Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Ah Şu Ermeni Meselesi!

21 Nisan 2011
Fahri MADEN

Savunma psikolojisine girdik ve çember daraldıkça daraldı. Her yönden iki zıt ses yükseliyor şimdi. Bizden çıkan sesler şunlar: Yapmadık, yapmayız, yapmamışızdır. Ötekine gelince şöyle diyorlar: Yaptınız, yaparsınız. Ermeni meselesi bugün daha çok siyasi bir çekişmedir ama tarihçiler de siyasilerle at başı gidiyor. Her yıl Nisan ayı geldiğinde Ermeni lobilerinin trafiği yoğunlaşıyor. Bir yere soykırım anıtı kondurmak, filan mecliste soykırım tasarısını gündeme taşımak, gösteriler… Bizlerse suçsuzluğumuzu ispatlamaya çalışan bir savunma mekanizması içerisindeyiz. Elhasıl her yerde Ermeni meselesi var. Bu durum giderek bir tramvaya dönüşmek üzere. Televizyon kanallarında ne zaman Türkiye’nin siyasi durumu tartışılsa, banko konu bu meseledir. Kötü mü yapıyoruz kendimizi savunmakla? Eh iyi yapıyoruz. Aldığımız yol nedir? Cümle âleme soykırımcı bir millet olmadığımızı ispatlamış bulunuyoruz. Kullandığımız argümanlar belli. Karşılıklı ölen, yaralanan sayısı. Ermeniler şu kadar Türk’ü katletti. Ermenilerden şu kadarı öldü. Aslında karşılıklı mukatele yaşandı. Geldiğimiz en makul çizgi bu galiba. Karşılıklı öldürme.

Öncelikle bu pozisyondan ve psikolojiden kurtulmak gerekir. Ama önce Ermeni meselesi nedir ne değildir bir anlayalım. Tarihi gözden geçirelim. Sonra önerilerimizi sıralayalım.

Yüzyıllarca Anadolu’da Türklerle Ermeniler bir arada yaşayıp gitmişlerdi. Ermeniler Osmanlı egemenliğine girince kendilerini büyük bir devletin, dünyayı yönetmeye aday bir devletin çatısı altında buldular. Osmanlılar, Ermenilere de diğer milletlere tanıdıkları çeşitli ayrıcalıkları tanıdılar. Zamanla Ermeniler Osmanlı’nın en güvendiği millet (millet-i sadıka) haline geldiler. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde “Yeni Dünya Düzeni” bir şeyler değiştirmişti. Dünya artık eski dünya değildi. Türkler ve Ermeniler yüzyıllarca süren bu birlikteliklerinde belki de birbirine en fazla benzemiş, yakınlaşmış iki milletti. Gerçek şu ki Fransız İhtilali’yle değişen dengeler yeni bir nizam getirdi. İhtilal insanlığa “milliyetçilik” düşüncesini armağan etmişti. Şüphesiz Osmanlı Devleti’nin “millet-i sadıka”sı olan Ermeniler de, bu akımdan etkilendiler. Bilhassa Yunan bağımsızlığından sonra Ermeniler de bağımsız olma ateşiyle yanmaya başladılar.

Neticede 19. yüzyılın son çeyreği hep Ermeni isyanlarıyla geçti. Ermeniler anlaşılan artık Osmanlı barışından kopmak istiyorlardı. 1890’da başlayıp 1915 Tehciri’ne kadar Ermeni isyanları uzayıp gitti. Onlarca isyan ve yüzlerce olay birbirini kovaladı. Ancak Osmanlı’nın gözünde sadece birer “patırtı” olan bu isyan hareketleri, büyük devlete yaraşır bir tarzda, şiddetle bastırıldı. Ermeniler, içlerindeki bağımsız olma arzusunu inatla Hınçak ve Taşnak gibi terör örgütleriyle hararetlendirdiler. Hararet arttıkça yanlışları da beraberinde geldi.

Ermenilerin devlet kurmak istedikleri bölge olan Doğu Anadolu, nüfus çoğunluğuna sahip oldukları yerler değildi. Ermeniler Osmanlı’nın her yanına dağılmış bir halde yaşıyorlardı. Doğu Anadolu’daki bazı köyler dışında her yerde azınlık durumundaydılar[1]. Böyle bir ortamda Ermeniler bağımsızlık mücadelelerinde devamlı olarak Müslümanlara karşı kanlı bir yol seçmek durumunda kaldılar[2] . Ta ki Müslüman nüfusa oranla Ermeni nüfusu makul bir seviyeye insin. Ermeni terör örgütlerini kışkırtıp destekleyen uluslar arası güçleri de unutmamak gerekir. Yine 19. yüzyılın sonlarında Hıristiyan olan ama mezhepleri farklı olan Ermeniler misyonerlerin temel hedefiydi. Ermenileri Amerika Protestan, Fransa Katolik ve Rusya Ortodoks yapmak istiyordu. Böylece Orta Doğu coğrafyasına bu yolla girmek niyetindeydiler. İşte Ermenilerin bağımsız olma arzuları ve dış tahrikler Türklerle aralarının açılmasını çabuklaştırdı.

Bugün soykırım olarak nitelenen olay I. Dünya savaşında, 1915’te yaşandı. Başta Doğu Anadolu olmak üzere savaş alanlarına yakın bölgedeki Ermeni nüfus savaşsız bölgelere zorunlu göçe tabi tutuldular. Buna “Tehcir Olayı” denilir. Bu göç ettirme sırasında çeşitli sebeplerle Ermeni göçmenlerin hayatlarından olanlar olmuştur. Bu da Ermeni soykırımı iddialarını ortaya çıkarmıştır. Tehcir uygulaması sırasında suiistimali bulunanlar Osmanlı hükümetince yargılanıp cezalandırılmışlardır. İdam edilen görevliler vardır. Hatta 1919’da tedkik ve yargılamalar sürmüştür. Ancak bugün Ermeni meselesinin canlı tutulmasının sebebi soykırım olduğundan değil Türkiye’yi dünya siyasetinde güçsüz durumuna düşürmek hedefinden kaynaklanmaktadır. Zaten Osmanlı’dan bu yana önce bir iç sorun olarak ortaya çıkıp uluslar arası sorun haline gelmeyen ve netice aleyhimize sonuçlanmayan mesele yok gibidir.

Ermenilerin 1915’teki “Zorunlu Göç”ü bir milleti peyderpey yok etmek düşüncesinden mi kaynaklanıyordu? Zaten üzerinde inatla durulan soru budur. Ancak göç ettirmeye sebep, Rusya ile savaş halinde bulunulan Doğu cephesinde ordunun hareket alanını güvence altına almak, bu arada Müslümanlar ile Ermeniler arasındaki çatışmaları dindirmekti. Tehcir çoğunlukla başarıyla, kansız yerine getirildi. Ancak sorumsuz ve beceriksiz yöneticiler, yağmaya girişen unsurlar da vardı. Şüphesiz zorunlu göç olgusu, Ermeni komitacılarını daha da saldırgan hale getirmiştir[3]. Buna dış teşvik ve tahrikleri siz ekleyin. Sonuçta Ermeniler komşuluğun gereklerini yerine getirmekten çok bağımsızlık ülküsüyle maceralara giriştiler ve bizde çok iyi dostlarımızı ve komşularımızı kaybettik. Bugün gelinen nokta kör düğümdür. Özelikle Hrant Dink’in öldürülmesiyle Türk milletini itham etmek isteyenler, Türk milletini yabancı düşmanı olarak görenler sevinmişlerdir. 301 tartışmaları da ayyuka çıkmış, Türklük sorgulanır hale gelmiştir. Çağdaş dünyada yani Avrupa’da hâlâ milliyetini tartışma konusu eden kaç devlet vardır acaba. Türkiye yakın zamanda ne yapıp edip iki konuyu “milliyet” ve “din” konusunu tartışmak saplantısından kurtulmak zorundadır.

Şu Ermeni konusu ne de su götürür bir meseledir. Tarihçilerin çoğu kararsız gibiler. Gidip gelenler var. Bilinmelidir ki savaşlarda genelde insanlar ölür. Ama bugün asıl tartışılan Ermenilerin sistematik bir şekilde yok edilmek istenip istenmediğidir. Böyle bir zihniyet oluşmuş mudur, var mıdır? Karşı tez ısrarla bu zihniyetin olduğundan bahsediyor. Bu görüşe göre Türkler yabancı düşmanıdır. Sadece Ermenileri değil, Rumları da toptan yok etmek istemişlerdir. Tarih ortadadır. Şüphesiz Osmanlının çöküş sebeplerinden biri asimile siyasetinden uzak oluşudur. Farklı etnik grupları bir arada yaşatabilmesi, onlara hayat hakkı tanıması Osmanlı’nın ömrünü uzatmıştır. Soykırım yapmış olması mümkün gözükmemektedir. Anlaşılan suç birazda Osmanlı’yı güçsüz zamanında terk eden Ermeni dostlarındadır. Kim ne derse desin tarihi gerçeklik budur.

Bugün küçük Ermenistan devleti bulunduğumuz coğrafyada Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak durumundadır. Yakın zamanda Nahcivan’da pek çok Azeri Türk’ü Ermenilerce katledilmiştir. Örnekleri çoğaltmak için o kadar çok malzeme var ki. Her yıl yeni toplu Türk mezarları çıkarılıyor. Ermeni toplu mezarı henüz yok. Demek ki yakılıp külleri savrulmuş gökyüzüne(!). Onları orada aramalı. Bu meçhul Ermeniler için her yıl bir yerlere anıtlar yapılıyor. Bizde kendi maktullerimiz için anıt dikmeliyiz o zaman. Her yıl bizde bir doğu vilayetine ya da güney vilayetlerimize soykırım anıtları dikelim. Yok, yok. Mezalime saplanıp kalmış durumdayız. Akademik araştırmalar ve popüler yayınlar birbirini takip ediyor, televizyon programları Ermeni mezaliminden bahsediyor. Mezalim CD’leri, müzelerde mezalim koleksiyonları kısaca her yerde aynı konu. Bizce Ermeni meselesine mezalim boyutundan uzaklaştırmak gerekir. Artık “Biz yapmadık!” psikolojisinden kurtulup, ama gereken siyasi mücadeleyi verip, Türk-Ermeni birlikteliğinden bahsetmeliyiz. Osmanlı barışının Ermenilere kazandırdıklarından söz açmalıyız. Nasıl öldürmedik değil nasıl yaşattık, nasıl kendilerini geliştirebildiler, bilimde sanatta Ermenilere nasıl özgür ortamlar hazırladık, bunları ön plana çıkarmalıyız. Evet, Ermeniler yüzyıllarca Türk egemenliği altında barış içerisinde yaşadılar. Osmanlı devlet kurumlarında görev aldılar. Mesela “ticarette beynelmilel bir konuma yükselmişlerdi; yetişkin gençleri, çalışkanlıkları ve sanatkâr yetenekleriyle Türk devletinde resmî mimarlık, barutçuluk, Darphane nazırlığı gibi stratejik görevleri de Ermeni seçkinleri yüklenmişti.”[4]

Osmanlıda Ermeni sanatkârların eserlerini gün yüzüne çıkaralım ve sergileyelim. Onları anlatalım dünyaya. Barışta, kardeşlikte neler olduğunu da cümle âlem bilsin. Edebiyatta mesela. Osmanlı romanı denilence Türk romancılar aklımıza geliyor. Osmanlı Ermeni vatandaşlarından da romancılar vardı. Neden onları konuşmayalım. Kim bilir sözünü ettiğimiz Ermeni romancılar Nobel alamasalar da onurlarını muhafaza ediyorlar, ekmeğini yedikleri Osmanlı mülküne sadakat gösteriyorlardı. Demek istiyoruz ki hep savaş zamanını konuşmayalım. Ölenler bizimdir, kalan sağlarda bizim. Ama hep ölenlerin sayısı üzerinden olmasın kavgamız. Türk araştırmacılarla Ermeni araştırmacılar bir araya gelsin mümkünse. Ön yargılardan kurtulalım. Kaybedeceğimiz ne olabilir. Gururumuzu kaybedeceksek kaybedelim. Gerçeği kaybetmekten iyidir.

Viskont R. Des Koussans iki millet arasındaki yakınlaşmayı şu sözlerle anlatıyor: “Gerçekte Asya köylerinde Ermeni köylüsü ile Türk ziraatçısı arasında tam bir dayanışma vardır. Çok defa genç bir Müslüman askere veya Mekke’ye Hacca giderken, aile ve eşyalarını Ermeni komşusuna emanet eder. Ben Anadolu’yu gezerken durum böyle idi. Ermeni, Türk’ü öyle kopya etmiştir ki, kadınlar Türk kadınları gibi kapalıdır. Evleri haremlik-selamlığa ayrılmıştır. Bundan dolayıdır ki, iki ırk arasında geleneksel bir antipati yoktur. Türkler tarafından Ermenilere yapılan baskı (!) yalnız Tahyms nehri kenarındaki İngiliz yazarlarının muhayyilesinde vardır…”[5]

1915’lerde Ermeniler bir takım devletlerin oyuncağı haline gelmiş olabilirler. Ama bugün artık bağımsız bir Ermenistan devleti mevcuttur ve Türkiye ile sınırdaştır. Bunun bilincinde olmak gerekir. Yaşadığımız coğrafyada Ermeniler, Osmanlı devri kadar Türkiye’ye muhtaç gözükmektedirler. Biz de Osmanlı mirası gereği büyük devlet psikolojisiyle hareket etmeliyiz. Meseleyi daracık bir “soykırım” boyutunda ele almayı bırakmalıyız. Akademik araştırmalar yoğunlaşıyor ama Ermeni uzmanımız olmayışından şikâyet ediliyor. Değişik dillere vakıf, Ermenice bilen, tek yönlü araştırmadan kurtulabilmiş uzmanlara ihtiyacımız olduğu kesin. Dünyanın 1915’lerin dünyası olmadığını da herkesin bilmesi gerekir. Karşılıklı zıtlaşma sonsuza kadar gitmez. Büyük devletlerin küçük milletçiklere küsmesi abestir. Yeniden büyük devlet olmak istiyorsak tarihi belirli bir dönemle sınırlamaktan kurtulmalıyız.

[1] T. Tankut Soykan, Osmanlı İmparatorluğu’nda Gayrimüslimler, İstanbul 1999, s.210.

[2] İlber Ortaylı, “Soykırım İddiasının Arkasındaki Gerçekler”, 90. Yılında Ermeni Trajedisi 1915’te Ne oldu?, haz. Sefa Kaplan, İstanbul 2005, s.134.

[3] Ortaylı, a.g.m, s.135.

[4] Ortaylı, aynı yer.

[5] Cemal Anadol, Tarihin Işığında Ermeni Dosyası, İstanbul 2001, s.79.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü