Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Telekulak Vakası ve Yargıdaki Bölünme Faciası

19 Kasım 2009
Ertunç KILIÇASLAN

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının da aralarında bulunduğu bazı hakim ve savcıların dinlendiğinin ortaya çıkmasının ardından, bu dinlemelerin ne ölçüde hukuka-kanuna uygun olduğu tartışmaları gündemi işgal ediyor. Gazete ve televizyonlarda konu hakkında yapılan tartışmalar, -maalesef- siyasi bir kavganın taraftarlarının ağzından-kaleminden yürütülüyor. Birkaç tarafsız hukukçu tarafından yapılan ciddi değerlendirmeler ise bu gürültü arasında boğulup gidiyor.

Kanunilik Yeterli mi?

Bir kararın, uygulamanın mer’i hukuka, yani yürürlükteki mevzuata uygun olması, kanunilik olarak nitelendirilir. Ancak, hukukilik kanunilikten daha geniş bir kavramdır ve bir ülkede belli bir zamanda yürürlükte bulunan kanunların dışında, hukukun genel ilkelerine, yargısal ve bilimsel içtihatlara ve hakkaniyet ölçülerine riayeti de içerir. Kanunilik-hukukilik ayrımı, aynı zamanda doktrindeki “olan hukuk-olması gereken hukuk” ayrımına da tekabül eder. Olması gereken hukuk, bir alanda varılan en ileri hukuki merhaleyi ifade eder ve adalete en uygun düzenleme olduğu kabul edilir. Olan hukuk ise, diğer ülkelerdeki ileri düzenlemelerin, doktrinde yapılan tartışmaların gerisinde kalsa, bunlara aykırı düşse dahi, halen yürürlükte bulunduğu için uygulanmak durumunda olan hukuk demektir.

Bu bağlamda, bir uygulamanın/kararın mevcut kanunlara şeklen uygun olması yeterli olmayıp, hukuka uygunluğunun da mutlaka gözetilmesi gerektiği kabul edilir. Bu ise kanunların yorumuyla ilgili bir mesele olup, lafzi/şekli yorumla yetinilmeyerek, kararların daha geniş bir hukuki çerçeve içerisinde yapılacak mütalaalar neticesinde verilmesiyle, hukukiliği de sağlanabilir.

Hakim-Savcı Dinlemelerinin Kanuniliği Bile Tartışmalı!

Adalet müfettişlerinin hakim-savcılarla ilgili yürüttüğü idari soruşturmalarda uygulanan “İletişimin Tesbiti” her ne kadar Mahkeme kararıyla yapılsa da, bu işlemler bakımından hukukilik bir yana kanuni bir dayanak bile sözkonusu değil. Zira, Hakimler ve Savcılar Kanununda, idari soruşturmayı yürüten müfettişlere Mahkemeden dinleme talebinde bulunma yetkisi verilmemiş iken, Yönetmelikle verilen yetkiye istinaden müfettişler bu talep de bulunabiliyor. Nitekim, Kanunda yer almayan bir yetkiyi müfettişlere veren sözkonusu Yönetmelik hükmünün Kanuna aykırı olduğu iddiasıyla açılan iptal davası Danıştay’da devam ediyor. Dolayısıyla, bu dinlemelerin ne ölçüde hukuki olduğu bir yana, kanuni olup olmadığı dahi tereddütlü!

Diğer yandan, CMK’nın 135. maddesinde dinlemelerin “Suç işlendiğine dair kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması” halinde yapılabileceği öngörülüyor. Bu şartların oluşmadığı durumlarda bile, yargılama makamlarının kendisini denetleme mevkiinde olan bir kurumun dinleme talebini geri çevirmesi o kadar kolay değil! Adalet bakanına bağlı olarak çalışan ve Bakan adına soruşturma yürüten adalet müfettişlerinin dinleme taleplerinin reddedilmesinde hakimlerin sıkıntı yaşadığını, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili de dile getirdi.

Yargıda Siyasallaşma ve Bölünme

İş gelip, yargı bağımsızlığına dayanıyor. Yargılama makamlarının bağımsız bir iradeyle hüküm verebildiği bir ülkede yaşıyor olsaydık, muhtemelen bu tartışmaların hiçbiri gündeme gelmeyecekti. Türkiye’de yargının bağımsızlığını engelleyen üç ana sebep var:

  1. Adalet Bakanlığı (yani siyasi irade) emrinde çalışan teftiş kurumunun hakim ve savcılar üzerindeki baskısı,
  2. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda Adalet Bakanının başkan ve Müsteşarının üye sıfatıyla yer alması,
  3. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olması.

Buna, son dönemde yargıya medya aracılığıyla dolaylı şekilde yapılan müdahaleleri de eklemek mümkün. Zira, nicedir haber bültenlerinin, gazete sayfalarının asıl kısmını yürütülmekte olan soruşturmalarla/davalarla ilgili haber ve yorumlar oluşturuyor. Ama bu haber ve yorumlar, bilgilendirme amacından çok uzak olup açıkça etkileme-yönlendirme amacını taşıyor ve bu keyfiliğe –kanunda suç olarak tanımlanmış olmasına rağmen- dur denilemiyor!

Bugüne kadar hiçbir iktidar, bu engellerin ortadan kaldırılması yolunda bir adım atmaya yanaşmadığı gibi siyasetin yargıya müdahalesi zamanla daha da arttı. Sürekli askerin siyasete müdahalesinden yakınan demokrasi havarisi iktidarlar buna daha da çok meyletti. Ve maalesef, yargı hiçbir dönemde bu kadar siyasallaşmadı.

Yukarıda saydığımız üç müdahale aracının varlığı sebebiyle, mahkemeler önüne gelen özellikle netameli/siyasi niteliği de bulunan dosyalarda karar verirken kendilerini müthiş bir baskı altında hissediyor. Bu baskı altında verilen kararlar medyada sürekli tartışma konusu ediliyor, çünkü çıkan kararlar illa ki bir tarafta memnuniyetsizlik yaratıyor ve yakın durduğu siyasi grubun aleyhinde karar verildiği zehabına kapılan taraf, medya aracılığıyla “o kararı veren hakimleri” ismen zikredip afişe ederek, yanlı davrandıklarını iddia ediyor. Halbuki, yargı kararları birilerini memnun veya muzdarip etmek için değil, adaleti tesis etmek için verilmeli değil mi?

Düşünebiliyor musunuz; “Islak İmza” davasında yargılanan kişinin tutuklanmasına karar veren hakimler bir taraf için “adil hukukçu” olarak kabul edilir iken, diğer taraf için “hükümetin hakimleri” olarak lanse ediliyor. Kısa süre sonra itirazen yapılan inceleme neticesinde sanığın tahliyesine karar veren hakimler ise bir taraf için “Ergenekoncu”, diğer taraf için “Hakkaniyetin gereğini yerine getiren hukukçular” oluyor. Ne yazık ki, bir kısım hukukçular da bu kepazeliğe dur diyecek yerde, malum saflaşmada yer tutmayı yeğliyor!

Ne zamandır, ülkenin etnik temelde bir bölünmeye maruz kalmasından korkulurken, her geçen gün kendini daha da fazla hissettiren yargıdaki bölünme göz ardı ediliyor. Yüksek yargı üyeleri şöyle dursun alt derece mahkemesi üyelerinin bile “hükümetin veya muhalefetin adamı” diye sıfatlandırıldığı bir ülke, etnik bölünme kadar önemli bir tehlike ile karşı karşıya demektir. Yargı makamlarının/kararlarının siyasi kavgaların silahı haline getirildiği bir ülkede adalete inanç kalmaz. Maalesef, şu anda sorumluluk mevkiinde bulunanlardan hemen hiçbiri bu konuda kendisini sorumlu hissetmiyor.

Yargıdaki bu saflaşmaya çanak tutanlar, adalet kurumuna uzun yıllar tamir edilemeyecek nispette hasar verdiklerinin farkında değiller. Hukukçular ise ya siyasi kavganın bir tarafıyla kolkola nümayişler düzenlemek ya da siyasi saiklerle alındığı bariz olan kararların meşruluğunu-kanuniliğini ispat etmeye çalışmak gibi “militanca” eylemlerle meşgul. Velhasıl, topyekün bir silkinmeye ve bağımsız bir yargının tesisi için samimiyetle kolları sıvamaya ihtiyaç var.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü