Türk Dünyası Yardım Kampanyası

HATIRLA SEVGİLİ O MEŞHUR GERÇEĞİ

17 Nisan 2008
Eyüp AVCI

Bir yılı aşkın süredir atv ekranlarında “Hatırla Sevgili” adıyla bir dizi yayınlanmakta ve siyasi tarihimiz, 1950 yılından günümüze doğru bir dizi film formatı içerisinde izleyicilere sunulmaktadır. İçerisinde aşkın, siyasi kavgaların, ihtilallerin, muhtıraların yer aldığı bu dizi, yakın tarihimize ışık tutmaya çalışması okuma ve araştırma tembeli halkımıza seyir yoluyla da olsa yaşanmışları anlatması açısından önemli bir çalışma…

Bu tür filmler yapılıp milyonlarca izleyicinin beğenisine sunulurken acaba film senaristlerinin ve yapımcılarının bilgi düzeyinin ya da tarafsızlık ahlâkının hangi boyutlarda olduğu da ayrı bir merak konusu olmaktadır. Yakın tarihimizde sağ ya da sol adıyla veyahut ülkücü ya da komünist adıyla bu milletin çocuklarından binlercesi gençliklerinin baharında yüce idealleri uğruna hayatlarından vazgeçtiler. Bu yitik neslin, halen yaşayan on binlerce yakını, sevdiği, akrabası veya evlatları Hatırla Sevgili adlı filmi izlemektedir. İçine biraz aşk da karıştırılmış bu filmi bir yılı aşkın süredir elimden geldiğince seyretmeye çalışıyorum. Film üzerine bazı değerlendirmelerde bulunmanın gerekliliği farz olduğundan birkaç satır tarihe not düşmek istedim.

Üzülerek belirtmek istiyorum ki olaylara tek bir pencereden bakılarak senaryo yazılmış. Filmin ülkücü tanımlaması “Yaşar” adlı bir tek aklı başında genç tasviri haricinde özetle şöyle: Devletin emniyet kuvvetlerinin kontrolünde ocak başkanları, sadece ocak başkanlarından aldıkları emri yerine getirmekle bilinçlendirilmiş, okuma yorumlama ve uygulama kabiliyetinden yoksun “9 Işık”ın başlıklarını dahi ezbere bilemeyen ve ülkücülüğü sadece Alpaslan Türkeş’in yazdığı 9 Işık’ın başlıklarını ezbere bilmek zanneden bir kısım gençlik… Senaristlerin tasvirlerinde diğer taraf yani komünistler ise, çeşitli fraksiyonlara bölünmüş olsa da özgürlükçü, okuyan, düşünen yorumlayan, muhakeme kabiliyetleri en üst düzeyde, emperyalizmin batağına batmış bir ülkeyi emperyalistlerin elinden kurtarmaya, Atatürk’ün çizgisinde bağımsız bir Türkiye idealini gerçekleştirmeye çalışan bir gençlik! Şahsım olarak film senaristlerinin ötekileştirmeye çalıştığı, onlara göre; okuma, anlama, düşünme, yorumlama ve muhakeme yeteneğinden yoksun ve emperyalizmin yerli işbirlikçilerinden(!) biriyim.

Filmi izledikçe öfkelenmemek ve üzülmemek elde değil. Öfkemiz hâlâ bazı insanların aynı kafayla, farklı bir düşünceye sahip insanlara bitmez tükenmez kinle bakmalarına karşı. Üzüntümüz ise, demek ki hatalardan hiç ders alınmamış ve hâlâ bir tarafı bir tarafa öcü gibi gösterip Türk gençliğinin birbiriyle kaynaşmasının engellenmeye çalışılıyor olması.

Filmde bağımsız Türkiye idealinin idealist (!) ve de komünist gençleri bu ideallerini gerçekleştirebilmek için demokratik ve hukuk yollarının boş olduğunu devrimin ancak ve ancak silahla gerçekleştirilebileceği felsefesinden hareketle, gerekli silah ve çeşitli propaganda malzemeleri için lâzım olan parayı bulabilmenin en kısa yolu olarak ülke insanının zorlukla biriktirdiği ve bankaya yatırdığı mevduatlarına göz dikerler. Ancak senaryoda banka soygunu öyle verilir ki sanki bu çocuklar Atatürk’ün yerli sermayeyi güçlendirmek, yatırımları çoğaltmak ve ülke insanına iş aş sağlamak amacıyla kurduğu İş Bankası’nı değil de emperyalizmin soygun araçlarından biri olan Rockfeller darphanelerinden(!) birisini yağmalıyorlarmışçasına masumane bir senaryoyla banka soygunu gerçekleştirirler. Hatta filmin içerisinde bu şahıslara biçilen karakter o kadar temiz ve güzeldir ki izleyici inşallah yakalanmazlar noktasında düşündürülmeye çalışılmaktadır.

O dönem komünist gençliğin lider kadroları (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mahir Çayan vb.) özgürlük mücadelesi kahramanları olarak gösterilirken, gerçekte bu gençler çekinmeden anayasal düzeni değiştirmeyi ulus devlet ülkesi yerine proleter diktatörlüğü gerçekleştirmek için Sovyet Rusya hamiliğinde Bolşevik İhtilalini yapmayı amaçladıklarını her defasında söylemiyorlar mıydı? Aslında bu durum filmde de çeşitli bölümlerde gösterilmekte, gençlerin kaldıkları evlerin duvarlarında bir tek Atatürk portresi yok ama bol miktarda Stalin, Lenin ve Mao resimleri var…

Deniz Gezmiş ve arkadaşları İstanbul ve Ankara’da barınmanın zor olduğu düşüncesiyle artık kırsala gitmenin vakti geldiğini ve devrimin silahlı mücadeleyle gerçekleşeceğini araç olarak gördüklerinden Sivas kırsalına hareket ederler ancak Gezmiş ve bazı arkadaşları yolda yakalanır ve tutuklanır. Gezmiş cezaevindeyken, arkadaşları dağlarda Türk Askeriyle çatışmaya girer ve birçoğu ölür. Filmde bu durum anlatılırken sanki Türk Askeri düşman bir ülkenin askeri bu gençler de bağımsız Türkiye’nin milis kuvvetleriymiş gibi dizayn edilmiş bir senaryoyla olay duygusal bir zemine çekilmekte ve izleyiciye öldürülen gençler üzerinden Türk Askerine karşı soğuk bir propaganda yapılmaktadır… Bu bana çocukluğumda izlediğim Amerikan kovboy filmlerindeki Kızılderililerle savaşları hatırlattı. Nasıl da çocuk aklımızla Amerikan propagandasının oyununa gelir ve Kızılderilileri cani görür ve onlardan nefret ederken büyük bir heyecanla kovboyların Kızılderilileri alt etmelerini beklerdik. Çocukluktan sıyrılıp gençliğe doğru ilk adımımızı attığımızda gördük ki ülkesi işgal edilen, toprakları gasp edilen Kızılderililer, soykırıma uğrayanlar Kızılderililer, ama tüm dünyaya kötü gösterilen yine oturan boğalar, uçan kartallar. Filmdeki senaryo kirliliği de bana bunu hatırlatıyor.

Dağa çıkan; Filistin kamplarında eğitim görmüş Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemiş ODTÜ’de okurken Atatürk’ün resimlerini duvarlardan indirip yerlerine Lenin’in resimlerin asan ulus devleti yıkıp halkların kardeşliği adı altında anayasal düzeni değiştirip Marksist-Leninist ve federatif bir devlet kurmaya çalışan bir kısım gençlik. Karşılarındaki ise annesinin babasının eline kına yakarak davulla zurnayla askere gönderdiği Mehmetçik. Bugün Mehmetçik’in dağlarda hangi ideolojiyle çatışma içerisinde olduğunu aklımızın bir köşesine not ederek yakın tarihimize ve filme bu gözle bakmak gerektiğini düşünüyorum. Acaba bu gençler çok daha güçlenip Türk Ordusunu alt edecek duruma gelselerdi bunlar yine de masum 3–5 genç olarak mı anılacaklardı? Bu gençler hiç adam öldürmemişlermiş, acaba hayal ettikleri devrimi gerçekleştirselerdi kendilerinden başka herkesi faşist gören bu zihniyet baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakır mıydı?

Öte yandan onların ektikleri zehirli tohumla, 60’lı yıllarda başlayan 70’lerde hız kazanan bu silahlı mücadele, binlerce insanın hayatına mal olmuşken ve ülke büyük bir kardeş kavgası yaşamışken, bu kardeş kavgasının müsebbiplerinin hâlâ özgürlük kahramanları olarak ve gençliğimize idolmuş gibi gösterilmesine anlam vermek zor. Gerçi bazı medya anchormenleri ile patronlarının geçmişleri bize bu konuda ışık tutmaktadır. Eski tüfek komünistlerden oluşan bu anchormen ve patronların, medya dünyasına evrim geçirerek liberalleşmiş halde çöreklenmeleri ve proleter sınıftan patron sınıfına atlamaları, bu durumun nedenini açıkça ortaya koymaktadır.

Bizim üzerinde durduğumuz konu filmin sanatsal boyutu değil, elbetteki filmi sanatsal boyutuyla film eleştirmenleri değerlendireceklerdir. Değinilmesi gereken bir diğer önemli husus ise Türk Ceza Kanunu açısından filmin senaryosunun değerlendirilmesidir. TCK’ya göre suçu ve suçluyu övmek suç değil mi. Yoksa birileri bu ülkede farklı bir ceza kanununa mı tabi? Suçu ve suçluyu övmek fiili, hangi durumlarda suç olarak kabul ediliyor? 2004 yılına kadar, anayasal düzenin tamamını ya da bir kısmını zorla değiştirmeye çalışmanın müeyyidesi ceza kanunumuz gereği idamdı. Bugün Türk Milleti’nin vekili olduğu iddiasında olanlar, milleti bölmeye, parçalamaya çalışanlar için dahi idamı kaldırarak, terörist başlarının 2010’larda cezaevinden çıkacağı söylentilerine sebebiyet verseler de, en azından bu suçun müeyyidesi halen ağırlaştırılmış müebbettir. Böyle bir cezayı almış ve suçları mahkeme kararıyla sabitleşmiş ve kendilerinin de “biz olsaydık oralarda, sizi çoktan asmıştık” dediği ve en ufak bir tereddüt göstermedikleri suçlarıyla ilgili bir durumda, suçluyu övmek aynı zamanda suçu övmek olmuyor mu ve bu ceza kanunumuz gereği suç kabul edilmiyor mu? Yoksa milli temeller üzerine kurulu anayasal düzen değişti de bizlerin mi haberi olmadı?

Bu ülkenin savcıları sadece kendilerine gelen şikâyetlere göre mi hareket ederler? Her Türk Savcısı Türkiye Cumhuriyeti’ni savunmak zorunda değil midir? Muhakkak ki üç temel organdan biri olan yargı, üzerine düşeni yapmalıdır. Birilerinin illa suç duyurusunda mı bulunması gerekmektedir?

Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak, kollamak ve adaleti sağlamakla görevli cumhuriyetin savcılarının, durumdan vazife çıkartmaları ümidiyle…

Eyüp AVCI
Akademik Çalışma Grubu Üyesi

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü