Türk Dünyası Yardım Kampanyası

BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI BAĞLAMINDA ÜNİVERSİTELERİN YÖNETİM SORUNU

11 Mart 2008
Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU

Her çağın ve dönemin, yaşanılan hayata ve tabiata yeni olgular ve katma değerler sunulmasında, en fazla işe yarayan aracı, hemen hemen her yerde eğitim ve bilgilenme süreçleri olmuştur. Bu çerçevede, özelde bireylerin, genelde toplumların karşılaştıkları belirsizlikleri gidermede ve sorun çözme kapasitelerinin genişletilmesinde, yine en etkili araçlar eğitim ve bilgilenme faaliyetleri olarak ortaya çıkmıştır. Aslına bakılacak olursa, “bilgi çağı” adı verilen bu yüzyılın (bir anlamda üçüncü bin yılın) başlangıcında “bilgi” merkezli hayatın önemi artarak devam etmektedir. Herhangi bir toplumun, kullanacağı bilgileri bizzat kendisinin üretmesi, bir taraftan yaşanılan hayatın üretim süreçlerine yeni katkılar sağlayarak nesnel zenginlik ve güç yaratırken; diğer taraftan da o toplumun sosyal organizasyonlarını geliştirmek suretiyle daha iyi ve rahat bir hayat yaşanmasına ortam hazırlamaktadır. Ayrıca, toplumların bizzat kendilerinin, öncelikle kendileri için bilgi üreterek hayatlarını sürdürmeleri, onlara çok büyük bir hareket özgürlüğü sağlamaktadır.

Batı medeniyetinin, önceleri Avrupa’nın sonrada ABD’nin öncülüğünde, diğer medeniyetler üzerinde çok etkili bir “egemenlik” kurmasına imkân veren bütün kültürel, ekonomik, siyasi, askeri, örgütsel ve istihbarat araçlarının arkasında büyük bir oranda bilgilenme ve teknoloji süreçleri bulunmaktadır. Batı medeniyetinin, II. Dünya Savaşına kadarki öncülüğünü yapan Avrupa’nın merkezi ülkelerinde eğitim kurumları ve üniversiteler, sadece kendi insan kaynaklarını ve bilgi süreçlerini kullanmak suretiyle önemli atılımlar yapmışlardır. Ancak, Batı medeniyet öncülüğünün savaş sırasında ve sonrasında ABD’ye geçmesiyle birlikte, bu ülkedeki pragmatik ve oportünist yönetici sınıf, yönlerini kendine çeviren “çevre ülkelerin” üniversitelerinin bilimsel araştırma ve çalışmalarının ürünlerinden de yararlanmak suretiyle, çok büyük bir bilgi birikimine ulaşmayı başarmışlardır. Böylece, ABD’nin bilgi yönetimi, bir taraftan kendi kaynaklarından beslenirken, aynı zamanda diğer ülkelerin üniversite yönetimlerinin kurmuş olduğu “yabancı yayın” şebekesi kanalıyla kendi ülke kapasitelerinin çok üzerinde bir bilimsel araştırma ve bilgi birikimine ulaşmıştır. Bu yüzdendir ki, şimdiki zamanların ABD’sinin, bir zamanların Avrupa’sından daha güçlü ve egemen olmasındaki asli unsurların başında, onlara göre daha fazla bilimsel araştırma ve bulgulara dayalı bir yönetim ve yaşam biçimi tesis etmiş olmaları gelmektedir. İşte, ABD’nin yönettiği böyle bir büyük bilgi şebekesinin en önemli malzeme sağlama yollarından birisi, azgelişmiş ülkelerde büyük fedakarlıklarla yapılmış olan bilimsel araştırmaların, A.B.D.’deki çeşitli dergilerde yayınlanması konusunda bu ülkelerdeki üniversite yönetimlerinin büyük çabalar göstermiş olmalarıdır.

Az gelişmiş ülkelerin eğitim ve bilgilenme süreçleri ile üniversite kurumlarının, egemen ve güçlü bir bilgi merkezi olarak ABD’den bir şekilde etkilenmeleri kaçınılmaz bir durumdur. Ancak, Türkiye’deki üniversiteler, özellikle 12 Eylül’ün alamet-i farikası olan YÖK ile oluşturulan üniversite yönetimleri sayesinde, olması gerekenden çok daha fazla bir etkilenme mekanizmasına dâhil edilmiştir. Bu bağlamda Türk üniversiteleri, öğrenim politikaları, YLS kapsamında çoğu gereksiz alanlarda yurt dışına çok sayıda öğrenci yollanması, Batılı sosyal teorilerin aynen tercümeleri, yabancı kaynak ağırlıklı yüksek lisans ve doktora tezleri, gelişmiş ülke ve toplumların - elbette başta ABD olmak üzere - yaşadıkları hayatın ortaya çıkardığı sorunları merkeze alan araştırma projeleri ve illa da ülkede yapılan araştırma bulgularının “yabancı yayın” özendirmesiyle yurt dışına istikametlendirilme uygulamalarıyla, ABD bilgi şebekesinin önemli bir “arka bahçesi” haline dönüştürülmüştür. Türkiye’de, 12 Eylül sonrasının her on yılında biraz daha fazla olmak üzere, ülkenin en stratejik güç kaynakları olarak, bir taraftan ekonomik üretim ve dağıtım kanalları dünya piyasalarına açılıyor gerekçesiyle dışarıya daha bağımlı hale getirilirken; diğer taraftan da aynı döneme denk gelecek şekilde YÖK ve mevcut üniversite yönetimleri üzerinden , ülkemizin bilgi kapasitesini teşkil eden en kıymetli bilimsel araştırma sonuçları Türk Milletinin menfaatleri doğrultusunda kullanılmadan, Batı kaynaklı küresel güçlerin denetimi altında bulunan küresel “bilgi şebekesine” dahil edilmeye çalışılmıştır.

Türkiye’deki üniversitelerin, bir 12 Eylül kurumu olan YÖK ve kurduğu üniversite yönetim elitlerinin, üniversite eğitim ve öğrenim süreçlerine dahil olan bir çok “girdiyi” ve özellikle de “çıktıları”, yerel ve millilikten büyük ölçüde soyundurarak, “küreselleşme” görüntüsü altında yabancılaştırmaları sırasında, aynı zamana denk düşen bir “başörtüsü yasağı “uygulaması ortaya çıkarılmıştır. YÖK ve YÖK’ün rektörleri tarafından, Türk Üniversitelerinin, örtülü bir şekilde küreselleştirilmesi (madalyonun öte yanı millilikten uzaklaştırılmasıdır) zamanlarıyla “eş zamanlı” olarak, “Başörtüsü yasağı” sorunu adeta bir tür psikolojik harp tekniği içerisinde ülkemizin gündeminden hiç düşürülmemiştir. Hatta üniversitelerle ilgili, ama “başörtüsü” ile yakından uzaktan ilgisi olmayan özellikle üniversite yöneticilerini sorgulayan herhangi bir sorgulama ve iddia bile, genellikle küreselci ve Batıcı medyanın ve bazı siyasi grupların da yardımıyla çok hızlı bir şekilde “başörtüsü yasağı” sorunu ile ilişkilendirilerek o gündem üzerinden kamuoyu büyük bir ustalıkla şaşırtılmıştır. Bu arada, başörtüsü olgusu hakkında, “yanında” ya da “karşısında” olma şeklinde iki keskin kamuoyunun oluşması sorunun hızlı bir şekilde siyasallaşmasına yol açmıştır. Siyasi partiler, bir kısmı, başörtüsü duyarlılığı, bir kısmı da “laiklik” duyarlılığı bulunan iki hazır kamuoyu üzerinden daha kolay bir siyaset yürütme kolaycılığına yönelmişlerdir. Böylece, başörtüsü sorunu, Türk siyasi hayatının düşünce, proje ve model üretme sorumluluğunun yahut ta bu konulardaki verimsizliğin üzerini örten harika (!) bir yapay gündem oluşturmuştur.

Mevcut mevzuat kapsamında“başörtüsü yasağına” temel teşkil edecek açık seçik ve doğrudan bir hukuki metin ya da ifade bulunmamaktadır. Başörtüsü yasağı, 12 Eylül sonrasında, YÖK ve üniversite yönetimlerinin fiili bir eylemi olarak vücut bulmuş ve adeta belirli bir yasal dayanağı olmasa da pratik olarak yerleştirilmiştir. Başörtüsü yasağını kurgulayıp uygulayan Batıcı yönetici elit, bu yasağı Anayasanın temel hükümlerinden biri olan “laiklik” yorumuna dayandırmaktadır. Her bir sosyal kavrama, belirli bir anlam çerçevesinde çok farklı anlamlar yükleme esnekliği, hiç şüphesiz “laiklik” kavramı üzerinde de gerçekleştirilmektedir. Buna göre, “laiklik” kavramına,en ılımlısından, devletin yönetiminde, dini kuralların uygulanmaması karşılığında, devletin de dini hak ve özgürlükleri sınırlandırmaması anlamı yükleneceği gibi (ki, laikliğin kavram ve pratik olarak ilk çıktığı kültür ortamı olarak Fransa’da bu yöndedir); en radikalinden, devletin, vatandaşlarının dini hak ve özgürlüklerini, yönetici sınıflarının istediği kadar kullanmaları şeklinde de bir yorum ve uygulama da kazandırılabilinir (ki,Türkiye’deki bürokratik mekanizmanın ve üniversite yönetimlerinin laiklik konusundaki görüş ve mevcut uygulamaları ise bu yöndedir). Radikal - Batıcı yönetici sınıf, almış oldukları pozitivist eğitimin derin etkisiyle laiklik olgusuna, Batıdaki gibi, sosyal, hukuki ve demokratik bir zeminde bakmak yerine, jakoben bir tarzda yaklaşmak suretiyle kendi Batıcılık ideolojileri ile içinden çıktıkları toplumun değerleri arasında sıkışarak, toplumsal olaylarda hem derin bir çatışma yaşamakta, hem de birtakım tutarsızlıklar içerisine girmektedirler. Özellikle YÖK sonrasında üniversitelerde uygulanan “başörtüsü yasağında”, en fazla kullanılan asıl sebep “laik bir kurumda başörtülü olarak bulunulamayacağı” şeklindeki bir gerekçedir. Eğer, “başörtüsüyle” kamu binasında bulunmak ve kamu hizmeti almak “laikliğe” aykırı ise bunun sadece “Üniversite” yükseköğrenim binalarına mahsus olması büyük bir çelişkidir. Meselâ, kamu hizmeti verilen laik kamu binalarının bir kısmında başörtüsü laiklik adına sorun değil iken (meselâ, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünde), yine kamu hizmeti verilen kamu üniversitelerinin binalarında bunun bir sorun olarak görülmesi açık bir çelişkidir. Bu durumda, bir kamu hizmeti olmayan ve böyle olduğu için özel girişimcilik usulleri ile işletilen özel vakıf üniversitelerindeki yasak ne oluyor? Ayrıca, laik bir üniversite’de öğrencinin başörtülü olarak “laik ve seküler” bir eğitimi alması önlenirken, aynı kamu binalarında “çaycı” ve “temizlikçi” olarak çalışan hanımların “başörtülü” olması halinin laikliğe aykırı görülmemesi, daha büyük bir çelişki ve tutarsızlık değil midir?

YÖK ve rektörlüklerin “başörtüsü yasağına” odaklanmış bir yönetim uygulaması esas itibarıyla iki önemli nedenden kaynaklanıyor olabilir. Bunlardan birincisi, devletin temel anayasal düzenin önemli bir parçası olan “laiklik” hakkında gerçekten samimi bir “duyarlılık” gösteriyor olmaları halidir. Ancak, gerçekte böyle bir duyarlılık söz konusu ise bu duyarlılığın, devletin temel anayasal düzeni ile ilgili olan başta “sosyallik”, “hukukilik” ve “demokratiklik”, resmi dil olarak Türkçe olmak üzere benzer bütün konularda da ortaya konması beklenirdi. Kaldı ki, şimdiye kadarki uygulamalara bakılacak olursa YÖK ve üniversite yönetimleri, devletin temel düzenini oluşturan birçok ana unsurdan sadece laiklik konusunda duyarlılık göstermekle birlikte, bu hususta da çok ciddi çelişkiler içersinde bulunmaktadır. Meselâ, üniversite yönetimlerinin, küresel Hıristiyanlık ve Musevilik inançlarıyla bağlantılı radikal dinci vakıflardan doğabilecek “laiklik” karşıtı hareketlere ortam hazırlama ihtimalinden söz edilen “Vakıflar Yasası” hakkında hiçbir kaygı ve laiklik adına hiçbir duyarlılık ortaya koymamaları, çok yaman bir çelişkidir. Bu durumda, “başörtüsü yasağına” odaklanmış bir “laiklik” duyarlılığının, ister istemez başka bir nedenden kaynaklandığı akla gelmektedir. Bu da, üniversite yönetimlerinin, kendilerinden beklenen asli işlevlerini yeterince yerine getirememekten doğan yetersizlik ve eksiklik duygularını kapatabilmek için “başörtüsü yasağı” üzerinden toplum ile kendi aralarına bir gerilim perdesi çekmek düşüncesidir. Çünkü, gerçekten de uzun bir süredir” başörtüsü yasağı”, ülke çapında sürekli bir sanal gündem oluşturarak, sürekli bir gerilim yaşanmasına neden olmuştur. Bu esnada, “başörtü yasağının” yol açtığı bu gündem ve gerilimle özdeşleşen üniversite yönetimlerinin, ülkenin ekonomik sektörlerinin acil ihtiyacı olan vasıflı insan kaynakları ile araştırma-geliştirme (ar-ge) faaliyetlerine ne derecede katkıda bulundukları; toplumun çok yönlü yaşadığı sorunların çözülme kapasitesini hangi oranda geliştirdikleri; milletin vergi kaynaklarıyla finanse edilirken en kıymetli bilimsel araştırma sonuçlarını “yabancı yayın” gibi fantastik bir tutumla sürekli olarak zengin ülkelerin bilgi şebekesine neden yönlendirdikleri; ülkenin ve anayasal düzenin vazgeçilmez asli unsurlarından biri olan Türkçe’ye niçin “zenci dili” muamelesi yaptıkları, hiç gündeme gelmedi ve tartışılmadı. Bu arada, ülkenin çeşitli yönetim kademeleriyle ilgili denetimlere dair bilgilerin bir şekilde-pek yeterli olmasa da- topluma iletilmesine karşılık, üniversite yönetimleriyle ilgili denetimlere dair bilgiler kamuoyuna pek ulaşmadı. Aslına bakılacak olursa,”başörtüsü yasağının” sürekli canlı tutulduğu bu gerilimin arkasında, rektörler ve yakın çalışma arkadaşları, “la yüs’el” bir yönetimin “altın çağını” yaşadılar. Aynı zamanların başka bir sahnesinde yani siyaset arenasında da “başörtüsü yasağının” başka bir istismar alanı doğmuştur. Bu esnada, bir kısım siyasi hareketler de, uzun bir süredir ”başörtüsü yasağı” geriliminden doğan toplumsal rahatsızlığı, oya tahvil etmek suretiyle bu konuyu kendi siyasi tabanlarını güçlendirme yönünde, kolay bir siyaset yapmanın fırsatı olarak değerlendirmişlerdir.

Sonuç olarak, 12 Eylülün ülkemize “armağan” ettiği en gerilimli sorunlardan biri olarak “başörtüsü yasağının” açık ve seçik olarak tanımlanmış bir hukuki dayanağı yoktur. Yasağı tasarlayıp uygulayan taraftarlar, sürdürdükleri mevcut yasağı, anayasanın temel esaslarından sadece birisi olan “laiklik” ilkesini, anayasanın diğer üç temel esası olan “sosyal”, “hukuki” ve “demokratiklik” ilkelerinden soyutlayarak, aşırı pozitivist ve ideolojik bir bağlamda yorumlamaktadırlar. Bu durumda, “başörtüsü yasağı” sorununun “yasal düzenlemeler yoluyla çözülmesi” yönteminin pratikte fazla bir zemini mevcut değildir. Bu sorun, YÖK ve üniversite yönetimlerinin “laiklik” kavramını, kendi ideolojik bakış açılarıyla yorumlamalarından doğan fiili bir durumdan kaynaklanmaktadır. Çözümün yolunu da burada aramak gerekir. Bu çerçevede, 2547 sayılı Yükseköğrenim kanununda yapılacak bir değişiklik ile rektörlerin süreleri 2 yıla indirilmeli; kamu yönetimi kapsamında hemen hemen hiçbir kamu görevlisine verilmemiş olan aşırı yetkileri, diğer karar organlarına ve kurullara devredilmeli; üniversitelerin yönetimlerine, laiklik kavramını salt anlamda ideolojik bir bakış açısıyla değil de, bu önemli olguyu “sosyal”, “hukuki” ve “demokratik” ilkeleriyle birlikte yorumlayacak yönetim kadroları atanmalıdır. Mevcut radikal Batıcı, İngilizceyi Türkçe’den daha fazla seven, “yabancı yayıncı”, kendi halkına ve ülkesine yabancılaşmış yönetim kadrolarıyla üniversiteler yönetilmeye devam ettiği sürece, ne kadar yasal düzenlemeler yapılırsa yapılsın mevcut fiili durum pek değişmeyecek gibi görünmektedir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü