yollarını gösteren dervişleri, Türkler eskiden dinî bir kutsiyet verdikleri ozanlara benzeterek hararetle kabul etmişler, dediklerine inanmışlardır. Bu suretle eski ozanların yerini, “ata” veya “bab” unvanlı birtakım dervişler almıştır (Baş,2011:24).

 

Fuad Köprülü Arslan Baba’nın, Ahmed Yesevî’nin tarihî şahsiyeti üzerinde kuvvetli bir tesir yaptığı hakkındaki ananeyi tarihî bakımdan doğru bulmazken Mehmet Şeker bu görüşe katılmamakta, hikmetlerden Ahmed Yesevî’nin Arslan Baba’dan sadece etkilenmekle kalmayıp, ondan ilköğrenimine başladığının anlaşıldığını ifade etmektedir. Ahmed Yesevî, Arslan Baba’nın vefatından bir müddet sonra zamanın önemli İslâm merkezlerinden biri olan Buhara’ya gitmiştir. Bu şehirde devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yûsuf el-Hemedânî’ye intisap ederek onun irşad ve terbiyesi altına girmiştir. Yûsuf el-Hemedânî’nin vefatı üzerine irşad mevkiine önce Hâce Abdullah-ı Berkî (ö.1160-61), onun vefatıyla Hâce Hasan-ı Endekî geçmiştir (Baş, 2011: 26).

 

Mensubu olduğu Türk topluluklarının duygu, düşünce ve eğilimlerini çok iyi bilen Ahmet Yesevî de, Korkut Ata tipinde olduğu gibi eski Türk inanç sisteminin pek çok unsurunu yaşamakta, yaşatmakta ve İslâm’la bütünleştirerek farklı şekiller altında sürdürülmesi için yeni yollar geliştirmekteydi. Türk kitlelerin İslâm’ı benimsemesi bakımından da izlenen bu yol çok doğruydu. Hoca Ahmet Yesevî ve onun izinden giden öğrencileri şehir hayatından uzak, sözlü geleneğe mensup medrese eğitimi almamış, göçebe, yarı göçebe kitlelere İslâm dinini yaymaktaydılar. Barnes’in de çok yerinde olarak belirttiği üzere Ahmet Yesevî, “İslâm’ın, kabile mensupları ile ilişki kurabilmesinin ancak benzer kültürel form içinde ve duygusal terimlerle ifade edilmesinin gerekliliğinin farkında idi. Kabilelerin ozanları vardı, âşıklar epik gelenekte şarkı söylüyorlardı, bu yüzden Ahmet Yesevî, şiiri eğitim aracı olarak seçti. Zira zamanında dinî ve ahlâki eğitim aracı irticali şiir okumak ve saz çalmaktı...” (Yaman 2005: 2).

 

Hoca Ahmet Yesevî’nin şiirleri ile başlayan Hikmet geleneği çeşitli ozanlar veya Hâkim Ata gibi sûfiler kanalıyla yaşamaya devam etti. Kimileri Ahmet Yesevî’nin hikmet tarzını kendi adlarıyla yazdıkları şiirlerle sürdürdüler. Kimileri ise yine Ahmet Yesevî adıyla onun Hikmetlerini değiştirip durdular. Böyle bir gelenek halk şiirinde geçmişten günümüze dek yaşamıştır. Zaten tanınmış halk ozanlarının taklitlerine sıkça rastlanır. Aynı eğilim zaman içerisinde Ahmet Yesevî’den sonra da süren hikmet söyleme geleneğinde de görülmektedir. Bu geleneğin ondan sonra en önemli temsilcisi, Ahmet Yesevî’nin, Süleyman Bakırgani veya Hâkim Ata adıyla da bilinen halifesidir. Hâkim Ata’nın da mürşidi Ahmet Yesevî gibi hikmetler yazdığı ve bunların toplandığı kitabın Bakırğani Kitabı veya Ahir Zaman Kitabı olarak adlandırıldığı bilinmektedir. Bu kitap Kazan’da farklı zamanlarda yayımlanmış olup bir nüshası da 1897 yılında yayımlanmıştır. Bu nüshanın transkripsiyonunu incelediğimizde Divan-ı Hikmet ile gerek biçim gerekse içerik bakımından hemen hemen aynı olduğunu görüyoruz. Konunun uzmanlarının görüşleri de zaten bu doğrultudadır (Yaman, 2005: 3).

 

Divan-ı Hikmet, bilindiği üzere büyük Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevî’ye (Öl. 1166) atfedilen bir eserdir. Ahmet Yesevî’nin Hikmetler’i edebi veya sanatsal kaygıların dışında İslâm dinini Türk halk kitlelerine anlayabilecekleri şekil ve dilde anlatmak amacı taşıyan hece vezni ile yazılmış şiirlerdir. Ahmet Yesevî’nin hatırasının büyüklüğüne istinaden de onu diğer şairlerin şiirlerinden ayırmak üzere hikmet olarak adlandırılmıştı. Uzmanların ifade ettiği üzere Hikmetler’in eski nüshaları bulunamamıştır. XVI.–XVII. yüzyıllarda hikmetler toplanarak Divan-ı Hikmet adlı şiir kitabı meydana getirilmiştir. Bu kitapta Ahmet Yesevî’nin yanı sıra ondan sonra yaşamış bulunan Yesevî dervişlerinin de şiirlerinin bulunduğu tahmin edilebilir. Hikmetler, halkın kullandığı dille yazıldığı ve onların manevî dünyalarında çok etkili olduğu için Türk toplulukları arasında büyük kabul gördü. Sabırov’un da deyimiyle; “Göçebeler, Divan-ı Hikmet’i (Akıl Kitabı) Kuran ile katara koydu.”(Yaman, 2005: 4).

 

Elimizde bulunan el yazma Hacı Bektaş Veli Menakıpnamesinde ise Arslan Baba Ahmed Yesevi ilişkisi şöyle anlatılmaktadır. Hz. Peygamber'in gazalarının birinde aç kalan sahabeye bir tabak içinde hurma getirilmişti. Hurmalar yenirken sahabelerden Selman, hurmalardan birini yere düşürdü. Bu sırada Cebrail Aleyhisselam Hz. Peygambere "Bu hurma ümmetinizden Ahmed Yesevi'nin kısmetidir" dedi. Hz. Peygamber ashabına dönerek şöyle hitabetti. "Bu hurma Selman'a emanettir. Selman'dan bu yolu sürenler Arslan'a ulaştıracak ve Ahmed Yesevi'ye teslim edecektir. Ahmed'den Lokman'a, Lokman'dan Hünkâr’a erişecektir."

 

Orta Asya edebiyatında yaygın olarak kullanılan hece vezniyle yazılan hikmetlerde iman esasları, peygamberler, evliyalar ve diğer birçok tarihi şahsiyetler, hem de insan-ı kâmil olmak şartlarından bahsedilmekte, Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hadis-i Şerif ’lerden örnekler getirilerek açıklanmaktadır. ‘Divan-ı Hikmet’te iki önemli özellik: Dini-irfani ve milli-ahlaki unsur göze çarpmaktadır. Dini unsur konu ve düşüncede, milli unsur ise şekil ve vezinde açıkça görünmektedir. “Divan-ı Hikmet”in on sözü gibi kabul edilebilecek “Fakrname” risalesinde ise Ahmed Yesevi’nin tasavvufi adab ve makamlarla ilgili görüşleri beyan edilmiştir ( Hasan, 2012:153).

 

Çeşitli ansiklopedi (Bolşaya Sovetskaya Ensiklopediya, 1970), bibliyografik sözlük (Prusek, London), katalog (Dmitrieva, 1980) ve kitaplarda (Histoire Generale) Ahmed Yesevi ve “Divan-ı Hikmet”e dair bilgilere rastlamak mümkündür. Ayrıca P. Melioransky (Melioransky, 1913), M. Hartmann (Hartmann, 1907; Die ostturkischen, 1904), H. F. Hofmann (Hofmann, 1969), E. Blochet (Blochet, 1933), E. J. W. Gibb (Gibb, 1958; Gibb, 1999) gibi birçok bilim adamının çalışmalarında Ahmed Yesevi ile ilgili çeşitli şekillerde kısa bilgiler verilmiştir. Mesela, P. Melioransky tarafından hazırlanan Ahmed Yesevi konusundaki ilk ansiklopedik madde üzerinde duracak olursak Melioransky ‘İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı yazısında Ahmed Yesevi’nin doğumu, eğitimi, olumu ve türbesi hakkında bilgi vermektedir. Ahmed Yesevi’nin Orta Asya’daki Türk tasavvuf ekolunun kurucusu olduğunu, Hâkim Ata gibi birçok istidatlı müritler yetiştirdiğini, hikmetleri ve münacatının halk tarafından çok okunduğunu vurgulamaktadır (Hasan, 2012:154).

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü