Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türkistan’dan Kanada’ya İki Garip Yolcu

17 Temmuz 2009
Eyüp AVCI

Demir kapı açılıp içeriye iki çekik gözlü girdiğinde, içinden “lanet herifler burada da mı çıktınız karşıma?” dedi. İçinde bulunduğu dar odanın soğuk ve rutubetli duvarların kasvetini yalnız çekmek mi, yoksa nefret de etse şu karşısında oturan iki çekik gözlü ile birlikte bulunmak mı daha iyi, ona karar vermeye çalışıyordu. “Bunlarla aynı ortamda olacağıma şu soğuk duvarların yalnızlığını çekmeyi tercih ederim, yurdumda bunlardan azdı sanki, bir de burada çıktılar karşıma.” diye içinden geçirdi. Nerede görse tanırdı bu Çinlileri…

Morali yeterince bozuktu. Ne umutlarla, ne zorluklara katlanarak gelmişti hayallerinin ülkesine…

Çekik gözlü polisler kapıyı kırarak eve girdiklerinde, aksakallı ihtiyar babası seccadesine oturmuş son duasını okuyup selam vermek üzereydi. Annesi ise mutfakta eşine yemek hazırlıyordu. Ağızlarından köpükler saçarak “Abdullah nerede?” diye bağırdılar. Uzun bir hayatın bütün yorgunluğunu bedeninde taşıyan ak sakallı ihtiyar, soruya, selam verdikten sonra; “Gitti.” demekle yetindi. Çinli polisler, içinde üç beş parça eşyadan başka bir şey olmayan ve bir o kadar da sade olan o küçücük evde iğne arıyormuşçasına her yeri dağıttılar.

İçlerinden, yakasındaki işaretlerden rütbeli olduğu belli olanı; “Nereye gitti?” diye bağırdı.

“Uzaklara…” dedi ihtiyar babası “hem de çok uzaklara…”

Abdullah, arkadaşlarının da yardımıyla zorlu bir kaçış yolculuğundan sonra Kazakistan topraklarına ulaşmayı başarmıştı. Bir yandan, geride bıraktıklarının acısı yüreğini yakıyor, diğer yandan, kalsa sonu ölüm olacağı bir hayatı terk edip hayallerinin ülkesine gitmenin çabasını sarf ediyordu. Kazakistan’da sahte pasaport bulmak bakkaldan ekmek almak kadar kolaydı. Urumçi’den tanıdığı dostları, O’na Kazakistan’da kimlerle irtibat kuracağını söylemişlerdi…

Pasaportuna baktı. “Allah rahmet eylesin Abdullah” dedi. “Artık Yasin oldun.” Yasin göbek adıydı, pasaportuna bir başka ad koydurmaya kıyamamış ve yeni adını Yasin yaptırmıştı…

Türk hava yollarının tarifeli uçağıyla Yeşilköy’e ayak bastığında gözleri yaşardı. Eğildi, dizlerinin üzerine çöktü, Yaradan’ına secde edercesine yeri öptü, şükretti.

Yolcular bu garip hareketlerde bulunan adama şaşkınlıkla baktılar. İçlerinden bazıları yanından geçerken, “Uzun zamandır gurbetteydi galiba garip.” dediler. “Evet” dedi Abdullah sessizce, “40 yıldır…” Güldü, umurunda mıydı Abdullah’ın? 40 yıl ne zorluklar çekmiş, ne acılar yaşamıştı. Üniversiteyi yarıda bırakmak zorunda kalmış, kaç arkadaşı kollarında şahadet şerbetini içmişti. Kendini bildi bileli zulme hayır demişti.

İşgal altındaysa toprakların, süzülemiyorsa semalarda nazlı nazlı gök bayrak, zulme hayır demek de suçtu, Müslüman’ım, Türküm demek de... Ve bu suçun cezası da kurşuna dizilmekti.
Artık şahadet sırası yavaş yavaş kendisine geliyordu. Arkadaşları git Abdullah dediler bizim dilimiz gözümüz ol. Burada şehit olacak kardeşlerin yeterince var…

Türkiye’ye gelmeden önce buradaki dostlarıyla irtibat kurmuş, geldiğinde dostları onu havaalanında karşılamışlardı.

Dostlarının ona ilk öğüdü, “Türkiye’de oturum hakkın yok, onun için polise yakalanma, sınır dışı olabilirsin, en kısa zamanda birleşmiş milletlere başvurup seni üçüncü bir ülkeye göndermeye çalışacağız.” Oldu.

Sınır dışı demek ölüm demekti, bu ne demek dedi Abdullah? burası da bizim vatanımız değil mi? Türk’ün vatanında sınır mı olur? Türk’e vatan olamayan Türk yurdu mu olur? Ben hayallerimin ülkesine geldim, ben Enver Paşa’mın ülkesine geldim buradan başka bir yere de gitmem.

Dostları her ne kadar kendisine durumu izah etmeye, yasaların buna izin vermediğini söylemeye çalışsa da Abdullah kestirip attı. “Türk’ü vatansız bırakan yasa mı olur, Çin mi burası?...”

Dostları, zorla da olsa birleşmiş milletlere, bir başka ülkeye gönderilmesi için sığınmacı olarak başvurusunu yaptırdılar. Çok ağrına gidiyordu Abdullah’ın “Ben Türkiye’de yaşayamadıktan sonra vatanımı neden terk ettim ki?” Dedi… Günler günleri kovalıyor, Abdullah istemediği halde, çok ağrına gitse de sığınmacı talebinin sonuçlanmasını bekliyordu.

Bir gün, evde oturup Türkilinde hapis hayatı yaşamaktan bıkmış bir halde, nefes almak için Kızılay’a inen Abdullah, dönüşte sokakta fazla oyalanmadan evime gideyim diye düşündüğünden, bir taksiye binip “Küçük Esat’a gidebilir miyiz?” dedi. Taksici, bozuk Türkçesi nedeniyle buraların yabancısı olduğunu anladığı bu garipten, birkaç kuruş fazla para alabilmek için, ona İsrail büyükelçiliğinin etrafında üç tur attırdı. Durumdan şüphelenen polisler taksiyi durdurarak kimlik kontrolü neticesinde Abdullah’ı gözaltına alıp, Ankara Emniyet Müdürlüğü yabancılar şubesine götürdüler.

Emniyet müdürlüğünün alt katında bulunan yabancılar şubesi, Abdullah’a çok yabancı geldi. Bir güler yüz görmek istedi ancak göremedi. Daha da acısı bu Çinli’yi de nereden buldunuz? diye bir ses duyduğunda, beyninden vurulmuşa döndü. Ağlamak istedi, ağlayamadı, sustu. Sadece “ben Türküm, Müslümanım” sözcüklerini söylemeyi başarabildi. Az önceki polisin onun ne dediğini duyup duymadığının farkında bile değildi. Gerçi polisin umurunda da değildi anlaşılan. Bir başka polis, Abdullah’ı, günlerini geçireceği, o rutubetli, soğuk duvarlı nezarethaneye götürdü. İki gün sonra odasına getirilen iki çekik gözlü Çinli’ye kadar o soğuk duvarlarla konuşup dertleşmeye de alışmıştı bile…

************

Buz gibi suyu suratına yediğinde göz kapaklarını zorlukla açabildi. Yediği dayaklardan gözleri şişmiş, göz kapaklarını açsa da yine etrafını göremiyordu. İki sakallı gardiyan, kollarından tutup sürükleyerek her çeşit tutuklunun bulunduğu koğuşa götürüp yarı baygın bıraktılar. Kendine geldiğinde diş etlerinin korkunç bir acıyla sızladığını hissetti. Elini ağzına götürdü damaklarına dokunamadı. Tutuklandığı günden bu zamana yapılan işkenceler neticesinde ağzında tek bir dişi kalmamıştı. Bir avuç ekmek ile bir tas çorba olduğunu tahmin ettiği yemeğine ekmeğini bandırarak ancak yiyebiliyordu. Bu koğuştan ölüsünün çıkacağına artık emindi. Ya işkencelerden ya da hastalıktan ölecekti...

Babek kalesi şenlikleri, İran’da her geçen yıl çok daha fazla katılımla gerçekleşiyor, Temmuz ayının o kavurucu sıcağında, yüz binler, büyük komutan Babek’in adının verildiği kaleye, ay yıldızlı ve bozkurtlu bayrakla yürüyüşe geçiyorlardı. 2003 yılının Babek şenlikleri, Fars devlet nizamının tedirgin olmasına yetmişti, hiç görmedikleri ölçüde bir kalabalık; “Ne Azeri Ne Farsız, Türkoğlu Türküz” pankart ve sloganlarıyla yürüyor, yer gök inliyordu. Şenlikleri gün boyu sadece izlemekle yetinen Fars polisi, grubu organize ettiğini tespit ettikleri gençleri, ilerleyen günlerde tek tek evlerinden toplayarak, yoğun işkencelere tabi tutmaya başladı.

“Nedir lan bu Türklük mücadelesi, hepimiz Şia değil miyiz? Hepimiz Müslüman değil miyiz? Hem biz Azeri’yiz ne Türklüğü? Nerden çıktı bu fitne”, diye bağıran ve Fars cezaevinin soğuk duvarlarında yankılanan bu acı ses, kendi soydaşının sesiydi. Konuşacak mecali olsa, ona Azeri diye bir millet olmadığını Azeri’nin Türk olduğunu İslam adı altında Fars şovenizminin nasıl Türklere uygulandığını ve kendi kardeşleri vasıtasıyla nasıl acımasızca uygulattırıldığını belki anlatabilirdi. Yazık ki anlatamadı sadece acıyla karışık bir mırıltı döküldü dudağından, “Yaşasın Yüce Türk Milleti”.

Elyar TEBRİZLİ, gördüğü işkencelerden sonra, hala ölmediğine hayret ediyor hele salıverilmesine bir anlam veremiyordu, cezaevine düştüğü anda şehitliği kabullenmiş evden alınırken ailesiyle vedalaşmıştı. İran’da artık yaşamanın imkânsızlığını gören Elyar, tek çaresinin Türkiye olduğu düşüncesiyle zorlu bir dağ yolculuğu neticesinde Van’a geldi. Arkadaşlarının verdiği adrese ulaşan Elyar, onların yardımıyla Ankara’ya geldiğinde, kendisi gibi Güney Azerbaycan Türk’ü olan, çok sevdiği Aydın KARAHANLI’yı buldu. Ne Elyar ne de Aydın, onların gerçek isim ve soyadlarıydı.

Aydın, Elyar’dan bir yıl kadar önce Türkiye’ye gelmiş ocaklı gençlerle tanışmış, Ocaktaki Türklük sevdalısı gençler ona sonsuz sevgiyle kucak açmışlardı. Aydın ocakta yatıp kalkıyordu. Elyar’ı alıp ocaklı arkadaşlarıyla tanıştırdığında köklü bir dostluğun daha temelini atmış oldu. Ocaklı gençler, Elyar’ı hemen tam teşekküllü bir sağlık kontrolünden geçirttiler, bu iki soydaş Türk yiğidine, ev tutup her türlü ihtiyaçlarını gidermeye başladılar, Kaderin acı talihi, Elyar’ı Kızılay’ın ortasında yakaladı. Polislerin tesadüfî kimlik sorgulamasına takılan Elyar, Emniyet Müdürlüğü yabancılar şubesinin alt katına götürüldü. Nezarethaneye atıldığında bir kenara oturup sigara yaktı. Nezarethanede bulunan diğer 3 kişiden ikisi kendisinden sigara istediklerinde tam verecekti ki, ona çok tatlı gelen bir Tükçe’yle, “Onlara sigara verme kardeş, bize Çin’de çok zulüm ediyorlar.” diyen sesi duydu. Karşısında, 40 yaşlarında saçlarına aklar düşmüş ama yiğit bir Türk delikanlısı olduğu her halinden belli olan bu kişinin isteğini, emir almış gibi, gayrı ihtiyari yerine getirdi. Üçüncü kişinin olaya müdahil olarak sigara içememelerine çok bozulan iki Çinli ile çıkan tartışma neticesinde, Türkistan’ın çocuklarını ayrı bir nezarethaneye koydular.

Ocaklı arkadaşları, Elyar’ın gözaltına alındığı haberini aldıktan sonra, var güçleriyle Elyar’ı kurtarabilmek için uğraşıyorlardı. İran’a geri gönderilmemesi için İçişleri Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler temsilciliğinde çalmadık kapı bırakmadılar. Elyar’ın İran’a gönderilmesi, Tıpkı Abdullah’ın Çin’e gönderilmesi gibi ölüm demekti.

Ocaklı gençler, yabancılar şubesinde Elyar’a yaptıkları ziyaretler de Abdullah ile tanışma fırsatını buldu. Biri Uygur, biri Güney Azerbaycan, bir diğeri Kerkük, diğerleri ise Anadolu coğrafyasından olan toplam 7 Türk çocuğu yabancılar şubesinin alt katında polis ve komiserlerin de anlam veremediği bir şekilde, gözyaşına boğuluyorlardı. İçlerinden bu olaya dayanamayarak söze giren bir bayan polis memuru, ocaklı gençlere, Abdullah’ı kastederek, bu şahsı daha yeni tanıdıklarını neden bu kadar üzgün olduklarını sordu. Aldığı cevabı belki de hayatı boyunca unutamayacaktı. “Biz beş bin yıldır tanışıyoruz abla, Ruhumuz hiç ayrılmadı ki kıyamete kadar da kalbimiz birlikte atacak”…

Ocaklı gençlerin, ağabeylerinin ve diğer Türklük sevdalısı yiğitlerin yoğun uğraşıları, nihayetinde sonuç verdi. Gözyaşlarıyla yoğrulmuş, İstanbul aktarmalı Ankara’dan kalkan THY uçağı, Türkistan’dan Kanada’ya “Sessiz bir gemi” edasıyla iki garip yolcu taşıyordu. Belki de bir daha anayurtlarına hiç dönememecesine.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü