Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Genel Başkanımızın Türk Cumhuriyetleri ve Türk Dünyası Paneli Konuşması

01 Ekim 2016

Aziz Türk Ocaklılar, değerli basın mensupları, hanımefendiler, beyefendiler,

 

Türk Ocakları Genel Merkezi olarak 2016-17 döneminde halka açık konferans, panel ve sempozyum faaliyetlerimizi bugün burada düzenlediğimiz panelle açıyoruz. Hepiniz hoş geldiniz, safa getirdiniz.

 

Gerek ülke ve millet olarak gerekse Türk dünyası ve İslam âlemi olarak çok kritik bir süreçten geçiyoruz. 1990’larda başlayan yeni dünya düzeni arayışlarının geldiği nokta, vekâlet savaşları aracılığıyla yürütülen örtülü bir dünya savaşıdır. Bunun yakın geçmişte Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı adı altında kadim medeniyet coğrafyamızda yol açtığı yıkımı hepimiz yakından takip ediyor ve biliyoruz. Ülkemizde olup bitenlerle bu hadiselerin birebir bağlantılı olduğunun da hepimiz farkındayız. İşte böyle bir ortamda 25 yıl önce bağımsızlıklarına kavuşan kardeş Türk Cumhuriyetlerinin bu çeyrek asırdaki gelişmelerini bu süreçte Türkiye ve Türk dünyası ilişkilerini ele alacağız.

 

Malumunuz, önceleri merhum Alparslan Türkeş’in büyük katkılarıyla toplanan Türk Dünyası Kurultaylarından ("Türkçe Konuşan Devletler Devlet Başkanları Zirveleri" ) sonra 3 Ekim 2009 Nahçivan Sözleşmesiyle dört Türk devleti, Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Kazakistan tarafından kurulan Türk Konseyi veya Türk Keneşi (Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi) bu 25 yıllık süreçte en üst düzeyde oluşturulan bir kuruluş ve Türk Ocakları olarak bizler 3 Ekim gününü her yıl bu önemine binaen kutluyoruz. Bugünkü toplantımız bir anlamda Türk Konseyinin 7 kuruluş yıldönümü toplantısı mahiyetini de arz ediyor. Tabii Konseyden önce ve sonra kurulan ortak kuruluşlarımız TÜRKSOY, Türk Akademisi, Türkpa, Türk İş Konseyi, Türk Kültür ve Mirası Vakfı vb.nin bu ilişkilere kazandırdığı yeni boyutlar çok önemli. Tabii, panelsitler bu alanda görüşlerini açıklayacaklar ancak ben kısaca belirtmek isterim ki ilişkilerimiz, çeşitli sebeplerden dolayı henüz istenilen kıvamda değil. Daha alınacak çok yol var.

 

Her şeyden önce Rusya, Çin ve ABD başta olmak üzere küresel güçlerin Türk dünyasına dönük emelleri ve politikalarının etkileri bizi sınırlandırıyor ki bunu biliyoruz. Burada önemli olan, imkân ve sınırların çok iyi bir analiziyle uzun vadeli planları hayata geçirmektir. Bahsettiğimiz kurum ve kuruluşlar yanında iktisadi işbirlikleri, ulaşım ve iletişim ağlarının geliştirilmesi, doğal kaynakların dünyaya ulaştırılmasında yaptığımız işbirlikleri çok önemlidir. Burada bunlara değinileceğini biliyorum. Ama bütün bunlardan önce çok önemli bir husus var: Türkiye Cumhuriyeti devletinin çok yönlü dış politikasında Türk dünyasının merkezî önemine uygun bir yönelime ihtiyaç var. Son yaşadığımız olaylar da aslında devletimizin bekası açısından da bunun öncelikli olduğunu gösteriyor. Türkiye yüzünü daha fazla Türk devletlerine, Türk dünyasına dönmelidir. Elbette ki Osmanlı bakiyyesi İslam ülkeleri bizim medeniyet coğrafyamızın içindedir ve oraların meseleleriyle ilgileneceğiz. Ama öncelik Türkiye ve Türk dünyası olmalıdır.

 

Bu güç kaynağımızı maniple etmek isteyen küresel büyük güçlerin rekabetinde yaşanan çatışmanın Türkiye’yi uydulaştırmak ihtimalini gözönünde tutmalıyız. Türkiye elbette güç dengelerine dikkat edecek ama kendi tasavvurunu asla unutmadan… Onun için 15 Temmuz hain darbe girişiminin arkasındaki üst akılın Ortadoğu’yu tanzim çalışmalarında Türkiye’nin terör örgütü olduğunu ilan ettiği PYD/YPG’ye yardım etmesine karşı da; Halep’te Türkmenler dahil Türkiye’ye müzahir unsurları Esed ile birlikte acımasızca katleden, Kırım’ı bir oldu-bitti ile ilhak ettikten sonra Kırım Tatar Millî Meclis’ini yasaklayan Rusya’ya karşı da akıllı ve kararlı bir siyaset izleyeceğiz. (Onların içimizdeki uzantılarına karşı da diye eklemeliyim)

 

Türk milleti Doğu Türkistan’dan Kırım’a, Bulgaristan ve Yunanistan’a, Kazan’dan Suriye, Irak ve diğer Ortadoğu ülkelerine, Libya’da Türklük şuuru taşıyan ve kendilerini Köroğlu olarak adlandıran kardeşlerimize kadar Türk dünyasının meseleleriyle ilgilenmek zorundadır. Türk Ocakları olarak birkaç yıldır özellikle Irak ve Suriye’deki kardeşlerimizin yaşadığı büyük acılar yüzünden faaliyetlerimizi daha ziyade onlara yoğunlaştırdık. Bugün Halep’te direnen iki önemli Türkmen grubuna insani yardım ve kurban bağışında bulunduk. Ama bunlar maalesef çok yetersiz. Türk devletinin o kardeşlerimizin direnişleri için yapması gerekenler üzerinde de çalışıyoruz. Burada yetkililere sesleniyoruz: Halep’i Ruslara ve Esed’e kurban etmeyin. Gerekeni yapın. Yapanlara destek verin.

 

Unutmayalım ki Halep-Musul hattı sadece orada yaşayan Türkmen kardeşlerimizin varlığı açısından değil Türk devletinin bekası açısından da hayatidir. Önümüzdeki günlerde bu konularda dikkatli ve kararlı olmalıyız. Özellikle PYD ve İhanet Koridoru konusunda bizi rehavete sürüklemek için yapılan yalan beyanlara asla itibar etmemeliyiz. Yeni Sykes-Picot planı devrededir; Türk ordusunun kumpaslar ve darbe girişimleri ile maruz bırakıldığı tahribatın temel sebebi de bölgemizi yeniden tanzim ederken Türkiye’yi mefluç, hareketsiz bırakmaktır. Ancak herşeye rağmen Mehmetçik ayaktadır; milliyetçi, millî şuur sahibi, milletinin emrindeki subay ve astsubayları ve kahraman Mehmetçiklerimizle Türk ordusu hem hain terör örgütleriyle mücadeleye devam ediyor hem de Suriye ve Irak’ta tezgâhlanan projelere karşı ayakta… Bu vesile ile vatan, millet ve bayrak için şehadet şerbetini içen aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum, gazilerimize şükranlarımız sunuyorum.

 

Değerli misafirler,

 

Ülkemizin beka meselesi ve bununla ilgili konulara yoğunlaşmamız gereken bir dönemdeyiz. Türk Cumhuriyetleri ile münasebetler de bu bakımdan hayati önem taşıyor. Ama ne yazık ki ülkemiz zaman zaman gereksiz tartışmalarla da enerji kaybediyor. 15 Temmuz’da oluşan ve Yenikapı’da pekişen millî mutabakat zemini aşınıyor; özensiz ve toptancı ihraçlarla mağduriyetler yaratılıyor. Neyse ki Cumhurbaşkanının at izi it izine karıştı açıklaması sonrasında hükümet daha dikkatli davranılması için yeni mekanizmalar oluşturdu. Ancak ilk günlerdeki acil ve süratli kararlar anlaşılabilir ve haklıdır ama sonrasındaki dağınıklık ve özensizlik maalesef akılcı bir yol haritasının ve koordinasyonun yokluğundan ileri gelmiştir. Burada bu konulara girmeyeceğim, yazılarımız ve bildirilerimiz ortadadır.

 

Son günlerdeki Abdülhamid ve Lozan tartışmaları, oluşan mutabakata maalesef zarar veriyor. Türkiye görünürde FETÖ, IŞİD ve PKK/PYD’ye gerçekte ise bölgemizi yeniden tanzim projelerine karşı çok çok hassas bir dönemeçten geçerken üstelik yanlış veya saptırılmış bilgilerle ve tarih perspektifinden yoksun gazeteci-aydın taifesinin beyanlarıyla son dönemin en önemli hükümdarlarından Sultan II. Abdülhamid’i; devletimizin kurucu antlaşması olan Lozan’ı tartışmaya açıyoruz. Türkiye’nin bu tartışmalarla tekrar kutuplaşma iklimine girmesine hiç ihtiyacımız yok. Onun için şahsen bu tartışmayı sağlıksız ve anlamsız buluyorum. Ancak bir zihnî problemimize işaret açısından konuya değineceğim. Belirli tarihî şartlarda imzalanmış bir antlaşmayı illa ya zafer ya da hezimet olarak etiketlemek zorunda mıyız? Neden ifrat-tefrit arasında gidip geliyoruz? Lozan bir barış antlaşmasıdır. Neticede bu antlaşmayı sadece 9 Eylül’de denize döktüğümüz Yunanlılarla yapmadık; kendilerine karşı savaştığımız ve nihai kertede yenildiğimiz Birinci Cihan Harbindeki hasımlarımızla yaptık. Sevr paçavrası tarihe gömülmüş ve yıkılmış, fakirleşmiş, ihanete uğramış bir milletin yazdığı yeniden diriliş destanı ile Cumhuriyet ilan edilmiştir. Geçmişimize saygılı olmalıyız. Hatasıyla savabıyla, günahıyla sevabıyla geçmiş bizim geçmişimizdir. Biz harabi de harabati de değil, kökü mazide olan atiyiz. Atatürk’ü sevmek için Abdülhamid’den nefret etmek gerekmediği gibi, Osmanlı’ya, Selçuklu’ya sahip çıkmak da millî devlete, Cumhuriyete karşı olmayı asla gerektirmez; aksine, nesebi sahih evlatlar olarak hepsine sahip çıkmak durumundayız. Geçmişimizi iyi bileceğiz ama ona takılıp kalmıyacağız; ileriye bakacağız ve yürüyeceğiz.

 

Aziz Ocaklılar, kıymetli misafirler,

 

Türk milleti ve Türk dünyası geleceğini bilgi ve imanla, bilim ve kültürle inşa edecektir. Kuruluş gayesi bu olan Türk Ocakları 21. Yüzyılda bu hedef doğrultusunda çalışmaya, Türk milletine hizmete devam edecektir. Bu toplantımız ve benzeri faaliyetlerimizle fikir, bilim, sanat ve eğitim alanında Türklüğün yükselişine katkıda bulunacağız. Panelistlerimize yapacakları değerli katkıları için şimdiden teşekkür ediyor, Panelin başarılı ve verimli olmasını diliyor, sizlere de teşrifiniz için teşekkür ediyorum. Türk Devletlerinin bağımsızlıklarının 25., Türk Konseyinin kuruluşunun 7. Yılı Türk dünyasına kutlu olsun.

Sağolun.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü