Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Muammaya Dönen Açılım ve Türk Milliyetçileri

05 Aralık 2009
Ertunç KILIÇASLAN

İsviçre’deki minare referandumu, Ergenekon davasında yeni ifadelere başvurulması, ABD’nin Afganistan’a muharip asker gönderilmesi talebi, domuz gribi, katsayı hususundaki Danıştay kararı ve sair konular gündemi işgal ededursun; şu mahut açılım projesinin ne merkezde olduğu tam bir muamma halini aldı. Son günlerde açılımla ilgili kayda değer tek gelişme DTP/PKK’nın organize ettiği sokak eylemleri. Teröristbaşının hapishane şartlarının daha da ağırlaştırıldığı bahanesiyle sokakları savaş alanına çeviren gösteriler, yeni dönemde PKK’nın varlık mücadelesini şehirlerde sürdürmeye çalışacağının tezahürü.

Açılımın hararetli destekçilerinden bir köşe yazarı, “PKK'nın tutarsız çizgisinin barışın tesisini zora soktuğunu, bu tutarsızlığın arkasında örgütsel ve kişisel sebepler olduğunu, Öcalan ve PKK’nın Kürt sorununun önüne örgütsel ve kişisel öncelikleri koyduklarını” söylüyor ve ekliyor: “PKK'yı herkesten önce PKK'nın kendisi tasfiye etmek zorunda. Yeni dönemde böyle bir örgütün varlığını temellendireceği bir alan yok.” Yazarın bu son cümlesine, terörizm üzerine çalışanlar ne der bilinmez ama hiçbir terör örgütünün -siyasi hedefi tamamiyle gerçekleşse ve militanlarından hiçbirinin kılına zarar gelmeyeceği garanti altına alınsa dahi- bu işten kolaylıkla vazgeçmeyeceğini tesbit edebilmek için uzman olmaya gerek yok!

Farz-ı muhal, ABD tarafından örgüte bundan böyle Irak’ta hayat hakkı tanınmayacak, Irak’tan sürülen/getirilen militanlar Türkiye tarafından “pişmanlık” hükümleri gereğince sorgusuz-sualsiz salıverilecek, lider kadrosu İskandinav ülkelerinde zorunlu ikamete tabi tutulacak ve en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti PKK’nın siyasi hedeflerinin büyük bir bölümünün tahakkukuna dair adımlar atacak, hatta terörist elebaşı affedilerek ‘Paşa’ yapılacak olsa… Bütün bunlar, siyasi Kürtçü güruhu tatmin, ortalığı sütliman etmeye yetecek mi?

Elbette hayır. Zira, -nasıl takdim edilirse edilsin- “Açılımın esas itibariyle PKK’yı tasfiye etmeye yönelik bir proje olduğu” ve “Kürtlerin yine oyuna getirilmek istendiği” yolundaki psikolojik algının değişmesi çok zor. Diğer yandan, 25 yıllık bir geçmişi olan örgüte bağlı teröristliği meslek edinmiş militanların, herhangi bir cezai takibata uğramasalar dahi sıradan vatandaşlar haline geleceklerini düşünmek fazlaca iyimser bir yaklaşım. Böyle bir atmosferde, devlet adına “barış” yolunda atılacak her adım, “Gün taviz koparma günüdür” fikrinde olan grupları tahrik etmekten ve daha fazlasını istemek yolunda cesaret vermekten başka bir amaca hizmet etmeyecek. Dolayısıyla, önümüzdeki günlerde şehirlerin terörize grupların şiddet gösterilerine sahne olması kuvvetle muhtemel.

ABD’nin ortadoğu politikasının yeni parametreleri PKK’nın tasfiyesini de içeriyorsa da PKK’nın ne suretle tasfiye edileceği konusu ABD’nin ilgi alanına girmiyor. Yeni dönemde, ABD nezdinde itibarı olmayacağını gören PKK’nın ABD’nin baskısıyla silah bırakmasına imkan yok ki son günlerde yaşananlar bunun ispatı. Velhasıl, Türkiye şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da başının çaresine bakmak zorunda.

Ne bahasına olursa olsun açılım yolundan dönmeyeceklerini ifade eden yetkililerin, şimdiye kadar süreci yönetmekte son derece basiretsiz davrandıkları ve “Barış projesini sabote etmeye yönelik” olarak nitelendirdikleri “eylemli direniş” karşısında acziyet gösterdikleri vakıa. Bir yanda ABD etkisi, bir yanda medyayı kuşatan liberal-kürtçü yazar-çizer takımının kopardığı yaygaralar, diğer yanda muhalefetin sert çıkışları ve DTP/PKK’nın “oyunbozanlığı” arasında sıkıştığı-bocaladığı görülen hükümet tarafından, Habur’da yaşanan tantanalı görüntülerin bir daha tekrarına imkân vermeden, bundan sonra Irak’tan gelecek grupların sessiz-sedasız yurda sokularak “pişman” sayılması ve planın geriye kalan bölümünün işletilmesi düşünülürken, işin başından beri PKK/DTP’nin gösterebileceği direnişin ve bu direniş karşısında ne yapılacağının hesaba katılmadığı anlaşılıyor.

Herşeyden önce, bu projenin mimar ve yürütücülerinin etnik meselelerin hallinin zannettikleri kadar kolay olmadığını anlamaları gerekiyor. Bu projenin gerekçelerini ortaya koyarken kullanılan argümanların tamamı doğru olsa bile; yol veya konut meselesi gibi kısa vadede ve kolaylıkla çözülecek türden değil bu mesele. Etnik fitnenin nelere mâlolabileceğinden bihaber bir görüntü arzeden hükümet yetkilileri son yaşananlardan ders çıkarmak yerine, Türkiye Cumhuriyetiyle ve Türklükle hesaplaşmaktan gayri dertleri olmayan bir aydın güruhunun sesine kulak vermeye devam ediyor. Son yıllarda “etkili çevrelerin” teveccühüne mazhar olan bu zevat, “anaların gözyaşlarının dinmesi” laflarını dillerinden düşürmüyor olsa da, ülkede yaşanacak muhtemel bir etnik çatışmada akacak kanları ve dökülecek gözyaşlarını umursamıyor. Barış getirelim derken, millet arasında tam bir ayrışma yaratıldığını ve bunun asla hayır getirmeyeceğini adı gibi biliyor bilmesine ama hayalindeki Türklük’ten arındırılmış devlet yapısı uğrunda bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyor.

Türk devletinin omurgasının çatırdadığı ve milletin kaderinin değiştirilmeye çalışıldığı böylesine kritik bir dönemde Türk milliyetçileri ise maalesef belirleyici/etkileyici bir konumda değil. Siyasi alanda gösterilen tepkiler belli bir ölçüde etkili olsa da, asıl ihtiyaç duyulan şey güncel siyasi kaygılardan uzak şekilde hazırlanmış proje ve önerilerin milletin ve devlet ricalinin önüne konulması. Türk Ocakları tarafından hükümet temsilcisine iletilen tavsiyeler ve sunulan rapor son derece ciddi ve sağduyulu temellere dayanıyordu, ancak maalesef hükümete yakın medyanın “Türk Ocaklarının açılıma destek verdiği” yolundaki çarpıtma dolu haberlerinden ötürü toplum ve hükümet nezdinde hakettiği itibarı görmedi.

Diğer yandan, Türk milliyetçisi çevrelerin büyük kısmında klişeleşmiş bazı argümanlarla konuya yaklaşma temayülü hâlâ hakim. Halbuki Kürd’ün, Kürtçe’nin, Kürt Meselesi’nin inkarı esasına dayanan bir yaklaşımın, gelinen aşamada derde deva olma kabiliyeti kalmadı. 25 yıldır devlete kafa tutan terör örgütüyle, bu örgütün parlamentoda azımsanmayacak bir sayıyla temsil edilen siyasi kanadıyla ve artık milyonlarla ifade edilebilecek bir siyasallaşmış kitleyle Kürt Meselesi önümüzde duruyor. Kürtler’in ayrı bir millet değil Türkler’in bir parçası-kardeşi, Kürtçe’nin Arapça, Farsça ve Türkçe’den karma mahalli bir lehçe olduğu vs. hususları bütün bilimsel verilerle ispat edilse bile, bu saatten sonra bu argümanlarla kimseyi yolundan döndürmek mümkün değil. Tıpkı, bin yıllık kader ve din birliği ve akrabalık ilişkilerinin bile artık kimseyi ikna edemeyeceği gibi.

Türk milliyetçileri, şimdiye kadar meseleyi terörden ibaret gören bakış açısını bir kenara koyarak, kürt/kürtçülük meselesinin halline dair –ama bölgede ekonomik şartların düzeltilmesi, feodal yapının kaldırılması gibi beylik sözlerin dışında- soğukkanlı ve gerçekçi bir şekilde hazırlanmış çözüm önerilerini de toplumun önüne koymak durumunda. Olup-biteni öfke ve hayretle seyretmeyi bırakıp, ülkenin kaosa sürüklenmemesi için ağırlığını koymak Türk milliyetçileri için tarihi bir görev. Zira, şimdi söyleyecek sözü olmayanın, gelecekte de söz hakkı olmayacak.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü