Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Terör Gölgesinde “Kürt Açılımı”

17 Ağustos 2009
Feyzullah EROĞLU

Terör, bütün dillere girmiş olan batı kökenli bir kavramdır. Terör, yıldırmak ve korkutmak maksadıyla hukuki ve ahlaki ilkelere karşı gelmek suretiyle sistemli bir şekilde şiddet hareketlerine ve cinayetlere başvurma çabaları olarak bilinir. Terör kelimesi, Türkçe’ye girmeden önce, bu kelimenin karşılığında Arapça kökenli “tedhiş” kelimesi kullanılmıştır. Arapça’daki “dehş” kelimesinden türetilmiş olan “tedhiş”, “dehşet verme”, “ürkütme”, “yıldırma” anlamlarına gelmektedir (Ayverdi, 2006; 3130;3075). Bu anlamda, belirli bir hukuki ve ahlaki meşruiyeti olmayan dehşet verici olaylar, “müthiş” olarak adlandırılmıştır. Batı dışı diğer toplumlarda da, hiç şüphesiz “tedhiş” kelimesinin karşılığı olan bazı olaylar meydana gelmiştir ki, bunlardan en bilineni Hasan Sabbah’ın yürütmüş olduğu tedhiş olaylarıdır. Ancak, Batı medeniyetinin bir temel davranış kodu ve aracı olarak, belirli amaç ve hedeflere ulaşma konusunda, korkutma, yıldırma, dehşet saçma, suikast, bombalama, iç karışıklıklar, ayaklanma ve isyanlar, bireysel ve toplu cinayetler şeklindeki terör faaliyetleri, çok sık kullanılan bir saldırganlık yöntemi olmuş ve dünya geneline yaygınlaşmıştır. Böylece, terör kelimesi, diğer kültür ve dillerdeki benzer anlamlara gelen kelimeleri gölgede bırakarak, hepsinin yerine geçmiş ve bütün dünyada ortak bir kelime halini almıştır.

İnsanlık tarihinde, milletler ve topluluklar arasında, kaynak paylaşımı ve inanç farklılıkları başta olmak üzere, çok sayıdaki sebebe bağlı olarak, sürekli kavga ve çatışmalar olagelmiştir. Bu kavga ve çatışmalar, hem siyasi ve ekonomik anlamda yoğun rekabet şeklinde, hem de klasik savaş yöntemleri ile çeşitli psikolojik savaş yöntemlerinin birleştirilerek kullanılması tarzında, halihazırda varlığını bütün hızıyla devam ettirmektedir. Bu çerçevede, ülkelerin kendi içlerindeki topluluklar ile yine milletler arasındaki kaynak ve güç kavgalarında, bazı gayri nizamı oluşumların, kendi amaç ve hedeflerine ulaşma konusunda “vur-kaç” yöntemiyle terör hareketlerine başvurmaları da çok sık görülen bir durumdur.

Yakın tarihte, mesela Sovyetlerin yıkılmasından önceki soğuk savaş döneminde, birçok bölge ve ülkede küçük ama örgütlü ve etkili grupların meydana getirdikleri “terör olayları” çoğunlukla amacına ulaşmamıştır. Terör faaliyetlerinin, yapılmış olduğu bölge ve ülke ahalisine bazı zararlar vermekle beraber, nihai amaç ve hedeflerine ulaşması durumu da, pek söz konusu olmamıştır. Hatta, soğuk savaş döneminde, her türlü terör faaliyetleri için çok sık kullanılmış olan meşhur bir söz vardı: “Terör faaliyetleri ile hiçbir şey elde edilmez ve hiçbir terör olayı amacına ulaşmaz”. Böyle bir söylem ile teröristlerin, boşu boşuna masum insanları öldürdükleri ve hatta kendilerini ölüme sürükledikleri anlatılmaya çalışılmaktaydı. Ayrıca, her türlü terör faaliyetlerinin bir “insanlık suçu” olduğu söylenir; terör faaliyetlerine karışanlara, azmettiricilerine ve destekleyenlerine de, büyük bir lanetleme kampanyası yürütülürdü. Bu çerçevede, özellikle uzun bir süredir terörle karşı karşıya kalan Türkiye’de de, resmi ve gayri resmi etkili ve ilgili kişilerin hepsinin her zaman tekrarladıkları bazı törensel ibareler vardı: “Teröristler, akıttıkları kanda boğulacaklar”; “Şehitlerin kanı yerde kalmayacak”, “ Terörün son çırpınışları bunlar” v.b.g.

Küreselleşme süreci ve döneminin getirdiği en etkili değişimlerden biri de, “terör faaliyetlerine” dair anlayış ve yöntemlerde meydana gelmiştir. Buna göre, küresel güçler (ABD, AB, Çok Uluslu Şirketler ve onların yerli işbirlikçileri), soğuk savaş döneminin arkasından, kendi çıkarlarına hizmet edebilecek potansiyele sahip yerel ve bölgesel “terör örgütlerini ve faaliyetlerini”, uzun bir süre örtülü olarak, ama 1990’ların sonrasında çok açık bir şekilde, o bölge ve ülke yöneticilerini “dize ve hizaya getirilmesine” yarayacak bir çatışma mekanizması olarak desteklemişlerdir. Küreselleşmenin önemli bir dönüm noktası olarak kaydedilen 1980’lerden sonraki süreçte (mesela, bizdeki malum ve meşum 12 Eylül İhtilali sonrasında), küresel güçler tarafından, stratejik öneme haiz Türkiye’nin Güneydoğu’sunda, mevcut bazı çelişkilerin ve bölge ahalisinin, birer terör malzemesi olarak kullanılması suretiyle yaygın bir terör fırtınası estirilmiştir. Böylece, bu zamana kadar ülke sınırları içerisinde ve bölgesel bir zeminde cereyan etmekte olan bölücü-isyan hareketleri, özellikle birinci körfez savaşından sonra, bu bölgeye ABD ve NATO’nun baskıları sayesinde yerleştirilen “çekiç güç” uygulamasıyla birlikte küresel bir mahiyet kazanmıştır.

Bugün, çok açık bir şekilde görülmektedir ki, Türkiye bu terör faaliyetlerini, başarıyla bastırma ve önleme imkânına ve kapasitesine rağmen, bu terör hareketlerinin küreselleşmesiyle birlikte, NATO üyesi olması başta olmak üzere, çeşitli siyasi ve ekonomik krizler ile birçok dayatmalarla işleyen AB süreci nedeniyle, etkili ve sonuç alıcı bir mücadele iradesini ortaya koyamamıştır. Geçen 25 yıllık süre içerisinde, Türkiye’nin terörle mücadelesinde yürekli ve kararlı bir irade ortaya koyamaması, terörün arkasındaki planlayıcı ve azmettirici karargâhların yanında, bizzat teröre karışan kişilerin, kendi cinayet ve ihanetleri üzerinden yapay ve gayri meşru bir “cesaret” kazanmalarına ortam hazırlamıştır. Bir türlü önlenemeyen terör ve akan kan psikopat eğilimli teröristlerin, yaptıkları eylemlerle “kendi kendilerine patolojik bir kibir” yaşamalarına yol açmıştır. Bu bağlamda, zaman zaman küresel güçlerin istihbarat örgütlerinin katıldığı “Türk Silahlı Kuvvetleri” üzerindeki psikolojik savaş şokları (Mesela, çuval olayı, bazı karakol saldırıları, askerlerin kaçırılma ve kurtarılmaları(!) v.b.g. olaylar), Mehmetçiğin moralini bozduğu ölçüde, vahşi terör örgütünün cinayet ve ihanet şehvetini biraz daha beslemiştir. Ayrıca, bu psikolojik savaş, Batının bu çağdaş terör mekanizmasının, siyaset ve medyadaki uzantıları ile demokrasi oyununun belediyedeki seçilmişlerinin pervasız çıkışlarını da oldukça kışkırtmıştır. Terörle mücadele kapsamında, bazı zamanlarda yapılan başarılı operasyonlara bağlı olarak, terör örgütü ve teröristlerin moralinin her bozulduğu zamanın hemen akabinde, ABD destekli bu psikolojik savaş şokları ile PKK’lıların morallerinin yeniden tekrar düzeltilmeye çalışılması, özellikle hatırlanmalıdır.

Şu andaki durumda, mevcut terör örgütünün, bölgesel ve etnik bir ırkçılık temeline dayanıyor olmasının ötesinde, küresel güçlerin denetiminde uluslar arası bir şantaj aleti haline geldiği görülmektedir. Batılı küresel güçler tarafından, dünya tarihinin bu en cani terör örgütü, bir taraftan terör örgütü olarak kabul edilirken, diğer taraftan da, özellikle siyasi ve diplomatik baskılar, ekonomik krizler, uyduruk ve göstermelik “insan hakları” masallarının büyülü ortamında, terörle mücadele konusunda Türkiye’ye, çeşitli şantajlar yapmak suretiyle çok ciddi engeller çıkarılmıştır. Böylece, aynı küresel güçlerin, ülke içerisindeki siyasi ve medyatik yerli işbirlikçilerinin de katkısıyla, bu terör örgütünün eylemleri, Türkiye üzerinde açık bir şantaj konusu haline getirilmiştir. Görünen odur ki; Türkiye, petrol ve enerji havzalarının merkezi durumundaki stratejik konumu ile bölgede Batılı “Müttefikleri” tarafından, onların işine gelecek belirli bir rol üstlenmeye zorlanmaktadır. Böyle bir role razı olmayan Türkiye’ye ise sözde önlenemeyen PKK terörü üzerinden şantaj yapılmaktadır. Oysa, Türkiye, bu terörü, kendi iç hukuku ile uluslar arası hukuk çerçevesinde, tam olarak önlemiş ve bu “vahşi batının vahşi yerli kovboylarını” yargılayarak, bu ayaklanmalarının hesabını adil bir yargılama ile sorabilmiş olsaydı, bugün kapalı kapılar arkasında karşı karşıya bulunduğu küresel şantajlara boyun eğmek zorunda kalmayacaktı.

Ortada önlenemeyen bir terör gerçeği, baş edilemeyen terör uzantısı bir siyasi parti, demokratiklik kılığında bir acizlik ve zayıflık hali, uluslar arası açık ve örtülü dayatmalar, kendilerince tarihi bir fırsat yakaladıklarını düşünen bir kısım ahali, küresel güçlerin tetikçiliğini yapan bir medya ve aydın grubu, Kuzey Irak’taki peşmerge hükümetiyle meşru ya da gayrimeşru ekonomik bir çıkar ilişkisi kurmuş açgözlü bir iş çevresi var iken; birden bire bir “Kürt açılımı” efsanesi yaratıldı. Türk Milletine, alıştıra alıştıra söylenmek istendiği için henüz temel parametreleri ve değişkenleri, tam olarak belli olmayan bu efsanenin, pek hayra alamet olmadığı hakkında çok açık belirti ve emareler var. Bu efsaneye, kendi propagandacıları dahi pek inanmıyor olmalı ki, bu konuda cesaretli ve kendine güvenen bir yetkili kişi ve kurum bulmak da zor görünüyor. Bir defa, bu efsanevi projenin sahibinin gerçekte kim olduğu belli değildir. Devlet nezdinde konuşulan ve hatta devlet kademelerindeki kimileri tarafından tarihi fırsat olarak görülen, kimileri tarafından sessiz sedasız karşılanan bu efsane projenin gerçek sahibi, Cumhurbaşkanlığı mı, Başbakanlık mı, Genel Kurmay mı? Milli Savunma Bakanlığı mı? Milli Eğitim Bakanlığı mı? İç İşleri Bakanlığı mı? Tam olarak, belli değil.

Türkiye’ye, dışarıdan yani ABD’den, NATO’dan AB’den ve çeşitli küresel güç merkezlerinden, dayatıldığı şüphesini veren bu “Kürt Açılımı efsanesinin”, ciddi sonuçları olacağa benziyor. Çok açıktır ki, bu açılım (her ne ise), terörden etkilenen bütün toplum kesimleri ile bu konuyla ilgilenen uluslar arası kamuoyu nezdinde, henüz terörün tam olarak önlenemediği izleniminin yaygın olduğu bir zamanda yapılmak istenmektedir. Böyle bir ortamda, ilgili alanda atılacak her geri adım, terörle mücadele edenlerin moralini bozacak ve mücadele motivasyonlarını baltalayacaktır. Buna karşılık, bu durum terör örgütü ve yandaşları tarafından da bir tâviz gibi algılanacaktır. Bu “Kürt Açılımı” denilen ve sulusepken gözyaşlarıyla arabeskleşen kışkırtıcı olaya, Pavlov’un Klasik Şartlanma Teorisi, Clark Hull’un ve B.F. Skinner’in Pekiştirme Teorileri ile benzer davranış motivasyonlarıyla ilgili yaklaşımlar çerçevesinde bakılacak olursa, böyle bir açılımın, mevcut sorunların çözümüne katkıda bulunmaktan çok, terör eylemlerini adeta “ödüllendirici” ve “pekiştirici” bir etki zinciri yaratacağı düşünülebilir. Bu teori ve yaklaşımların ortak noktası, “her canlının, özellikle insanların, ileride gösterecekleri davranışları esas harekete geçirici öğenin, bu davranışların sonucunda karşılaşacakları olumlu (ödül) ya da olumsuz (ceza) sonuçlarla ilgili bir durum olmasıdır. Buna göre, bütün canlılar, davranışlarının sonucunda, bu davranışları göstermekten dolayı bu eylemlerinin sonucunda memnun olacakları sonuçlarla karşılaşırlarsa bu davranışları sürdürmeyi pekiştirir ve hatta alışkanlık haline getirirler. Buna karşılık, bütün canlılar davranışlarının sonucunda, bu davranışları göstermekten dolayı memnun olmayacakları sonuçlarla karşılaşırlarsa bu davranışlarını terk eder ve söndürürler (Eroğlu; 2009; 440-445).

Terörün, henüz yeterince önlenemediği kanaati yaygın bir şekilde devam ediyorken ve önlenemeyen bir terör gerçekliğinin gölgesi altında yapılacak olan herhangi bir açılım (her ne ise), terör örgütünün bir kazanımı olarak görülecek ve algılanacaktır. Bu durum, bundan sonraki benzer eylem ve faaliyetleri pekiştirici ve ödüllendirici bir teşvike yol açacaktır. Ayrıca, dünyanın birçok yerindeki terör eylemleri, gerçekte ilgili ülkelerin etkili bir terörle mücadele irade ve programları doğrultusunda hiçbir olumlu edimle (ya da açılımla) pekiştirilmemişken, belki de dünya tarihinde ilk defa, tarihin en vahşi terör faaliyetleri kendi amaçları ve hedefleri doğrultusunda sonuç alıcı tâvizlerle bir anlamda “ödüllendirilmiş” olacaktır. Böyle bir sonuç, sadece Türkiye açısından değil, bütün “terör tehdidi” altında yaşayan insanlar için vahim sonuçlara yol açacak bir acziyet ve zafiyet göstergesidir. Çünkü, söz konusu açılım tâvizi ile belki de dünyada ilk defa o ünlü “terörle hiçbir yere varılamaz” söylemi, geçerliliğini kaybetme riski ile karşı karşıya kalmaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye, kendi sınırları içerisinde, kendi vatandaşları ile ilgili hangi açılımı yapacaksa, öncelikle bu husustaki mevcut terörü kesin olarak önlemek zorundadır. Ayrıca, Türk Devleti ve Türk Milleti, kendi varlığına, toprak ve kimlik bütünlüğüne yönelmiş olan dâhili ve harici, silahlı ve medyatik bu ırkçı ve ayrılıkçı terörü, tam olarak önlediğini, dost ve düşman herkese göstermelidir. Terörün veya başkaldırının askeri olarak önlenmesinden sonra ancak, hangi konuda açılım yapılacaksa yapılmalı ve özellikle batılı ülkelerin çoğu tarafından resmi olarak “terör örgütüdür” diye kabul edilen terör örgütünün yandaşlarına, yapay ve haksız bir “zafer kazanılmış” izlenimi verilmemelidir. Böyle bir acziyet ve zafiyetin bedelini sadece biz Türkler ve Türkiye değil, bütün milletler ve ülkeler, birçok acıyı yaşayarak ödeme durumuyla karşı karşıya kalırlar. Çünkü, “terörle birtakım sonuçların alındığı ve bazı amaçlara ulaşıldığı” hakkındaki bir beklenti ve zan yaratmak, bütün dünyada insanlığa karşı işlenen bir suç olarak görülen terör faaliyetleri üzerinde, teröristleri yüreklendirici etkiler yaratır.

KAYNAKÇA:

1.Ayverdi, İlhan :Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyat 2. Baskı, İstanbul – 2006

2.Eroğlu, Feyzullah :Davranış Bilimleri, Genişletilmiş 9. Bası,Beta Basım Yayım Dağıtım Yayın No:2048, İstanbul - 2009

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü