Türk Dünyası Yardım Kampanyası

İdeal Demokrasinin Postmodern Demokraside Boğulması ve Rakiplerin Tasfiyesi

21 Mayıs 2011
Feyzullah EROĞLU

Demokrasi, ideal bir yönetim tarzı olarak, yönetim faaliyetlerinin temelini oluşturan “yönetici-yönetilen” ilişkilerinde, “yönetilenlerin” kendilerini belirli süreler için kimlerin yöneteceğine dair karar alma süreçlerinden meydana gelen bir yönetim biçimidir. Demokrasi, toplumun adalet ve güven içerisinde yönetilme ihtiyacını karşılayacağı ümit edilen bir yönetim biçimidir. Bu bağlamda, demokrasi, halkın talep ve beklentilerine uygun bir yönetim tarzının ortaya konması imkânını sağlayacak potansiyele sahip olan ideal bir rejim olarak bilinmektedir. Demokrasi, tesis edeceği demokratik siyasi mekanizma aracılığıyla âdil, ahlaklı, dürüst, problem çözücü, refah ve gelişme sağlayıcı bir yönetim yapısı ile toplumsal gelişmeye ve bütünleşme “amaçlarına” hizmet eden bir yönetim “aracıdır”.

Demokratik yönetim sisteminin, kendi amaç ve beklentilerine ulaşma etkinliği ve başarısı, büyük ölçüde demokrasi sürecini taşıyan siyasi mekanizmanın dayandığı kültür arka planına ve kullandığı “siyasetçi tipine” bağlıdır. Demokrasi uygulaması, hukuka ve ahlaka dayalı bir kültür sistemine dayanıyor, ayrıca demokrasi katılımcısı ahali ile siyasetçilerin büyük bir kısmı, hukuka inanmış, akıllı, bilgili ve ahlaklı kişilerden meydana geliyorsa, muhtemelen refah artırıcı, problem çözücü ve toplumsal bütünleşme sağlayıcı bir yönetim tarzı ortaya çıkar. Buna karşılık, demokrasi uygulamasının katılımcısı ahalinin ve yürütücüsü siyasetçilerin büyük bir kısmı medya yoluyla kolayca etkilenebilecek bir “yumuşak kişilik” özelliğine sahiplerse, demokrasiden beklenen toplumsal gelişme ve bütünleşme pek ortaya çıkmaz. Böyle bir durumda, demokrasi uygulamasının ortaya koyduğu siyasî kültür, toplumsal problemleri çözme ve toplumsal bütünleşmeye katkı sağlamaktan çok, yozlaşma, kutuplaşma, çatışma ve ayrışma problemlerine yol açar. Toplumların çoğundaki -aslında tümündeki- demokrasi uygulamaları, kendi toplumsal yapılarının büyük ölçüde kitle ve medya kültürü taşıyıcısı birey ve gruplardan meydana geliyor olması nedeniyle çok ciddi bir “yabancılaşma” yaşanmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda, ideal bir demokraside yönetilen halk, kendi seçtiği ve belirlediği temsilcileri aracılığıyla doğrudan doğruya hizmet bekler ve en iyi hizmeti sunacak olan siyasî görüşü ve anlayışı seçme davranışına yönelir. Bu bakımdan, ideal demokratik toplumun esas belirleyici gücü olan seçmen topluluğu, toplumdaki bütün siyasî görüş ve düşünceler içinde, en yararlı, başarılı ve “akıllı” projeleri desteklemeye ve seçmeye çalışır. Bu yüzden de, eğer ideal bir demokratik düzen olsaydı böyle bir yönetim tarzında siyaset aktörleri, halkın karşısına onların takdirini ve desteğini kazanacak görüş ve düşünceler ile çıkmak zorunda kalırlardı. Siyasi parti ve hareketler, kendilerini sağlam ve dengeli toplumsal bir tabana oturtmak için mecburen yetenekli, bilgili, ilkeli ve ahlaklı siyasetçiler ile çalışma ihtiyacı hissederlerdi. Böylece, yetenekli, bilgili, ilkeli ve ahlaklı siyasetçiler aracılığıyla siyasî kültür, ülkeyi toplumsal gelişme ve bütünleşmeye götürecek yaratıcı bir rekabet ortamı meydana getirirdi.

Demokrasi konusunda öngörülen siyasî kültür, ne yazık ki aç gözlü kapitalist ve onların işbirlikçisi yönetici sınıfın iktidar oyunları ve “iki yüzlülükleri” yüzünden olması gerektiği bağlamda oluşmamıştır. İktisadi ve siyasi iktidarı elinde tutan iktidar seçkinleri, kendi kontrollerinde geliştirdikleri ve yönettikleri eğitim sistemleri ve kültür endüstrileri sayesinde, toplumun algı ve tercihleri üzerinde tek taraflı ciddi bir etkileme gücüne sahip olmuşlardır. İdeal demokrasiden beklenilen, çeşitli siyasi görüş ve düşüncenin yaratıcı bir rekabet ortamında yarışması, kitle iletişim araçları yoluyla geniş halk yığınlarının çok kolay bir şekilde yönlendirilmesi nedeniyle bir türlü ortaya çıkmamıştır. Bütün zamanlarda, yönetim gücünü elinde tutmaya özen gösteren büyük mülk ve servet sahibi iktidar mensupları, demokratik yönetim tarzıyla yönetilmenin nasıl bir şey olduğu daha doğru düzgün bir şekilde anlaşılmadan, demokrasinin gerçek içeriğini boşaltmışlardır. Böylece, ideal demokrasinin gereği ilke ve kuralların kurumsallaşmasının sağlanması yerine, etkili iletişim ve algılama yönetimi teknikleriyle geniş halk yığınlarının sadece seçim zamanlarında seçim sandığına giderek oy kullanan birer “figüran” konumuna sokulması şeklinde postmodern demokrasi çağı başlatılmıştır. Bu bakımdan, ideal demokrasi, sadece teorik ve kavramsal bir çerçeve ve özlem olarak kalmış, içi çoğunlukla güçlü ve egemen toplulukların diğer topluluklar üzerinde bir müdahale ve manipülasyon aracı hâline getirilmiştir.

Kendilerine gelişmiş adını veren sömürgeci Batı toplumları, dünya ekonomisi üzerindeki “hegemonia” nın devamını sağlama maksadıyla Batı-dışı toplumların tümüne birden (bir sureti haktan görünme ikiyüzlülüğü ile) kendi hastalıklı demokrasi pratiğini ihraç etme çabasındadır. Bu toplumların, gerçekten adalet, hakkaniyet, özgürlük ve ahlak ilke ve kurallarına göre yönetilme ihtiyaç ve özlemleri vardır. Sömürgeci Batı toplumları, kendi egemenlik ve müdahalelerini sürdürebilecekleri bir postmodern demokrasiyi Batı-dışı toplumlara dayatarak, bu ülkelerin hem yönetici sınıflarını, hem de geniş halk yığınlarını medya kültürü üzerinden kontrol etme imkânlarını ellerinde tutmaktadırlar. Sömürgeci Batı toplumları, Batı-dışı toplumları uzun bir süre açık ya da örtülü askeri ve sivil diktatörlükler üzerinden yönlendirmeyi başarırken, kendi strateji ve politikalarına uygun yönetim zeminini, 1990’lı yıllardan sonra çeşitli siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri üzerinden oluşturmaya başladılar. Aslında, bu yöntem daha etkili ve sevimliydi. Çünkü Batı-dışı toplumların ahalisi, sözde demokrasi pratiği ile bir taraftan eski zalim yönetimlerden kurtulduklarını zannediyorlar, bir taraftan da nefret ettikleri Batılı ülkelere karşı derinden derine minnet duyguları besliyorlardı. Asıl olan ise her hâlükârda Batı-dışı toplumlarda, Batılı iktidar seçkinlerinin ve küresel güçlerin arzu ettiği bir istikamette yönetim mekanizmalarının oluşturulmasıydı. Küreselleş(tir)me süreci öncesinde, Batılı iktidar seçkinlerinin ve birimlerinin, Batı-dışı toplumların yöneticilerine doğrudan talimat verip bu konularda kendi halklarını ikna etmeleri beklenirdi. Küreselleş(tir)me sürecine bağlı olarak getirilmek istenen yenidünya düzeninde, Batılı iktidar seçkinleri ve birimleri, Batı-dışı toplumların ahalisinin büyük bir kısmı üzerinden, çeşitli “yeni” siyasi partiler ve bazı sivil toplum örgütleri kanalıyla doğrudan doğruya kamuoyu oluşturmayı tasarlamaktadırlar.

Sömürgeci ülkeler, kendi hastalıklı ve ikiyüzlü demokrasi pratiklerini, diğer “az gelişmiş” Batı-dışı toplumlara ihraç etmek suretiyle, bu toplumlarda zaten iyice yapısallaşmış olan zulüm yönetimlerine, dışarıdan yeni yönetim hastalıklarını da eklemektedirler. Bu toplumların çok ağır ve karmaşık problemlerine ilâve olarak, çoğunlukla bu problemleri demokratik düzen içerisinde çözme konumunda olan “atanmış” yönetici sınıf ile “seçilmiş” siyasi aktörlerin çoğunlukla yetersizliği ve liyakatsizliği, mevcut siyasi demokrasi uygulamalarına dair çok etkili “yol kazalarının” ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Demokratik düzeni kendi ideal ilke ve kuralları çerçevesinde yürütemeyen toplumların en belirgin ortak siyasi kültür özelliği, siyaset mekanizmasının son derece iyi yetişmiş ve ahlakî davranışlarıyla temayüz etmiş siyasetçiler aracılığıyla yürütülmesi yerine, daha çok aşırı “kurnaz” ve “iş bitirici” tipler aracılığıyla yürütülmeye çalışılmasıdır. Siyasi parti genel başkanları, liderlik sultası nedeniyle kendi çevrelerinde daha yetenekli, bilgili ve karakterli kimseleri çevrelerine toplayamadıklarından dolayı toplumun problemlerini çözme kapasitesini harekete geçirici bir kadro da oluşturamamaktadırlar. Siyasi mekanizmanın asıl insan malzemesi, çoğunlukla yetenekli, bilgili ve karakterli kimselerden meydana gelmeyince, ideal demokratik düzen siyasetine dair yaratıcı bir rekabet yerine, toplumun geçmiş yıllarına ait hayal kırıklıkları ile kolektif bilinçaltındaki kızgınlıklarına göndermeler yaparak siyaset yapmayı tercih eden siyasetçilere daha fazla rol düşmektedir. Bu gibi kişilerin egemen olduğu siyaset kültürünün, en başarılı(!) olduğu siyasi hamleler de, çoğunlukla rakip siyasetçilerin tasfiye edilerek siyaset dışına itilmesi ve onların yaratacağı boşluğu kendilerinin yoğun bir propaganda gücüyle doldurmaları şeklindeki kavga ve kutuplaşmalardan meydana gelmektedir. İdeal demokratik düzen içerisinde halk karşısına çıkan siyasetçiler, halkın toplumsal desteğini alma ve kendilerini seçtirme konusunda, kendi görüş ve düşünceleri ile projelerinin, rakip siyasetçilerin görüş ve düşünceleri ile projelerinden daha etkili ve yararlı uygulamalara yol açacağına dair toplumu ikna etmek ve kendine güvendirmek durumundadır. Oysa günümüzdeki postmodern demokraside, demokratik düzenin sadece görünür figürleri (meselâ, siyasi partiler, seçim, meclis v.b.g.) bulunmakta ve demokrasi “içi boşaltılmış” kavramlar ve siyaset mekanizması ile yürütülmeye çalışılmaktadır. Böyle bir siyaset kültüründeki siyasetçi, büyük bir ihtimalle kendi görüş ve düşüncelerini yansıtan projeleri ile halkın karşısına çıkmak yerine, rakiplerini karalamayı, aşağılamayı ve bazı zaman ve durumlarda ise siyasi rakipleri imha etmeyi merkeze alan bir siyasi mücadele içerisinde kendini kaybetmektedir.

Batı-dışı toplumlardaki demokrasi uygulamaları ile bu kapsamda meydana gelen ve önemli sonuçlar yaratan siyasi olaylar, bu ülke ve toplumların sadece kendi iç şartları ve dinamikleri ile açıklanamaz. Bu bağlamda, az gelişmiş ülkelerde görülen ihtilal ve darbeler, büyük ölçüde güçlü ve egemen Batılı ülkelerin, azgelişmiş toplumların siyasi kadrolarını tasfiye etmeye veya kendi yandaşları olmaya söz vermiş olan siyasetçilerin önünü açmaya yönelik müdahaleleridir. Bu ülkelerin demokrasiye geçişleri, bir yönden kendi istek ve arzuları ile olurken, başka bir yönden de etkisi ve dolaylı güdümü altında oldukları küresel güçlerin bir operasyonu olarak gündeme gelmektedir. Küresel güçler, yeni düzeninde “demokrasiyi”, bir ideal yönetim biçimi olmaktan çok, demokrasi uygulamasına dair süreçler ve mekanizmalar üzerinden, bu toplumların kamuoylarını etkilemek suretiyle kendi stratejilerine uygun sonuçlar yaratacak düzenlemelerin yapılmasını sağlayabilme maksadıyla yüceltmektedirler. Bu durum, zaten Batı-dışı toplumlardaki, rakip siyasetçileri etkisiz hale getirme ve tasfiye etme eksenli yürütülen siyasi kültürü, dış müdahaleler yoluyla işin içine büyük bir şiddet öğesi de katarak, siyasi alanı eski Roma’da “gladyatörlerin ” dövüştüğü ve halkın da büyük bir iştahla seyrettiği arenaya dönüştürmektedir. Rakip siyasetçilerin tasfiye veya imhasında, en hafifinden alaya alınması ile siyasi varlığın ve kimliğin kirletilmesi, en ağırından fiziki ve bedeni varlığın yok edilmesine kadar birçok yöntem kullanılabilmektedir. Türkiye’de siyasi tasfiyeye dair çok sayıda örnek mevcuttur. Meselâ, eski başbakanlardan Yıldırım Akbulut’un alaya alınması; Necmettin Erbakan’ın postmodern darbeyle iktidardan düşürülmesi v.b.g. Bunlar içerisinde, ölümle sonuçlanan siyasi tasfiyeler de vardır. Meselâ, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamı, Dündar Taşer’in şüpheli bir trafik kazasına maruz kalması, Gün Sazak’ın suikasta kurban gitmesi, Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatı (özellikle düşen helikopterin arama beceriksizliği ve rezaleti unutulmamalıdır) v.b.g. örnekler sayılabilir.

Türkiye’nin demokrasi tecrübesinde, 12 Eylül İhtilali’nin arkasından düzenlenen siyasi partiler kanununun, büyük ölçüde liderlik sultası kurmaya yatkın bir pratik doğurması, siyasi hareketlere katılan insanların genel nitelikleri ve toplumsal konumları bakımından bir darboğaz yarattı. Geleneksel doğu toplumlarındaki rakipleri yıpratma üzerinden yürütülmekte olan siyasi kültür, nitelikleri nispeten zayıf olan siyasetçi kimliğiyle biraz daha keskinleşerek, siyasete katılım konusunda entelektüel ve seçkin şahsiyetlerde çok ciddi bir tereddüt doğmasına yol açtı. Entelektüel ve seçkin şahsiyetlerin siyasi hareketlere katılımının azalması, bir taraftan mevcut siyasi partilerin seçkin kimliklerde insan bulmasında sıkıntı yaratırken, bir taraftan da karşıt ve rakip partilerdeki isimler üzerinden yıpratıcı ve tasfiye edici siyaset kültürü biraz daha çeşitlenmiş oldu. Böyle bir siyasi anlayış ve seçim kampanyası, şu sıralarda yürütülmekte olan 12 Haziran 2011’de yapılacak seçim arefesinde yürütülmektedir. Türkiye siyaseti, halkın ne olduğunu hâlâ pek bilmediği, ama Batılı küresel güçlerin bölgemizde yürütmekte ısrarlı göründükleri, bölgemizde “sınırların yeniden çizilmesi” projesi kapsamında, Türkiye’nin güney-doğu bölgesine dair milli ve tarihi çıkarlarımıza aykırı olan yeniden yapılandırma şeklindeki yeniliklere(!) karşı çıkma ve engel olma durumunda olan siyasi kişilik ve kuruluşları devre dışı bırakma operasyonlarına sahne olmaktadır. Bunlardan birisi, “ulusalcı” duruşu ile ülkemiz ve bölgemiz hakkındaki küreselci düzenlemelere karşı çıkan köklü bir siyasi parti olan CHP’nin eski genel başkanı Deniz Baykal ile ilgili “kaset” olayıdır. İkinci önemli örneği ise yine Türkiye’nin en köklü siyasi hareketlerinden biri olan MHP’nin bazı yönetici ve milletvekili adaylarıyla ilgili “kaset” vakalarıdır. Öyle anlaşılıyor ki, küresel güçler, bölgemizde yürütmeye çalıştıkları yeni projeleri ile ilgili değişiklikler konusunda bir şekilde “işbirliğine” yanaşmayan “ulusalcı” ve “milliyetçi” siyaseti, önümüzdeki siyasi dönemin en çarpıcı değişimlerine sahne olacak olan 12 Haziran seçimlerinde, topyekûn belirli “kasetler” üzerinden vurmayı ve “kürt açılımı” konusundaki iki önemli yerli engeli bu şekilde aşmayı planlamış olmalılar. Böylece, küresel güçlerin bölgemiz ve ülkemiz hakkındaki “Genişletilmiş Orta Doğu Projesine” yeterince yardımcı ve işbirlikçi olmayan yerli siyaset anlayışı, bir şekilde ayartılmış ve baştan çıkarılmış siyasetçilerin kişisel zaafları üzerinden yıpratılmak istenmektedir. Hatta dünyanın değişik yerlerinde özellikle Müslüman insanlara karşı yapılan korkunç toplu “tecavüz” ve “ırza geçme” vakalarının organizatörü olan küresel güçler, sanki kendileri çok da namusluymuş gibi, bazı bireysel “çirkin görüntüler” üzerinden, çok büyük bir “ulusalcı” ve “milliyetçi” siyaset anlayışını, bizzat halk tarafından siyaseten cezalandırılmasına gayret etmektedirler. Kısacası, her zaman olduğu gibi şimdiki zamanlarda da Batı dünyası, yine Müslümanları birbirine düşürme ve kırdırma operasyonu yürütmektedir. Bu çerçevede, hem ülkemizdeki hem de bölgemizdeki Müslümanların hâlini en iyi tasvir eden hüküm: “Ne var ki (insanlar) kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler” (Mü’minûn sûresi, 53).

Sonuç olarak, küresel güçler, Türkiye’deki güdümlü ve “işbirlikçi siyaset” anlayışının “kasetokrasi” yoluyla önünün açılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Böyle bir maksatla, küresel güçler, ülkemizde ve benzer ülkelerde zaten geleneksel olarak var olan rakip siyasetçileri yıpratma ve tasfiye etme kurnazlıklarından da yararlanmak suretiyle, dış destekli yüksek bir “algılama yönetimi” ile “Türklük” bilinci yüksek olan seçmen davranışları üzerinde siyasi bir ipotek oluşturmaktadır. Demokrasi, adalet, hakkaniyet, bütünleşme, gelişme, haysiyet ve şerefli yaşama imkânı sağladığı ölçüde kıymetlidir. Bu anlamda, Türk Milleti milli bir demokrasi anlayışına sahip çıkmalı ve küresel güçlerin güdümündeki post modern ayrıştırıcı ve ayartıcı demokrasi manipülasyonlarına ve “algılama yönetim” tekniklerine itibar etmemelidir. Kendi sorunlarını kendi çözmeyi, kendi pisliklerini kendi temizlemeyi ve kendi “oyu”na sahip çıkmayı bilmelidir. Aksi takdirde, küresel güçlerin “oyuncağı” olunur.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü