Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Referandumu Öteki Yüzü

30 Ağustos 2010
Feyzullah EROĞLU

1 Giriş: Referandum Olgusu ve Demokratik Düzendeki İşlevi

Referandum, Latinceden Fransızcaya geçmiş bir kelimedir. Fransızca’nın ünlü sözlüğü Petit Robert’ de bu kelimeye, “Yürütme erki tarafından, teklif edilen bir tedbirin onaylanması veya reddedilmesi için vatandaşların tamamının oyu” ve “diplomatik bir görevlinin, yeni talimatlar isteme amacıyla kendi hükümetine gönderdiği yazı” anlamları verilmektedir (Robert, 1968, 1490) . Türk Dil Kurumunun Türkçe sözlüğünde ise referandum, “halkoyu, kanaat ve düşünce yoklaması, anlamında kullanılmaktadır (Saraç, 1976, 1099). Kubbealtı Lugatı olarak bilinen Misalli Büyük Türkçe Sözlükte, referandum “ Bir yasa veya bir konu hakkında tercihini belirlemek için halkın oyuna başvurma, halk oylaması” şeklinde açıklanmaktadır (Ayverdi, 2006, 2564).

Referandum, siyasi demokrasi ile birlikte yönetim kültürünün önemli bir öğesi hâline gelmiştir. Demokratik düzeninin ayrılmaz parçalarından biri olan genel seçimlerde, siyasi nitelikteki kişilerin ve grupların seçimi söz konusudur. Buna karşılık, referandumda, halkın belirli bir konudaki görüş, düşünce ve kanaatinin tespit edilmesi amacıyla bir seçim yapılmaktadır. Bu durumda, referandum, anlaşılması bakımından belirli bir uzmanlığın gerektireceği bir karmaşıklığı içermeyen ve halk tarafından kolay bir şekilde anlaşılabilen, sade ve basit “bir konu” üzerindeki eğilim yoklamasıdır. Bu bağlamda, siyasi demokrasi kültürünü özümsemiş bazı demokratik toplumlarda, siyasi temsil mekanizmalarının tıkandığı dönemlerde, demokratik düzenin tıkanıklarını açma ve daha iyi işlemesini sağlama adına, bu yönde birtakım referandum tecrübesi mevcuttur. Bütün kurum ve davranışlarıyla demokrasi tecrübesine sahip olan veya bazı önemli konuları doğrudan doğruya halka götürme tarzında katılımcı bir demokratik düzeni benimseyen yönetimler, çoğunlukla bu demokratik yöntemden yararlanırlar. Bu yönüyle işleyen bir demokratik düzen içerisinde referandum, temsil esasına dayanan demokrasiden sıkılan halkı, belirli ama önemli bazı konular üzerinden, yönetim ve karar süreçlerine doğrudan katmak suretiyle mevcut sisteme olan inanç ve güvenlerini tazeleme imkanı yaratır.

2- Referandum Sadece Bir Halk Oylaması mıdır? Ya da “Referandum Daha Temiz mi Yıkıyor?”

Yaşanılan hayat içinde her nesnenin ve sistemin, kendinden beklenen belirli bir işlevi olduğu gibi, çoğunlukla önceden tahmin edilmeyen olumsuz sonuçları da mevcuttur. Bu anlamda, demokratik düzenin bütünlüğünün ve kendini meydana getiren her bir öğesinin, olumlu anlamda işlevselliği bulunmakla birlikte, bazı durum ve şartlarda kendi anlam çerçevesinin dışında başka amaçlara da alet edilebilmektedir. Bu bağlamda, referandum, demokrasi kültürünün yerleşik kurumlar ve fiili davranışlar olarak henüz özümsenmediği, ama bir şekilde “demokratik görünme” rantının ve demokratlık imajının yüksek avantaj sağladığı yerlerde, kendilerine meşruiyet zemini arayan yönetimlerin en fazla başvurdukları yöntem olarak dikkat çekmektedir. Bu çerçevede, yarı otoriter demokrasiler ile askeri veya sivil görünümlü vesayet rejimleri, ihtilal ve darbe düzenleri ile çeşitli antidemokratik uygulamaların yoğun olduğu yönetim ortamlarında, bütün bu uygulamaları “meşrulaştırma” veya “aklama” aracı olarak, çoğunlukla referandum olgusundan yararlanmaktadırlar. Bu manada; birçok askeri ve yarı otoriter rejimler tarafından yapılan anayasa oylamaları, demokratik bir kültür zemini oluşturma amacına hizmet etmekten çok, tasarlanmakta olan antidemokratik bir yapılanmaya toplumu ortak etme çabalarıdır. Bu çerçevede, Türkiye’de de dahil olmak üzere, birçok ülkede yapılmış olan ihtilal ve darbelerin hemen arkasından yapılan referandumların büyük bir kısmı, ne yazık ki mevcut antidemokratik düzenin tesisine, seçim yoluyla halkın da ortak edilmesi niyetiyle yapılmıştır. Referandum düzenleyen bir yönetim erkinin, referandum konusundaki samimiyet derecesi, yönetim mekanizmasının her aşamasında, ne derecede demokratik tavırlara sahip olup olmadığı gerçekliği ile yakından ilgilidir. Çünkü, “demokratik tavır ve temsil bir bütündür”. İşine geldiği ve çıkarının olduğu vakit demokrat olup, işine gelmediği ve aleyhine bir durum olduğu zaman, demokratik tavrı görmezlikten gelmek, tam bir demokratlık ikiyüzlülüğüdür.


Referandum, olgu ve kelime olarak öncelikle Fransız kültür çevresinin ürettiği bir kavramdır. Bilindiği üzere, genelde Fransız kültürü ve özelde bu kültürün yönetim alt kültürü, Batı Medeniyet halkasına dahil olan diğer kültür ve yönetim zihniyetlerine göre, nispeten otoriter ve jakoben eğilimler taşımaktadır. Çağdaş Batı Medeniyetinin 20. yüzyıldan itibaren geçirdiği siyasi gelişme paralelinde şekillenen demokratik yönetim anlayışına rağmen, özellikle Fransa ve Fransız yönetim kültüründe, demokratik düzeninin en önemli öğesi olan seçim mekanizmalarına yönelik yönetici “hileleri” daha sık görülmüştür. Referandumun, mevcut iktidar erkinin belirli bir konuda yaptırdığı halk oylaması olması nedeniyle özellikle Fransa demokrasi ve yönetim kültüründen etkilenen otoriter ve jakoben yönetimlerin de, referandum uygulamaları sırasında haksız ve hileli yöntemlere çok sık başvurdukları görülmektedir. Bu çerçevede, dünya demokrasi ve yönetim tarihinde, elbette kendi kavramsal içeriği ile adına yakışır referandum örnekleri bulunsa da; uygulamada, referandum, ihtilal ve darbe yönetimleri ile bunların uzantısı olan hükümetler tarafından daha çok, gizli-saklı bazı şeyleri “meşrulaştırma” aracı olarak kullanılan bir yöntem olmuştur. Ülkelerde, en akıl almaz değişiklikler bile, halkın üzerinde medya destekli psikolojik savaş teknikleri kullanılmak suretiyle “halk iradesidir” gibi son derece geçerli bir gerekçe ile referandum aracılığıyla yapılmıştır.

Türkiye’ de şimdiye kadar yapılmış olan referandumların çoğu, ihtilal ve darbe yönetimleri altında yapılmıştır. Bu referandumlar, çoğunlukla henüz askeri müdahalelere bağlı olarak çalışan ve vesayet altında olan hükümetlerin yönetim ve organizasyonları çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. İhtilal ve darbelerin öngördüğü anayasa değişiklikleri, çoğunlukla açık veya örtülü baskısı altında gerçekleştirilen referandumlar aracılığıyla yapılmıştır. Bu referandumların temel işlevi, silahların gölgesinde zoraki yapılan bir değişimi, “millî irade” üzerinden meşrulaştırmak olmuştur. Aslına bakılırsa, bu “millî irade” söylemi demokratik bir amaç olmaktan çok, antidemokratik düzenlemelere geçirilmiş bir demokrasi örtüsü görevi görmektedir. Bu yönüyle referandumların büyük bir kısmı, baskıcı yönetim mekanizmalarının, demokratiklik veya “millî iradeye” saygılı olma “ikiyüzlülüğü” adı altında, kendilerinin keyfi veya ideolojik içerikli bazı karar ve icraatlarını, bir tür “aklama” operasyonu gibi işlev görmüştür. Meselâ, 12 Eylül darbesinden sonra yapılan referanduma konu olan anayasa, normal şartlarda anayasaların mümkün olduğu ölçüde az madde içermesi gerekliliğine rağmen, tam aksine çok maddeden meydana gelmiştir. Bu şekilde, çok maddeli bir anayasa yapılmasının başkaca gerekçeleri olsa bile, konumuz açısından çok maddeli bir anayasa metninin varlığı, son derece halkın kafasını karıştırıcı bir durum olarak düşünülmüş olmalıdır. Bu anlamda, 2010 yılının referandumundaki tartışmalara bakılırsa, mevcut 12 Eylül darbe anayasasının oylanması sırasında, halkın veya “millî iradenin”, bu anayasa metnin içeriğinden hiçbir şey anlamadan oy kullandıkları anlaşılıyor. Aslında, bunda şaşıracak ve yadırganacak bir şey de yoktur. Çünkü, dünyanın hiçbir yerinde, bu kadar çok maddeli bir metin veya içerik karşısında, halkın kafası karışmadan tercihini ortaya koyması düşünülemez. Zaten, ihtilal ve darbeci zihniyet açısından da esas istenilen şey, halkın anlaması ve ona göre tercihte bulunmasının sağlanması değil, tam aksine kuvvetli propaganda ve korkutma yöntemiyle halkın, kafa karışıklığı ile belirli bir yöne sevk edilmesidir.

Demokratik olmayan yönetim tarzları, kendi karar ve icraatlarını, referandum aracılığıyla “meşrulaştırma” veya “aklama” çabasının gerçekleşebilmesinin sağlayabilmek amacıyla halk oyuna sundukları metni, özellikle çok konulu, son derece muğlâk ve esnek bir ifade tarzıyla yazdırmaktadırlar. Bir defa, gerçekten demokratik ve tanımına uygun bir referandum uygulamasında, sade ve anlaşılır olmak üzere sadece belirli bir konu vardır. Bu yönüyle, 1987 yılında Türkiye’ de, eski yasaklı siyasi kişilerin, siyaset yapma yasağının kaldırılması yönünde yapılan referandum, “referandum kavramının” anlam çerçevesine uygun bir örnek olarak hatırlanabilir. Bunun dışındaki referandum uygulamalarının yapısal özelliği, çok konulu ve çok çapraşık yazılmış metinlerin, tamamen “korku” ya da “vaatler” içeren bir kampanya içerisinde halkın oylamasına sunuluyor olmasıdır. Dünyada ve ülkemizde yapılmış olan birçok referandumlar arasında, “referandum kavramının” kendi anlam dünyasına göre “tek konulu” ve anlaşılması “basit” olacak şekilde yapılmış referandumların sayısının azlığına karşılık, otoriter dönemlerde yapılmış olan çok konulu ve çok karışık referandumların sayısı daha fazladır.

3- 12 Eylül 2010 Referandumunun Öteki Yüzü

12 Eylül 2010 Referandumunun gündeme gelişi, yapısı, zamanı, gerekçeleri, kampanyanın yürütülüş biçimi ve yol açabileceği muhtemel sonuçları bakımından, son derece olağanüstü bir dönemden geçildiği izlenimini vermektedir. Bu referandum, çok demokratik ve “millî iradeye” bağlı bir seçim olarak gösterilse de, yapılış biçimi ve tekniği itibarıyla tam bir ihtilal ve darbe uzantısı yönetimlerin yaptıkları referandumlara benzemektedir. Bir defa, ülkede şu sıralarda, ancak ihtilal ve darbe zamanlarında görülen, birbirleriyle bağlantılı oldukları daha sonra anlaşılacak olan, çok karmaşık birçok olaylar zinciri cereyan etmektedir. Bu öyle bir karışık olaylar zinciri ki, kim haklı kim haksız, ne doğru ne yanlış, gerçekten kafalar hepten karışık. Ülkemiz, büyük bir gayret ve iştahla referanduma doğru gidiyor. Öyle bir zamanda referanduma gidiliyor ki, çeşitli “darbe senaryoları”nın mahkemeye taşındığı; “askerler ve muhalefet partileri üzerinde “psikolojik savaş” taktiklerinin yürütüldüğü; mevcut anayasa mahkemesi tarafından iptal edileceği için ertelenen “açılım yasaları”nın büyük bir iştahla beklendiği; iki bayraklı- iki ordulu- iki dilli- iki yargılı- “TC işgaline son” pankartlı ve “demokratik özerklik” çılgınlığının sürdüğü; devletin yüce katından “iyi şeyler olacak, devlet terörü önlemek için her şeyi yapar” buyruklarının verildiği ( iş böyleyse PKK ile mücadele eden güvenlik görevlileri niye tutuklu); ülke yöneticilerinin PKK örgütü ile görüşüp görüşmediği hakkındaki ciddi iddiaların havada uçuştuğu; Habur’dan Diyarbakır’a yapılan “zafer şölenlerinin” yapıldığı; “esas anayasa değişikliği 12 Eylül 2010 referandumundan sonra olacak” şeklinde ayrılıkçı grupların yeni umutlarının çığrıştığı; Yüksekova’ da neredeyse her gün devlete isyan olmasına karşılık, Dörtyol’da “dört şehit” için yapılan bir toplumsal tepkiden dolayı ilçenin tümünün terörist muamelesi gördüğü; çok garip ve tuhaf bir zaman tünelinden geçerek referanduma gidiyoruz. Gerçekte, tamamen bir izmihlal dönemlerini çağrıştıran olayların yaşandığı nazik bir dönemde, oylanacak olan metin, “tek konulu” olmayıp “çok konulu”, “sade” değil “karmaşık”! Tam bir ihtilal ve darbe dönemlerinde yapılan ve o zamanlardaki anti demokratik düzenlemelerin faturasını, referandum aracılığıyla topluma ve “millî iradeye” yükleme kurnazlığı gibi! Bu bağlamda, “hayır “diyecek olanların üzerinde, olağanüstü otoriter dönemlere mahsus baskıların aynısı söz konusu. Bu yönüyle şimdiki referandum, 12 Eylül Anayasasının kabulü ve veya reddi üzerinden 1981’de yapılan referandumun toplum üzerinde kurduğu psikolojik baskıya çok benziyor. Türkiye, sanki her şey demokrasi bağlamında yürüyor ve başta sivil bir yönetim varmış görüntüsü altında, ama gerçekte bir darbe atmosferi ve psikolojisi içerisinde bu referanduma gidiyor.

12 Eylül 2010 Referandumunun görünür yönlerinin dışında, başka bir öteki yüzü, toplumsal yarılmaların kapsamını biraz daha genişleterek, bu yöndeki çatışmaların şiddetini artırıcı bir rol oynamasıdır. Referandum kampanyası, toplumda zaten var olan anlamlı-anlamsız çok sayıdaki gerilim ve ayrışma konularına bir yenisini daha eklemiş olmaktadır: “evetciler” ve “hayırcılar”. Her sosyal dokunun içinde, siyasi iktidara yandaş olma ya da karşıt olma ikilemi üzerinden, yeni bir ayrışma cephemiz daha oluşmuş durumdadır. Normal şartlarda referandumun yapısında böyle bir ayrım vardır. Ancak, demokratik düzenin açık ve şeffaf bir şekilde işlediği ülkelerdeki bir referandumda, böyle bir süreç yaşanır ve sonradan demokrasi tarihindeki yerini alır. Buna karşılık, demokrasi kültürünün henüz tam olarak yerleşmediği, toplumun önemli bir kesiminde çok ciddi iktidar açlığının bulunduğu, geçmiş dönemlere ait toplumsal kinlerin ve hınç duygularının olduğu, toplumun açgözlülük ve ikiyüzlülük anaforuna tutulmuş olduğu, geçmişte ve şimdiki zamanda çok keskin toplumsal ayrımların yaşandığı bir ülkede, referandum olayının yaratacağı bu klasik “evet”-“hayır” ikiliği, temsil ettiği kendi anlamının ötesinde, çoğunlukla yeni ayrışma ve çatışmalara yol açmaktadır.
Referanduma yönelik kampanya sırasında, özellikle siyasi iktidarın bu seçimi bir “hayat-memat” meselesi haline dönüştürmesi, bu referandumun göründüğünün öte yüzünde, toplumla açıktan paylaşılmak istenmeyen, ama sonuçları bakımından son derece kritik bir takım hususların olduğu izlenimi vermektedir. Bu durum, bir taraftan referandum kampanyasının çok sert ve çatışmalı geçmesine yol açmakta, diğer taraftan da toplumun geçmişte yaşayıp da belirli ölçüde uykuya yatmış olan eski kinlerini ve kızgınlıklarını yeniden ateşlemektedir. Bu anlamda, özellikle başbakanın, yürütmekte olduğu referandum kampanyasını, demokratik düzenlerin özünü teşkil eden ve esas işlevleri siyasi iktidarın meşruiyet içerisinde çalışmasını denetlemek olan yargıya ve muhalefete yüklenme eksenine oturttuğu anlaşılmaktadır. Böyle bir stratejiye bağlı olarak, başbakanın, ülkede geçmişte yaşanmış olup kabuk bağlamış olan, ama kendisinin kesinlikle önceden taraf olmadığı konular üzerinden, kendi politikalarına bir “mağduriyet” payı çıkarmak suretiyle “evet” oylarını çoğaltma çabası, referandumun maksadının ötesine taşan bir takım sosyo-psikolojik sonuçlar doğuracak bir durumdur. Bu bağlamda, başbakanın son seksen yıllık dönem içerisinde ülkede ne kadar yaşanmış acılar varsa, belirli tarihi bilgi birikimi olmaksızın, onlara hoyratça atıfta bulunması ( mesela, Tunceli’de vergi vermedikleri için 40-50 bin kişinin devlet tarafından öldürülmüş olduğu iddiası, tarihi olayları politik çıkarlar uğruna manipüle etmektir; bir defa, Tunceli’ de o zamanda ve bu zamanda, hiçbir zaman bu sayıda aktif vergi mükellefi olmadı). Başbakanın, bir zamanlar milli görüş perspektifiyle “Batı kulüplü” olarak gördüğü ve gündeminde hiçbir şekilde yer almamış olan Menderes’ e sahip çıkması; kendilerini hep “kafatasçı bunlar! Irkçı bunlar! Diye “ti” ye aldığı ülkücülerin geçmiş acılarından kendine bir ağlama payı çıkarması; yine kendilerinden ve görüşlerinden hiç hoşlanmadığını her zaman belli ettiği devrimcilerin misyonuna soyunması; bütün diğer milletlerin sürdüğü ve aşağıladığı için sadece Türk Milletinin arasında kendine bir yer bulan Roman vatandaşlarımızdan devlet adına özür dilemesi ( Türk Milleti ve Türk Devleti ne yapmışsa) gibi tavırları, kendisinin siyasi kimliği içerisinde fazla bir anlamı olan hususlar olmayıp, sadece referandumda ne pahasına olursa olsun “evet” oylarını çoğaltma konusundaki bir siyasi manevradır.
Her sosyal olayın, elbette önceden beklenilen olumlu ya da olumsuz sonuçları olduğu gibi, süreç içerisinde ve ileriki zamanlarda önceden tahmin edilmeyen olumlu ya da olumsuz sonuçları da ortaya çıkmaktadır. 12 Eylül 2010 Referandumu da, hiç şüphesiz birçok yönü olan ve çok sayıdaki sebep-sonuç ilişkileri bulunan bir sosyal süreçtir. Bu bağlamda, bu referandum kampanyasında, çok sert bir dil kullanımı, geçmişe ait gerilim ve anlaşmazlıkları yeniden hatırlatan bir üslubun egemen olması, toplumsal kin ve hınçları tazeleyici atıflarda bulunulması gibi nedenlerin varlığı, referandum sonrası dönemlerde, ayrıştırıcı ve çatışmacı bir siyasi mücadele kültürünün yeniden ortaya çıkacağı kuşkusunu doğurmaktadır. Bu durum, Hıristiyan-Musevi ittifakı şeklinde yapılanmış olan küresel kapitalizmin, bölgemiz üzerindeki askeri, siyasi ve ekonomik politikalar ve terör eksenli operasyonlar aracılığıyla yürütmekte olduğu ufaltma ve parçalama projeleri için uygun bir zemin yaratmaktadır. Bilindiği gibi, küreselleşme sürecinin en etkili teorisyenlerinden Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” adlı çalışmasında, Batı dünyasının nihai bir zafer kazanmasının yegâne yolu olarak, İslâm âleminin kendi içinde büyük ve yaygın bir çatışmaya sürüklenmesi öngörüsü vardır. Aslına bakılırsa, Türk-İslâm coğrafyasında bu strateji en az yüz yıldır kullanılmaktadır ve en son örneği de Irak’ın işgali ve parçalanmasıdır. Batılı güçlerin Irak’taki işgallerinin bu denli etkili olmasının en büyük nedeni de, bu ülke Müslümanlarının önce sert ve uzlaşmaz siyasi mücadeleleri, daha sonra da kendi aralarındaki kanlı iç çatışmalarıdır. Eğer, Iraklı Müslümanlar bu denli derin bir ayrışma ve iç çekişme yaşamamış olsalardı, bütün güçlerine rağmen Batılı güçlerin Irak’ı bölüp parçalamaları asla mümkün olmazdı. Bu bağlamda, Batılı kapitalist karar merkezleri tarafından yürütülen Büyük Orta-Doğu Projesi kapsamında, Huntington’un bu öngörüsünün, başta Türkiye olmak üzere, bölgedeki diğer Müslüman ülkelere de ayrı ayrı uygulanacağı anlaşılıyor. Bundan dolayı, referandum kampanyasının, “ne pahasına olursa olsun” şeklinde yürütülmek suretiyle iç çatışma ve çekişmeleri tetikleyecek bir zeminin hazırlanması, bilerek ya da bilmeden, Büyük Orta Doğu Projesinin istikametinde davranmak gibi, ağır bir vebali yüklenmek anlamına gelecektir.

4- Sonuç:” De ki, Allah’ın size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden)bir azap göndermeye ya da birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter. Bak, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz”. En’am;65)

12 Eylül 2010 tarihli referandumun, Türkiye üzerindeki muhtemel resmi sonuçlarının neler olacağı hakkında olumlu ya da olumsuz çok sayıda yorumlar yapılmaktadır. Bunların hangilerinin doğru çıkacağını, hiç şüphesiz zaman gösterecektir. Fakat, şu anda içinde bulunduğumuz zaman diliminde, Türk Milletinin ve Türkiye’nin en hayati sorunu, bu topraklar üzerindeki Türklerin egemenlik haklarının, Türk Devletinin devamlılığının ve ülkenin bütünlüğünün, her tür tehdit ve tehlikeye karşı korunmasıdır. Bu anlamda, anayasadaki bazı değişiklikler üzerinden yürütülen siyasi kampanyanın, ülkemizdeki siyasi mücadeleyi ve tartışmaları, kendi maksadının ve kapsamının ötesine çıkararak, toplumsal bütünlüğü daha fazla bozma ortamına doğru sürüklemekte olduğu görülmektedir. Bu hâl ve vaziyette, siyasi iktidarın, referandum kampanyalarının esas eksenini, yargı ve muhalif muhalefet partilerini yıpratma üzerine dayandırmasının ayrı bir katkısı vardır. (Bu iddia, siyasi bir mülahazaya değil, etkili iletişim teorisi çerçevesinde, gücü ve gündemi kim belirliyorsa, iletişim üslubunu da aynı kaynağın tayin edeceği ilkesine dayandırılmıştır). Ayrıca, yine referandum kampanyalarına bağlı olarak ülkedeki gerilimin ve zıtlaşmaların artışında, medyadaki bazı küreselci tetikçiler ile bir kısım “ prof. dr. hoca” takımının etkileri de unutulmamalıdır. Böyle bir siyasi mücadele şekli benimsemiş olmak, ne pahasına olursa olsun ama “evet” oylarını artırmak maksadıyla geçmişteki toplumsal çatışmaları ateşleyici bir dil kullanmak ve uykuya yatmış olan toplumsal kin ve hınçları kışkırtmak şeklindeki pragmatist bir yaklaşım sergilemek, karşılıklı olarak sert ve ayrışmacı bir üslubun doğmasına yol açmaktadır.

Sonuç olarak, milletlerin ve inanç sistemlerinin, dünyanın üçüncü binyılında, nasıl bir istikamette seyredeceği, büyük ölçüde içinden geçmekte olduğumuz bu kaos ortamından nasıl çıkılmış olacağına bağlıdır. Batılı küresel güçlerin, özellikle Türk –İslâm coğrafyası üzerindeki tarihi emellerine yönelik her türlü saldırılarını durduracak ve hatta tam tersine çevirecek en önemli tedbir, “Tevhit Ahlâkıdır”. “Tevhit Ahlâkının özü” ise Müslümanların, birbirleriyle didişmek yerine Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalarıdır. Eğer, Müslümanlar şu sıralar, inançlarının temel amentüsünü oluşturan “Tevhit Ahlâkına” değil de, bazı çıkarlar ve vaatler uğruna, Hristiyan-Musevi ittifakı olarak çalışan ABD, AB, NATO ve benzeri küresel güçlerin ipine tutunurlarsa, kendi elleriyle birbirlerini helâk etme günahına ortak olurlar. Ayrıca, gelecek nesil Müslüman evlatlarını, Hristiyan-Musevi ittifaklarına, “çağdaş köleler” olarak yine kendi elleriyle teslim etmiş olurlar. Çünkü, Batılı kapitalist güçler için hiçbir zaman kendileri adına şartlar, bu kadar olgunlaşmamıştı. Bölge ülkeleri, kendi varlıklarını ve egemenliklerini devam ettirme imkânlarını, ancak kendi içlerinde ve aralarında anlamsız ve yersiz çatışmalara girmemekle sağlayabilirler. Bu yüzden, özellikle Türkiye’de “Türk Milleti” kavramını örseleyici ifadeler kullananlar ile Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısını çözücü çalışmalar yapanlar, Huntington’un teorisine uygun olarak “Müslümanların kendi aralarında çatıştırılmasına vasıta olacak olan” işbirlikçiler olarak tarihe geçeceklerdir.

Kaynaklar
Ayverdi, İlhan (2006): Misalli Büyük Türkçe Sözlük, 2. Baskı, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul
Robert, Paul (1968): Le Petit Robert, Société Du Nouveau Litré, Paris
Saraç, Tahsin (1976): Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, Cilt: 2, TDK Yayınları, Ankaraa

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü