Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Krizdeki Küreselleşme (cilik) 2: Brexit ve Karabudunun İsyanı

13 Temmuz 2016

YAZIYI PDF OLARAK İNDİRMEK VE OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

 

“Brexit, Avrupa’ya olduğu kadar Londra’ya, Küreselleşmeye ve çok kültürlülüğe karşı bir seçimdi.”

Craig Calhoun

(London School of Economics Rektörü)

 

İngiltere'nin AB üyeliğinin akıbeti için yapılan referandumu Birlik'ten çıkışı savunanların kazanması, "küreselleşme paradigmasının çözülüşüyle ilgili hayli zamandır devam eden tartışmaları dünya gündeminin ilk sırasına yerleştirdi. Resmî sonuçların açıklanmasının ardından gelen tepkiler, bir önceki yazımızda işaret etmeye çalıştığımız gibi, dünya sisteminin ne kadar kritik bir eşikte olduğunu inkâra yer bırakmayacak biçimde gözler önüne seriyor. Bir tarafta çıkarları, değerleri ve beklentileri küreselleşmenin ürettiği dünyaya dayanan kesimlerin kimi zaman mantık sınırlarını zorlayan tepkileri, diğer yanda da Atlantik'in her iki yakasında rüzgârı arkasına aldığını düşünen küreselleşme karşıtı kadroların kazandığı dinamizm var.

 

İlk saftakiler, referandumla ağır bir yenilgi almış olsalar da hâlâ yerleşik düzeni temsil etmenin imkânlarına sahipler. Birikmiş mali ve siyasi güçlerine, medya ağlarına ve entelektüel sermayelerine dayanarak kitleleri, İngiltere'de yaşananların, tersine çevrilebilecek bir yol kazasından ibaret olduğuna ikna için çalışıyorlar. Örneğin; AB'den çıkış yönünde oy kullananların pişmanlıklarına ve genç seçmeni AB taraftarı gösteren anketlere dair seçilmiş haberlerle referandumun tekrarı talebini gündeme taşıyorlar. Karşılarındaki seçmen topluluğunu; daha az eğitimli, yaşlı ve ırkçı olduklarını vurgulayarak değersizleşti- riyorlar. Bunu yaparken halkoyuna karşı takındıkları genel tutum, aslında meselenin esasını teşkil eden, küreselleşmeci elitizmin demokrasi sorununu karşımıza çıkarıyor. Küreselleşmeci ideoloji, doğrudan demokrasiyi, “sürprizlere” açık doğası sebebiyle istikrar bozucu bir mekanizma olarak görüyor. Brexit, küreselleşmeci akademik kadronun tamamında bu kanaati perçinlemiş vaziyette.

 

Referandumun galipleri ise, AB üyeliğinin kurduğu düzenden kimlik, sosyo-ekonomik statü gibi sebeplerle memnuniyetsiz geniş kitlelerden açık ya da örtülü ırkçılık yapan, İslamofobik ve göçmen karşıtı gruplara kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Çizdikleri bu karmaşık manzara sebebiyle, İngiliz tarihinde yönetici kesimlere karşı isyan eden köylü kitlelerine benzetiliyorlar.Eskiye düşmanlar, ancak yeniyi kuracak kuşatıcı bir dünya görüşüne ve organizasyona sahip değiller. Bu kesimin siyasi aktörleri, Küreselleşme paradigmasının başarısızlığına duyulan tepki dalgası üzerinde yükseliyorlar. Değişik renkleriyle ırkçılığı ise seçmen tabanları için kolay bir yapıştırıcı ve seferber edici motivasyon unsuru olarak kullanıyorlar. Ancak bu noktada, hem İngiltere özelindeki hem de küreselleşmeyi inşa edip yararlanmış Batı dünyasının genelindeki çalkantıyı, basit bir ırkçı kabarışa indirgeme yanlışlığına düşmemek gerekiyor. Batı medeniyetini defalarca intiharın eşiğine getiren ırkçı dalganın yükselişinde, Avrupalı elitlerin demokrasi ve milliyetçiliğin buluştuğu çizgide biriken toplumsal taleplere sırtlarını dönüşleri pay sahibidir. AB üyesi ülkelerde yıllardır tartışma konusu olan milliyetçi talepleri; millî egemenlik, yönetici iradenin seçimler aracılığıyla millete dayanması ve millî kimliği var eden değerlerin korunması üçlüsüyle özetlemek mümkün. Bunların uzun süreli göz ardı edilmesinin doğurduğu tepkiler, değişik konuları merkezine alan protesto dalgalarıyla zaman zaman kendisini açığa vurmaktaydı. Yeni dünya konjonktüründe ise eşit vatandaşlığa ve dâhil edici millî kültür tasarımına dayanan milliyetçilikten boşaltılan alanın, ırkçılık ve yabancı düşmanlığıyla anılan aşırı akımlarca doldurulma gayretleri görülüyor. Ancak, yukarıda özetlediğimiz milliyetçi üçgenin içinde kalan talepler, açık tartışmalarda hâlâ geniş bir kitle tarafından benimsenerek savunuluyor. Gelecekte, iktidarını yitirmek istemeyen elitler, muhalif kesimlerin talepleriyle kendi konumları arasında bir sentez arayışına girdiklerinde; yine, aşırı sağda görülen gruplar, yalnızca yabancı düşmanlığıyla çoğunluğu sağlayamayacaklarını hissettiklerinde, bu üçgene doğru ilerleyebilirler. Yani, hızlanan jeopolitik rekabet iklimini ve tehdit lerle değişen güvenlik ortamını da dikkate alırsak, milliyetçi ilkelerin Batı’da yeni siyasi merkeze adres olabileceğini düşünebiliriz.

 

İşaret ettiğimiz üçgenin potansiyelini daha iyi kavrayabilmek için İngiltere’deki referandum sürecine biraz daha yakından bakmamız gerekiyor. Oylamanın akabinde yapılan anketler, tercihlerini AB’den çıkış için kullanan seçmenlerin çoğunluğunun, gerekçelerini şu şıkkı işaretleyerek belirttiklerini gösteriyor: “Birleşik Krallık’la ilgili kararlar, Birleşik Krallık’ta alınmalıdır.”. İkinci sırada, göçle ilişkili “Birleşik Krallık’ın göç ve sınırlarıyla ilgili kontrolü geri kazanması”, üçüncü sırada ise “AB’nin hem coğrafi bakımdan hem de yetkiler açısından genişlemesi sürecinde İngilizlerin tercihlerinin hemen hiç bir tesire sahip olamayacağı kaygısı” yer alıyor. Anketin resmettiği gerekçe silsilesi, AB ile İngiliz milleti arasındaki temel sorunun, millî egemenlik meselesi olduğunu gösteriyor. Ayrılma taraftarı ana kitlenin bu tavrını, kampanyanın liderlerinden Boris Johnson’ın Telegraph’taki satırları teyit ediyor: “Ayrılma yönünde oy kullananların temelde göçle ilgili kaygılarla hareket ettikleri söylendi. Böyle olduğuna inanmıyorum. Kampanya boyunca binlerce insanla buluştuktan sonra bir numaralı meselenin ‘kontrol’ olduğunu söyleyebilirim. Yani, Britanya demokrasisinin altının AB sistemi tarafından oyulduğu ve halka şu hayati kudretin, idarecilerini seçimlerde kovma ve yenilerini belirleme gücünün, geri verilmesi gerektiği hissi hâkim. Ayrılma için oy kullanan milyonlarca insanın Britanya’nın büyük bir ülke olduğu inancından ilham aldığına inanıyorum.” Nitekim üyelikten çıkış taraftarlarının, millet iradesine dayalı demokratik meşruiyetle irtibatı hayli zayıf olan AB kurum ve uygulamalarına karşı, millî egemenliğin altını çizen talepleri savundukları görülüyor. Kuruluşundan itibaren bir elit projesi olarak hayat bulan AB’nin “demokrasi açığı”, her dönemde eleştiri konusu edilmiştir. AB, çatısı altında topladığı ulus devletlerin tek tek çıkarlarının ötesinde kolektif bir çıkarı temsil iddiasını taşımaktadır. Bunu başarabilmek için ise AB’ye aidiyet hisseden bir bürokratlar topluluğu sistemin fiilî işleyişinin merkezine yerleştirilmiştir. Atanmış orta kademede bir Avrokratın, Londra’dan aktarılan fonlar sayesinde, İngiltere’nin seçilmiş başbakanından fazla maaş alıyor oluşu, referandum kampanyası sırasında dile getirilen simgesel şikâyetler arasındaydı. Brexit taraftarlarına göre, ülkeleriyle ilgili çok az şey bilen bir Avrokratın, Brüksel’de oturarak İngiltere’de satılacak muzların ne kadar kavisli olabileceğine varıncaya kadar düzenlemeler yapması, kabul edilemez bir egemenlik ihlalidir. Yasa tasarısı hazırlayamayan, sadece Avrokratların getirdiği teklifleri görüşen AB Parlamentosunun, Brüksel-Strasburg arasındaki masraflı seyahatleri de eleştiri dolu polemiklerin konusuydu. Ayrılma taraftarları, bu etkisiz parlamentonun dışında gerçek kararların alındığı AB kurumlarına ise şeffaflığın değil, pazarlıkların hâkim olduğunu söylüyorlar. Onlara göre bir yanda millî parlamentolardaki açık tartışmalar diğer yanda ise AB’de kapalı kapılar ardında yürütülen pazarlıklar var. AB’nin kurumları diplomasi, millî devletin kurumları ise demokrasi demektir.

 

AB’nin halk iradesinden hoşlanmayışının ardında, uzun vadeli deneyimleri yatıyor. Zira tarih boyunca Avrupalı seçmen, elitlerin önüne koyduğu projelere defalarca arkasını döndü. Sandıktan çıkan iradenin Avrokratların gösterdiği yöntemlerle kuşa çevrilmesi gibi uygulamalar ise, AB ile kitleler arasındaki bu aracılığıyla güvensizliği daha da perçinliyor. Söz konusu durumun en çarpıcı örneklerinden biri Lizbon Anlaşması’nda yaşanmıştı. 2005’te Fransa ve Hollanda vatandaşlarının referandumda reddettiği bazı hükümler, halkoyuna sunulması gerekmeyen Anlaşma’nın maddelerine dönüştürülmüştü.5

 

AB’nin tarihi boyunca, elitlerle kitleler arasındaki gerilim ortadan hiç kalkmadı. Ancak AB, ekonomik ve sosyal refaha olumlu katkıda bulunduğu sürece, büyük ve açık çatışmalar yaşanmadı. Sistem sancılı süreçlere girdiğinde ise tartışmaların şiddeti yükseldi. İngiltere’nin AB üyeliğinin de gerçekleştiği 1970’lerden bu tarafa gelir eşitsizliği büyüyor. Bu durum, elitlere ve AB’ye karşı güvensizliği, geçmişe yönelik de nostaljik bir özlemi besliyor. AB’den çıkmak isteyen seçmenlerin 45 yaş üstü gruplarda oran olarak artması, bu hakikatin bir göstergesi. İngiltere’nin AB üyesi olmadığı günleri hatırlayan bu seçmen kesimi, dün-bugün arasında kıyaslama yapabilecek konumda. 1960’lar, 70’lerin kriz atmosferine dek, milliyetçi refah devletlerinin (welfare nationalist state) ciddi büyüme oranlarıyla zenginleştikleri yıllardı. Yalnızca AB’li günleri görmüş kuşakların Birlik’te kalma arzusunu ise bilinmeyenden duyulan korkuya dayalı bir muhafazakârlık şeklinde yorumlayabiliriz. İngiltere’nin AB’den ayrılma referandumunda göç ve ırkçılık, kendi başlarına değil, AB’nin özetlemeye çalıştığımız yapısal kusurları ve kitlelerin bunlara dair yerleşik kanaatleri ile etkileşim hâlinde rol oynadı. İngiltere, Almanya’dan farklı olarak Suriye ve Irak kaynaklı yoğun bir mülteci dalgasının hedefi hâline gelmemişti. İngiltere’nin Suriye’den değerlendirmeye aldığı iltica talebi miktarı 2402’dir. Her yıl İngiltere’ye yönelen yüz binlerce kişilik asıl göç dalgasının kaynağı AB ülkeleridir. Bu coğrafyadan gelen göçmenlere karşı yükselen reaksiyonu ise İslamofobi ile açıklayamayız. Meselenin bir tarafında işleri ve ekonomik kaynakları paylaşmama tercihi, öte yanında İngiliz kimliğinin diğer Avrupalılardan da korunmasıyla ilgili kaygılar yer alıyor. Bu yüzden referandum kampanyası boyunca her iki tarafın da değişik argümanlarla kullandığı/kabullendiği “müslüman göçmen” korkusu, aslında somut olgulara değil, terör haberlerinin gölgesinde inşa edilmiş algılara ve duygusal tepkilere dayanıyordu. Birleşik Krallık’ın bileşenleriyle münasebetleri de referandum sürecinin gündemleri arasındaydı. Savunulan tezleri iyi kavrayabilmek için hafızamızı yine bir miktar tazelememiz lazım. 1975’teki giriş referandumunda AET’ye “evet” deme oranlarını Birleşik Krallık’ın bölgelerine göre en düşükten en yükseğe doğru sıralarsak, şöyle bir manzarayla karşılaşıyoruz: Kuzey İrlanda, İskoçya, Galler ve İngiltere. Kampanyaları ve referandum sonuçlarını analiz edenler, o dönemde pekâlâ İngilizlerin AET’ye “evet”, diğer bölgelerin ise “hayır” dediği bir sonucun da çıkabileceğini söylüyorlar.Bu veri, Brexit sonrasında canlanan AB-etnik ayrılıkçılık ilişkisine dair tartışmalar bağlamında özel anlamlar içeriyor. Örneğin; 1975’teki oy oranlarına göre, İskoçların AET’ye katılmak hususunda İngilizlere kıyasla daha gönülsüz oldukları anlaşılıyor. Ancak bugün, AB’nin kırk yılı aşkındır bölgeler ve etnik/ dinî azınlıklarla ilgili yürüttüğü çalışmaların da katkısıyla, bağımsızlık arzusu güçlenmiş bir İskoçya mevcut. Üstelik “Birleşik Krallık AB’den çıkarsa, İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın da Birleşik Krallık’tan ayrılacağı” tezi, referandum sonrasında hayata geçirilmeye çalışılıyor. Karşımızdaki manzara, AB’nin üye ülkelerdeki azınlıklarla kurduğu bağın, Birlik’ten ayrılma girişimlerine karşı bir sigorta gibi işlediğini gösteriyor. Bu duruma yol açan politikalarla ilgili şikâyetler yükseldiğinde AB’li yetkililer, sundukları kurumsal çatı ve uyguladıkları programlar sayesinde azınlıkların bağımsızlığa ihtiyaç duymadıklarını, böylece de üye devletlerin bütünlüğünün pekiştiğini söylüyorlar. Ancak görülüyor ki, AB’nin sağladığı tanınma, azınlık milliyetçiliklerini gevşetmiyor, aksine diri tutuyor. Birlik’ten ayrılma isteğindeki ülkelere de, kendi yolunu çizme arayışının bedelini parçalanarak ödeyebilecekleri korkusu, azınlıkları üzerinden telkin ediliyor. Bir anlamda azınlıklar, üye ülkeleri AB çatısı altında tutmaya yarayan manivelalara dönüşüyorlar. Brexit’le birlikte bu durumun görünür hâle gelmesi, pek çok ülkede çoğunluk-azınlık kimlikleri arasındaki ilişkilere ilave bir güvensizlik faktörü ekleyebilir. Bu ise daha çatışmacı bir geleceğin kapılarını açar.

 

Peki; AB, içine düştüğü bunalımdan nasıl çıkabilir? Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Ancak, AB’nin atabileceği iki önemli adım, krizin yıkıcı etkilerini hafifletebilir. Bunlardan ilki, demokrasinin önünü “milletler Avrupası”nın egemenlik taleplerini gözeterek açmaktır. Tam aksi istikamette, egemenliği Brüksel’de daha fazla toplamak üzere girişilecek reform çabaları, tarihin dağılan imparatorlukların önüne koyduğu dersi AB’ye tekrarlatacaktır. AB, bu gerçeği kavrayabildiği takdirde, bünyesindeki demokrasi açığını temel konularda Avrupalı vatandaşlara daha çok danışarak kapatabilir; azınlıklarla ilişkisini de üye ülkelerdeki iç barışı merkezine koyarak yeniden düzenleyebilir. Atılması gereken ikinci adım ise AB’nin işaret ettiğimiz yapısal sorunlarına dayalı fay hatlarını günümüzde en rahat tetikleyen ırkçılığı/İslam düşmanlığını dizginlemektir. Şüphesiz bu sorun kolayca halledilmeyecek kadar büyük. Ancak AB, anti semitizme karşı mücadele için başvurduğu araçları aynen İslamofobiye karşı da seferber eder ve Türkiye ile işbirliğini merkeze alan bir Ortadoğu vizyonu üretebilirse bu zorlu süreçte de yoluna devam edebilir. Türkiye’nin AB içinde ötekileştirilmesi, ırkçı grupların yelkenlerini şişirirken AB’nin merkezindeki elitlerin dayandığı seçmen tabanını eritiyor. PKK gibi terör örgütlerine tanınan tolerans ise, istikrarsızlaşan Türkiye üzerinden daha çok göçmenin Avrupa kapılarına yığılması ihtimaline hizmet ediyor. Bu fasit daireyi kırmak, ancak AB’nin Türkiye ile ilişkilerini ideolojik ön yargılardan uzak, içine girdiğimiz küreselleşme sonrası çağın ruhuna uygun bir gözle, yeniden düzenlemesiyle mümkün olabilir. Küreselleşmenin model örgütlenmesi olan AB, tarihindeki en ağır depremden mümkün olduğunca az hasarla kurtulmak için reform projelerini gündemine almak zorunda. Ancak işaret ettiğimiz doğrultuda bir politika değişikliği henüz ufukta gözükmüyor.

 

1 Craig Calhoun, “Brexit Is a Mutiny Against the Cosmopolitan Elite”,

The Huffington Post, http://m.huffpost.com/us/entry/10690654.html

2 Quentin Letts, “A Peasant Revolt Upends Britain’s Ruling Elite”, The

Wall Street Journal, June 24, 2016, http://www.wsj.com/articles/apeasant-

revolt-upends-britains-ruling-elite-1466806496

3 Lord Ashcroft, “How the United Kingdom voted on Thursday… and

why”, June 24, 2016, http://lordashcroftpolls.com/2016/06/how-theunited-

kingdom-voted-and-why/

4 Boris Johnson, “I cannot stress too much that Britain is part of Europe

– and always will be”, Telegraph, 26 June 2016. http://www.telegraph.

co.uk/news/2016/06/26/i-cannot-stress-too-much-that-britain-is-part-ofeurope--

and-alw/

5 Michael Birnbaum, “7 reasons why some Europeans hate the E.U.”,

June 25, 2016, https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/

wp/2016/06/25/7-reasons-why-some-europeans-hate-the-e-u/

6 Robert W. Cox, Production, Power, and World Order: Social Forces in

the Making of History, Columbia University Press, 1987.

7 http://www.bbc.com/news/uk-34931725,

8 Adrian Williamson, “The case for Brexit: lessons from the 1960s and

1970s”, History & Policy, 05 May 2015, http://www.historyandpolicy.

org/policy-papers/papers/the-case-for-brexit-lessons-from-1960s-and-

1970s

 

* BU YAZI TÜRK YURDU DERGİSİ TEMMUZ 2016 SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü