Türk Dünyası Yardım Kampanyası

İç Çatışmadan Yeryüzü Yangınına

30 Hazıran 2016

Suriye savaşı, tartışmasız biçimde 21. yüzyılın şimdiye dek gördüğümüz en büyük insani dramına sebep oldu. Düştüğü yerden çok daha ötesini tutuşturabileceğini ispatlayan bu yangının bölgesel ve küresel sonuçları tüm çıplaklığıyla ortada. Suriye ve Irak’a akan “yabancı savaşçılar” ve çatışma bölgesini terk etmeye çalışan mülteciler, Ortadoğu’nun kalbindeki “cehennem coğrafyası” ile yeryüzünün dört bir tarafını doğrudan ilişkili hâle getirdiler. Suriye çölleri ile Paris, Londra, Pekin, Berlin, New York, Tokyo ve diğer dünya şehirlerinin güvenliği birbirine bağlanmış vaziyette. Karşımızda herkesin değişik parçalarını önemsediği muazzam bir sorunlar ve bilinmeyenler yumağı var.

 

Yalnızca Suriye içi ve bölgesel dengeleri tahlille yetinmeyip savaşın küresel sistemdeki değişim süreçleriyle ilişkisine de odaklanmak, bu yumağı çözmeye çalışanlara epeyce yardım edebilir. Kendisini “dün”le bağlantı içinde kuran “yarın”ı anlamamızı kolaylaştıracak böyle bir perspektiften Suriye’ye baktığımızda ise karşımıza iyi incelenmesi gereken üç halkalı bir zincir çıkıyor. Küresel sistemin bir “güç geçişi” aşamasında olduğunu gören ve dış politikasının ana omurgasını bu gerçekliğe oturtmak isteyen Obama yönetiminin “müdahalesizlik” siyaseti, Suriye krizinin önce iç savaşa, ardından da bölgesel ve küresel boyutları gittikçe ağırlık kazanan bir yangına dönüşmesini kolaylaştırdı. Uzayıp küre ölçeğinde etkiler doğuracak bir çehreye bürünen çatışmanın sunduğu fırsatları ve “güç geçişi” sürecini temelde Çin odaklı düşünen Amerikan stratejisindeki boşluğu fark eden Rusya’nın hamlesi, Suriye iç savaşının dengelerini ve parametrelerini değiştirdi. Zincirin son halkasında ise ABD’nin “güç geçişi” dönemiyle ilgili planlarında Rusya’ya atfettiği daha ikincil pozisyonu revize edişi ve bunun Suriye’nin geleceğine muhtemel yansımaları yer alıyor.

 

“Güç geçişi”, uluslararası ilişkiler disiplininin büyük güçler arasındaki münasebetleri merkezine alan gençlik dönemi literatüründen miras kalan bir kavram. A.F.K. Organski, 1958’de yayınlanan World Politics adlı eserinde sanayi çağı sonrası dönem için güç geçişini tarife çalışır. Ekonomik, askeri ve siyasi ihtiyaçların modern milletleri uluslararası düzenler oluşturacak biçimde birbirlerine bağımlı hale getirdiğine dikkat çeker.Uluslararası düzenler, aktörlerine uymaları gereken norm ve kuralları öğretir, sistemdeki güç hiyerarşisini kabullenmelerini sağlar. Organski, uluslararası düzeni bir piramit şeklinde tasvir eder. Tepede en kuvvetli millet vardır. Onu, büyük güçler izlemektedir. Ardından orta büyüklükteki güçler, küçük güçler ve sömürgeler gelir. Devletler, “güç” ve “uluslararası düzen içindeki konumlarından memnun olma” kriterlerine göre ayrıca sınıflandırılırlar. Sistemdeki pozisyonundan memnun olmayan bir büyük güç, özellikle ekonomik parametreler bakımından lider ülkeye yaklaşmışsa, çatışmalı yaşanabilecek “güç geçişi” süreci de başlamış olur.

 

2000’lerde Organski’nin çizdiği çerçevenin Çin’le bağlantılı tartışmalar sebebiyle hatırlanarak güncellendiğini görüyoruz. Çin’in ABD’ye bir tehdit arz edip etmeyeceğinin Organski’ye referansla tartışıldığı yerler arasında “U.S. Army War College” gibi ABD’deki bürokratik karar alma mekanizmalarıyla bağlantılı kurumlar da yer alıyor.

 

“Güç geçişi” perspektifinden bugüne baktığımızda, uluslararası düzendeki liderlik pozisyonunu korumak için ABD’nin iki ana hedefe yöneleceğini düşünebiliriz. Bunlardan ilki, meydan okuma potansiyeline sahip büyük güçle aradaki ekonomik mesafeyi arttırırken askeri bir hamleyi caydıracak alt yapıyı ve ittifaklar sistemini inşa etmektir. Diğeri ise, muhtemel meydan okuyucuya sistemde daha geniş bir yer açarak tatmin sağlamak, böylelikle de çatışma motivasyonunu zayıflatmaktır.

 

Suriye krizinin ivme kazandığı konjonktür, Obama yönetiminin bir güç geçişi dönemine girildiğini kabul ederek Amerikan dış politikasının eksenini Asya’ya kaydırdığı zaman dilimine denk düştü. Amerikan liderliğine meydan okuyabilecek en muhtemel aktör olarak Çin’i gören Washington, aradaki ekonomik mesafenin açılmasını ve Uzakdoğu’da caydırıcı bir güvenlik mimarisinin inşasını gerekli görüyordu. Ortadoğu’da doğrudan ve kapsamlı müdahalelerden vazgeçilişi, tasarruf ettireceği ekonomik ve askeri kaynaklarla bu hedefi destekleyecekti. ABD, “geriden liderlikle” bölgedeki çıkarlarını korurken enerjisini sonu belirsiz savaşlarda tüketmek zorunda kalmayacaktı.

 

Ancak, müdahalesizlik de Washington’u rahatsız eden güç geçişi dönemi dinamiklerini yavaşlatıcı değil hızlandırıcı bir rol oynadı. Suriye iç savaşının ürettiği kitlesel göç ve küresel terör gibi sonuçlar, mimarı ABD olan uluslarası düzenin kendini dayandırdığı norm ve kurallar ile Washington’un itibarını iyice aşındırdı. Bu atmosferde ABD’nin geriden liderlikle Ukrayna ve Suriye’de yürüttüğü süreçler, güç geçişi dönemini yaygın olarak öngörülen güzergâhın dışında bir mecraya doğru sevkedecek gelişmeleri tetikledi. ABD, muhtemel meydan okuyucuları tespit ederken, kuvvetli ve çeşitlenmiş bir ekonomik yapıya sahip olmaması sebebiyle Rusya’ya etkinliği yalnızca belirli coğrafyalarla sınırlı bölgesel bir güç nazarıyla bakmaktaydı. Ancak Moskova, Sovyetler’den miras askeri yeteneklerinin restorasyonuyla yapabileceklerini Ukrayna/Maiden hadiselerinden itibaren sergilemeye başladı. Putin’e Suriye’ye gidecek cesareti, kısmen de olsa Kırım’ın ilhakına engel olunmayışı verdi.

 

Rusya’nın Esed rejimine destek için Suriye’ye müdahalesi, Çin’i güç geçişi sürecinin tek kayda değer meydan okuyucusu sayan Amerikan yaklaşımını değiştirmeye başladı. Rusya da gayet etkili jeopolitik hamleler yapabiliyordu. Bu tespiti, eş zamanlı iki politikanın devreye sokuluşu izledi. Bunlardan ilki, meydan okuyan aktörü sisteme dahil ederek hoşnutsuzluğunu hafifletmeyi hedefliyordu. Rusya, Suriye’de ABD’nin kendisi olmadan düzen sağlayamayacağını göstererek büyük güç statüsünün ve bağlantılı çıkarlarının tanınmasını istiyor. ABD, Suriye merkezli müzakerelerde Rusya’ya arzu ettiği statüyle uyumlu bir alan açarken, Doğu Avrupa ve gerilimin yükseldiği diğer bölgelerde ise farklı bir tutum takınıyor ve askeri hazırlıklar yapıyor. Ancak, havuç ve sopa ile Rusya’ya uluslararası düzenin meşru sayacağı ve saymayacağı çıkar alanlarının kabullendirilmesi çabası, ABD açısından birçok riski de bünyesinde barındırıyor. Örneğin, hem en baştan varsayıldığı üzere Uzak Doğu’da, hem de dünya sistemi açısından önemli sayılan Avrupa ve Ortadoğu gibi bölgelerde gerilim ve çatışmaların eş zamanlı biçimde tırmanışı senaryosu, bir ihtimal olarak masada.

 

Bu noktada zincirimizin muhtemel gelecekle ilgili üçüncü halkasına geliyoruz. Artık güç geçişi sürecinin rakip aktörleri, birbirlerini hibrid savaş stratejileriyle hedef almaya başlıyorlar. Klasik askeri yetenekleri, özel kuvvet harekatlarını ve enformasyon savaşlarını sentezleyen hibrid stratejiler, gerilimin kademeler halinde yükselişini destekliyor. Büyük güçlerin bir kriz bölgesinde çatışmaya adım adım yaklaşırken diğer kriz bölgesinde çözüm ortağı rolüyle hareket etmeleri, gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu sebeple Suriye, büyük güç rekabetinin tâlî değil sıcak cephe hatlarından birine dönüşme tehlikesiyle yüz yüze. Rusya’yı, dışlandığını düşündüğü uluslararası düzene dahil etme stratejisinin merkezine yerleştirilen önemli bir ortak çıkar, IŞİD vb. terör örgütlerine karşı mücadeleydi. Söz konusu tehdit azalırken, özellikle Doğu Avrupa merkezli gerilim artmaya devam ederse büyük oyuncuları karşı karşıya getirecek senaryolar da daha fazla gündemimize girebilir. Bu durumda Suriye, iç savaşın kendi ürettiği dinamiklerin dışında, küre ölçekli bir çağ yangını/yangınla çağ değişimi sürecinin önemli savaş alanlarından birine dönüşebilir. Yerel ve bölgesel aktörlerin pozisyonlarını büyük güçler arasındaki gerilimin seyrine göre belirleme ihtiyacını daha fazla hissedecekleri bu denklemde iç savaşı bitirme/bitirmeme iradesi de neredeyse tamamen Suriye ve bölge dışındaki başkentlere aktarılmış olacaktır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü