Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türk Mûsikîsinin Ma’nâ ve Mâhiyyeti

30 Aralık 2010
Gülçin YAHYA KAÇAR

Kimi insanların gıpta ederek baktığı, “keşke bende bir çalgı çalabilseydim, şarkı söyleyebilseydim” dediği, kimilerinin ise hiçbir değer atfetmediği mûsikî ve mûsikîşinaslar âlemi içinde, asırlardır yoğun olarak yaşanan tefekkürler, duygular, düşünceler, hâdiseler, türlü çalkantılar bu mûsikînin ma’nâ ve mâhiyyetinin şekillenmesinde rol oynamıştır. Hayât yaşanılan iyi ya da kötü değerlerle, hâdiselerle, bizler için bir anlam kazanmakta, rûh dünyâmız, mizâcımız şekillenmektedir. Mûsikî de de durum aynıdır. Mûsikî ile ilgili olarak tarihî süreç içerisinde yaşanılan hâdiseler Türk Mûsikîsinin ma’nâ ve mâhiyyetini belirlemiştir. Yani anlamını, niteliğini, özünü, esâsını, dayandığı temelleri, feyz kaynaklarını ve muhtevâsını belirlemiştir. Türk milletinin fıtrî özellikleri, fıtrî yapısı ( yaradılışı ), genetik şifresi mûsikîsinde gizlidir. Türk Mûsikîsinde de Türk milletinin özellikleri, fıtrî yapısı, genetik şifresi gizlidir. Yani her iki tarafı birbirine eşitlenmiş âdeta bir denklem gibidir.

Türk Mûsikîsinin ma’nâ ve mâhiyyetine geçmeden önce mûsikî nedir? Mûsikîden neyi anlamalıyız?, mûsikîye nasıl bakmalıyız? Mûsikî bizler için ne ifade etmelidir? konularına değinmekte fayda görüyorum.

Mûsikî insanlıkla berâber vardır. Seslerin, nağmelerin, melodilerin san’atı olan mûsikî Latince kökenli musika kelimesinden günümüze kadar gelmiştir. Perilerin dili anlamına gelen bu günkü kullandığımız müzik kelimesi ise Fransızcadır. İnsanlar ilk defa hislerini tegannîlerle ifâde etmişlerdir. İlk kullandıkları mûsikî aleti ise elleri ayakları olmuştur. Kendi vücutlarını mûsikî aleti olarak kullanmışlardır.

İnsanın düşünme özelliğini ayrı bir yere koyacak olursak mûsikî, insanı diğer varlıklardan ayıran hissiyât-ı âliye dediğimiz yüce hislerin başında gelmektedir. Zirâ güzel olan ve güzeli seven Cenâb-ı Allah, estetik bir duygu olan mûsikîyi insanoğlunun fıtratına nakşetmiştir.

Mûsikî bir san’attır… Mûsikîde bir güzellik, bir ahenk, bir düzen bir intizam vardır. Hep güzeli aramış güzelin peşinde koşmuştur. Sâdece mûsikî değil diğer san’atlarda hep güzeli aramaktadır. Çünkü san’atın icrâ edilmesindeki asıl gâye mutlak güzelliği yakalamaktır. Mutlak güzellik insanı ilâhî güzelliğe götürmektedir. Kâinâtın en güzel varlığı olan insanın kendisi bir san’at eseri değil midir?.

İnsan estetik duygusu en yüksek olan bir varlıktır. İnsan, kendisine verilmiş olan estetik duygu, kabiliyyet ve akıl ile etrâfındaki güzelliklerin farkına varmaktadır. Kâinâttaki o güzellikler karşısında kendisinin sınırlılığının, kendisinin ne kadar âciz bir varlık olduğunun da farkına varmıştır. Kendisini kuşatan kâinâtın gerçek bir san’at eseri olduğunu görmüştür. Kâinât, öyle bir san’at eseridir ki her saniye değişen bir tablo her saniye değişen bir beste gibi. Yüzümüzü gökyüzüne doğru kaldırdığımızda sanki resmî geçit yapıyormuş gibi akıp giden bulutları, gördüğümüz manzarayı, güneşin doğuşundaki ya da batışındaki renk cümbüşünün her gün farklı ve milyonlarca metrekarelik bir tablo olduğunun, dağların arasından süzülerek bazen ninni yumuşaklığında, bazen de gürül gürül, coşkun coşkun akan bir kahramanlık türküsü söyler gibi nehirlerin çıkardığı nağmeler. Yıldırımların sanki feryâd ediyorcasına çıkardığı sesler hep bu kainatın her an yaptığı bir beste değil midir? Kainatta var olan bütün mahlûkat ve mevcudâd kendi lisanı ile Cenâb-ı Hak’ı tesbîh eder. Her gün kâinâttaki mûsikî ile ritim ve ses ile yolculuğumuz devam etmektedir. Gece gündüzü kovalıyor, mevsimler birbirini belli aralıklarla takip ediyor, kalbimiz belli bir ritimde atıyor. Kâinâtta da bütün bu düzeni intizâmı gördüğümüze göre işte kainatın kendisi de bir san’at eseridir. Yüce yaratan kâinâtta bütün bu san’atları bir araya getirmiştir. Bu güzelliğin farkında olarak onu bir şiir gibi, bir roman gibi bir beste gibi okuyabilen, üretebilen insan da san’atkâr olmuştur. San’atkâr eserleri ile insanlığa, topluma katkısı olan, eserleri ile bireyleri eğitebilen, iyiye ve güzele yönlendirebilen, bir kişidir. San’atkâr mûsikîyi bir ibadet vecdi ile yaptığında Mûsikîmizin derinliklerine ulaşabilecektir. Eline çalgıyı, mikrofonu alan ses çıkaran ya da fırçayı alan resim çizen tefekkürden yoksun kişiyi bu ma’nâ da sanatçı olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Mûsikîden etkilenmeyen mahlûkat yok gibidir. Eğer varsa da İmâm Gazâlî ( 1058-1111) onlar için şöyle diyor: “Baharın ve çiçeklerin, ud’un ve saz tellerinin etkilemediği kişinin mizâcı o kadar hasta ve bozuktur ki ilâcı yoktur. Ezgiler, nağmeler söz anlamayan bebeklere ve hatta deveye bile müessirdir. Ağlayan çocuk mûsikînin etkisi ile susar ve uyur. Deve de mûsikînin etkisi ile yükünün ağırlığını unutur”.

Refik Fersan anılarında anlatır: 1908 senesi ilkbaharının mehtaplı ve sakin bir akşamında Göztepe’deki evinde feryâd eden bülbülün nağmeleri ile mestolan Tanburî Cemîl Bey kemençeye sarılarak bir taksîme başlar. Bunun üzerine mest olan bülbül susar, alçak bir dala konarak her taksimin sonunda feryâdlar ederek yeniden nağmelerin başlamasını adeta niyâz eder. Bu manzara karşısında hem Refik Fersan hem Tanburî Cemîl Bey ağlamaya başlar. Öyle anlaşılıyor ki bülbül de kendi lisanı ile Tanburî Cemîl Bey’in nağmelerine iştirâk etmektedir.

Mûsikînin iki ana öğesi olan ses ve ritim Allah tarafından insanın rûhuna yerleştirilmiştir. Allah tarafından insanın rûhuna yerleştirilen bu duyguyu söküp atmak mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki İslam dinî ile mûsikî arasındaki kimi zaman “mûsikî haramdır” değerlendirmelerinin doğru olmadığını buna dayanarak belirtmek gerekir. Hz. Peygamber Kuran-ı Kerîm’in güzel sesle ve usûlüne uygun olarak okunmasını emretmiştir.

Dinî mûsikîmizdeki Tecvid ( Kuran-ı Kerîm’i usulüne uygun olarak okuma ilmi ) ve Kıraat ( Kuran-ı Kerimin usul ve kaidelerine göre okuma) ilimlerinin musiki ile yakından ilgileri vardır. Sözlü mûsikîmizin büyük rağbet görmesi bundan dolayıdır. Cenâb-ı Allah Kuran-ı Kerim’de Hz Davud’a bir mucize olarak verdiği çok güzel ve gür sesi ifade etmiş (sebe suresi, 10 ayet).

Mûsikî,maddî ve manevî boyutları olan bir kültürdür. Kültürün estetik alanındaki bir boyutudur. Toplumun pek çok geleneğini-göreneğini, yaşayış biçimini ve zevklerini, sahip olduğu millî ve manevî tüm değerlerini adeta bir ayna gibi yansıtmaktadır. Canlı bir organizma gibidir. Her şeyden nasîbini alır, toplumun her türlü yaşantılarından etkilenir. Cemil Meriç şöyle diyor: “ kendi üzerinde düşünmekten vazgeçen bir toplumda kültür bir tortu, bir teferruattan ibarettir”.

Mûsikî dünya platformunda milletlerin kendi kültürel kimliklerini ifâde edebilecekleri çok etkili bir araçtır. Bugün farklı toplumların, ülkelerin, kültürlerini, mûsikîlerini öğrenmek onlara ulaşmak her zamankinden daha kolay olabilir ancak millî mûsikîleri muhafaza edebilmek de o derece zorlaşmıştır.

Türk mûsikîsine en az 30 ayrı ad takılmıştır. Türk Mûsikîsi, Osmanlı Mûsikîsi, Saray Mûsikîsi, Divân Mûsikîsi, Klâsik Türk Mûsikîsi, Türk Sanat Mûsikîsi, Türk Halk Mûsikîsi… Türk tarihinde hiç bir zaman sosyal sınıf ayrımı olmadığı halde mûsikîmizi ideolojik nedenlerle sınıflara ayırmaya kalkmışlardır.

Türkler töre sahibi bir millettir. Güçlü, kuvvetli, olgun ve bilgili unsurlar Türk milletinin fıtrî yapısında vardır. Kahramanlık, şecaat, ve civanmertlik gibi özelliklerini İslâmiyet’le bütünleştirerek bu dinîn asırlarca en büyük hâmisi olmuşlar ve böylece İslâm kültürünün de gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır[1].

Türklerde insan sesi önceleri büyü, sonra dinî mûsikîde, daha sonra askerî mûsikîde, son olarak da sanat amaçlı kullanılmaya başlanmıştır. Kullanma amacına ve icrâ tarzına göre de sanat amaçlı mûsikîde türler oluşmaya başlamıştır.

Mûsikîmizin tarihi süreç içerisinde yaşadıkları hâdiseler manâ ve mâhiyyetini belirlemiştir. Bu manâ ve mâhiyyetinin oluşmasında üç önemli kurum rol oynamıştır.

1). Askeri Teşkilât (Mehter Mûsikîsi) 2).Dînî Kurumlar (Camii, Mevlevî Dergâhı , Bektaşî Tekkesi) 3). Enderun

Askerî teşkilat içerisinde oluşan mehter mûsikîsinin temelleri ozan geleneğine kadar uzamaktadır. En eski Türk halk şâirlerine baksı, ozan, kam, şaman denilmektedir. Bu şâirler dans, oyun, şiir, mûsikîşinâslık, hekimlik, müneccimlik gibi bir çok meziyete ve vazîfeye sahip olan, halk arasındaki önemli kişilerdir. Çeşitli zamanlarda yapılan dînî törenlerde giydikleri kıyafetle ve çaldıkları mûsikî aletiyle törenleri yönetirlerdi. Önceleri dînî törenlerde sonraları din dışı törenlerde kullandıkları en eski mûsikî aleti Kopuz olmuştur. Ozan bu toplantılarda bir takım şiirler söyleyerek kopuzuyla şiire eşlik ederdi.

Ozan’lar eski Türk ordularında da hükümdârın yanında bulunur, Kopuz’larla çaldıkları kahramanlık türküleri kavmin üzerinde derin tesirler bırakırdı. Ozan’lar İslâmiyet’in kabulünden sonra büyük kültür, san’at merkezlerinde sâdece mûsikîşinaslık yapmaya başladılar. Hastaları hekimler tedâvî ediyor, şiir ve edebiyatla uğraşmak, medreselerde Arap ve Acem edebiyatını öğrenmiş dânişmendlere düşüyordu. Ozanlar birer Müslüman halk şâiri olarak kalmış, on beşinci yüzyıldan itibâren Aşık adını almıştır.[2]

Türklerde devletin bağımsızlığını ve egemenliğini temsil eden iki önemli sembol davul ve sancaktır. Hun Türkleri zamanında kurulan tuğ takımlarında davul, kös, boru, zil, zurna hem resmî hem de dinî törenlerde çalmıştır. Selçuklular döneminde Tuğ takımları yerini tabılhâne’ye bırakmıştır. Türklerin hakan huzurunda “nevbet vurma” geleneği vardır ki (askeri mûsikî icrâ etme) bu gelenek önce Arap ve diğer İslâm ülkelerine daha sonra da Avrupalılara geçmiştir. Nevbet vurma sonraları Mehter Mûsikîsinin doğmasına sebep olmuştur.

Saray, ordu, savaş ve konaklarda kullanılan bu mûsikînin ilk örnekleri “Nevbet Vurma” adını almıştır. Selçuklu Devleti’nin kurulmasıyla başlayan bu geleneğe göre hükümdâr için günde iki, şehzâdeler için günde beş defa nevbet vurulmuştur.[3] Bağımsızlık simgesi olduğu için ayakta saygıyla dinlenmiştir.[4] Şu anda bizim İstiklâl Marşımızı saygı duruşunda dinlediğimiz gibi o zaman da nevbet vurma törenleri saygı ile dinleniyormuş.

1826 yılında II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağının kapatılmasıyla birlikte buraya bağlı olan Mehterhâne de bazı san’atkârlara emekli maaşı bağlanarak kapatılmıştır. Yerine kurulan Mızıka-i Hümâyûn ile bambaşka bir dönemin temelleri atılmıştır.

İlm-i şerif yani yüce ilim olarak kabul edilen mûsikî Türklerin doğumundan ölümüne kadar hayatının her aşamasında yerini almıştır. Mûsikî artık bir ilim ve san’at olarak görülmektedir. 9-10 yüzyıldan itibaren Mûsikî ilmî ve san’atı üzerine kitaplar yazılmaya başlanmıştır. Farâbi, İbn-i Sînâ, Safiyüddîn mûsikî alanında eser veren ilk önemli nazariyatçılardır.

Yeni usûller ve makamların terkîbleri ile Türk Mûsikîsi çok hızlı bir yükselişe geçmiştir. Osmanlı sultânları, padişâhları ve şehzâdeleri besteciliklerinin yanı sıra yeni usûl ve makam terkîblerinde bulunmuşlardır. Mûsikîşinaslar her devirde çok değerli olmuş, korunmuşlar, yeni eserler üretmeleri için teşvik edilmişlerdir. Osmanlı imparatorluğu’nun gücüyle eşdeğer bir mûsikî san’atına ulaşılmıştır. Mûsikî okulları, dernek ve cemiyetler kurulmuştur. Bunun yanı sıra, köy kahvelerinde, bey ve paşa konaklarında, hanlarda mûsikî ve mûsikî sohbetleri yapılmıştır.

Bestekârlara ve ilim adamlarına büyük destek olmuşlardır. Yeni makam ya da usûl terkib eden mûsikîşinasların kese kese altınla taktir edilmesi kimi çevrelerce hep kötü bir olaymış gibi bahsedilir. Güçlü bir imparatorluk için san’atın ve san’atkârın desteklenmesi kadar doğal ne olabilir ki. Bu gün çeşitli kurumların san’at alanın da açmış oldukları yarışmalar, özendirici projeler, şirketlerin çıkardıkları albümler, özel san’at yayınlarının hepsi san’atı ve san’atkârı desteklemek için değil midir?. Koskoca cihan imparatorluğunun mûsikîşinaslarına verdiği üç beş kuruş o zaman rahatsızlık vermemiş de bu gün neden rahatsızlık verir acaba? diye düşünmek lâzımdır…

Bütün bilimler ve ilimler birbirlerinin tamamlayıcısıdır. Mesela matematik bilimini neyin içinden çıkarabiliriz. Tarihte de, biyolojide de, fizikte de, mûsikîde de, tıpta da. Itrî’nin kaçıncı ölüm yıl dönümünü kutluyoruz dediğimizde matematiği düşünüyoruz. Seslerin frekanslarını matematik ve fizik bilimleri ile bulmaya çalışıyoruz. Mûsikîyi tıbta kullanıyoruz. Mûsikî ile tedâvi yapıyoruz. Çok eski dönemlerden günümüze kadar birçok araştırmacı mûsikî ile tedâvi yöntemlerini kullanmışlardır. Mûsikî ile tedâvi konusunda eser yazan Türk Müzikologların bir çoğunun aynı zamanda tıp alanında da yetkin kişiler oldukları dikkat çekmektedir. Ebu Bekir er-Râzi, Fârâbî, İbn-î Sînâ gibi. Et-Tıbbu’r Ruhânî: “Ruh Sağlığı” adlı eserinde melankoliklerin mûsikî ile tedâvisi üzerinde durmuştur. İbn-î Sînâ Kitâb’ün Necat, Kitâb’ün Şifâ adlı iki eserinde mûsikî ile tedâvîden bahsetmiştir. Fârâbî de mûsikî ile tedâvî konularına yer vermiştir. Şifâhâneler kumuşlar mûsikî ile tedâvîlerde bulunmuşlardır.

Meşhur Türk mutasavvuf ve şâir Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ( 1703-1780) mûsikî konusundaki görüşlerini manzum bir şekilde ifade etmiştir:

Mûsikî hikmete dair fendir

Bilene bilmeyene rûşendir

Nice esrarı var idrâk idecek

Yer gelür sîneleri çâk idecek

Bir taraftan askeri mûsiki gelişirken diğer taraftan da dînî mûsikî gelişiyordu.

Türklerin İslâmiyetle müşerref olmaları ve özellikle dînî ritüellere olan hürmet ve sevgileri musikilerine doğrudan yansımıştır. Daha sonra da san’at ve ilim sahasına dönüşmüştür. Dînî gün ve gecelere yönelik pek çok form oluşmuştur. Bilhassa Türklerin Hz. Muhammed’e olan muhabbetleri, bu mûsikîde bir çok formun oluşmasına sebep olmuştur. Mevlîd, Bayram ve Cuma Salâsı, Cenaze Salâsı, Mirâciyye Tevşih, Naat, İlâhî, Kasîde, suğl, hep bu muhabbetin sonucunda oluşmuştur. Büyük Bestekâr Buhurîzâde Mustafa Itrî Efendi’nin 1000 den fazla eserinden (elimize ulaşan 40 adeti ki çok az kişide notaları mevcuttur) bir tanesi bile bütün İslam aleminin ortak eseri olmuş, 4–5 nota ile muhteşem bir beste oluşmuştur. (Tekbîr , Salat-ı Ümmiye)

Câmi, tekke ve Anadolu’da kurulan medreselerde dînî mûsikî gelişmeye başlamıştır. Tekke mûsikîsindeki gelişme daha belirgin bir hâl almıştır. Mevlevî ve Bektâşî tekkelerinde insan sesinin yanında ney, rebâb, kudüm, bağlama, çeng, def çalgıları kullanılmaya başlanmıştır. Klâsik ve halk mûsikîsi bestecilerinin çoğu buralarda yetişmiştir.

Mevlevîliğin felsefî temelleri büyük mütefekkîr ( düşünür ) ve mutasavvıf ( tasavvuf ehli) Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ( 1207-1274 ) tarafından atılmış, oğlu Sultân Veled tarafından da kurumsallaştırılmıştır. Hazret-i Mevlânâ, Allah’a erişmeyi gerçek padişahlık sayan, Allah aşkında yok olmak suretiyle gerçek varlık makamına erişebilmeyi ana felsefe olarak benimseyen tasavvufî bir görüşü merkezine almıştır. Hz. Mevlânâ’nın tasavvuf anlayışında hayâtın anlamı aşktır. Gerçek aşk Allah âşkıdır. Allah’tan başkasına aşık olmak geçici bir hevestir.

Mevlevîlerin temel amacı topluma örnek olan, kâmil insan yetiştirmekti. İnsanlara güzel ahlâkın özellikleri olan iyiyi, doğruyu, adâleti, sabrı, hoşgörüyü, tahammülü öğretmekti. Aynı zamanda bulundukları merkezlerin kültür ve san’at akademisi görevini de yüklenmişlerdi.

Dede Efendi (1778-1846), Dede Sâlih Efendi 1823-1888, Kutb-ı Nâyî Osman Dede 1652-1730, Zekaî Dede , III. Selim ( 1761-1808), Itrî (1638-1712), Velî Dede ?-1768), Manâ ve mâhiyyetinin oluşmasındaki diğer önemli kurum Enderun saray okuludur. II. Murâd zamanında kurulan ve Fatih Sultan Mehmed zamanında gelişerek en mükemmel hâlini alan saray okulundaki hızlı yükseliş II. Beyazıt, Yavuz Sultân Selim, Kanunî Sultân Süleyman zamanında da devâm etmiştir. Osmanlı Devletinin dört bir yanından devşirilen çocuklar önceleri Edirne Sarayı’nda sonraları Topkapı Sarayı’nda padişâhın huzurunda yapılan seçimle yıllarca sürecek eğitimleri için Enderûn’a alınırlardı. San’at, kültür, politika, askerî alanda yetiştirilirlerdi.[5]

Enderûn-i Hümâyûn da denilen bu saray okulunun müzik bölümü doğrudan doğruya padişâhın şahsına bağlı idi. En seçkin yetenekler buraya alınır, eğitimcileri en rütbeli subaylardan oluşurdu. Enderûn icrâ heyeti padişahındı. En yüksek düzeyde mûsikî eğitimi burada verilir, en büyük bestekârlar burada yetişirdi.[6]

İlk eğitime seferli Koğuşu’nda başlanırdı. İslâm dînînin öğretilmesi öncelikli idi. Her öğretmenin sorumlu olduğu öğrencileri vardı. Öğretmen biliyorsa Farsça ve Arapçayı öğrencilerine öğretir, bilmiyorsa başka öğretmene yönlendirirdi. Mûsikîye yeteneği olan öğrenciler koğuşun yanında bulunan meşkhâneye yazdırılırdı. Ses ve saz öğrencileri olarak iki gruba ayrılırlar ve bir üstâdın yanına çırak olarak verilirlerdi. Lâla’lar (Şehzadelerin ve çocukların eğitimcisi) mûsikîşinas ise çocuklara ilk dersleri onlar verirlerdi. Öğrenciler bu sanatın bütün inceliklerini öğrendikten sonra Topkapı Saray’ında yapılan Fasl-ı Hümâyûn’a katılırlardı. Okulun süresi 14 yıl idi. Ayrıca öğrencilere binicilik, savaş oyunları, Hat san’atı, kuyumculuk gibi meslek dallarında da eğitim verilirdi. Enderûn-i Hümâyûn II. Mahmut döneminde 1 Temmuz 1909 tarihinde lağvedilmiştir.[7]

Türk Mûsikîsi altın çağını yaşadığı III. Selim Han Döneminden kısa bir süre sonra Dönemin en büyük bestekârı olarak bilinen Hammamîzâde İsmail Dede Efendi ( 1778-1842) henüz hayatta iken, Türk Mûsikîsi hızlı bir gözden düşüş yaşamaya başlamıştır. Dede efendi “artık bu oyunun tadı kalmadı” çığlığını atarak terk-i diyâr eylemiştir. Dede Efendi hac sırasında rahatsızlanır. Ona refâkat eden öğrencilerinin kolları arasında sürünerek son tavafını tamamlar. Kelime-i şehâdet getirerek rûhunu teslîm eder. Hz. Hatice vâlidemizin ayak ucuna defnedilir.

İbn-i Haldun( 1332-1406) Mukaddime isimli eserinde diyor ki: “ Mûsikî devletlerin bunalım ve dönüşüm devirlerinde gerileyen sanatların başında gelir. Çünkü bunalım devrelerinde rûhun zevklerinden çok , bedenin zevklerine hizmet edilir. Rûhu ilgilendiren mûsikîye ancak sükûn ve huzûr dönemlerinde hizmet edilir.

İbn-ül Emin Mahmut Kemal İnal ( 1870-1957) ise şöyle bir değerlendirmede bulunuyor: : “son zamanlarda yaşadığımız savaşlardan ve ahlâk konusunda düştüğümüz bunalımlardan sonra bülbüller sustu, kargalar ötmeye başladı”.

Türk milleti doğumundan ölümüne kadar hayatının değişik dönemlerinde türküleri, şarkıları, ağıtları, marşları, hoyratları, ilâhîleri, ninnileri, kasîdeleri, gazelleri mûsikînin güzel makamları ve ritmleri ile kendini hep mûsikînin içinde bulmuştur. Savaşlar yaşamış,

Bir eserin millî olabilmesi onun mûsikî kaidelerine göre yazılarak bestelenmesi demek değildir. Millet varlığının, benliğinin, hislerinin kendisinin ne olduğunu bilmelidir. Mûsikî millî karakterin en sadık aynasıdır. Orada yaşanmışları görürsünüz. Gerek şarkılar gerekse türküler halkın terennümleridir, duygularıdır. Bestecilerin meydana getirdikleri eserlerde en büyük ilhâm kaynaklarından biri de halkın gönlünde yer tutan vatan, millet sevgisi ve buna bağlı duygulardır… Millî mûsikî, özellikleri ile sözleri ile melodi ve tınıları, nağmeleri ile bir yücelik gösterir. Örneğin: Türklerin hafızasında derin acılar bırakmış olan Yemen, türkülere konu olmuştur. O yılları yaşamış - yaşamamış her kes için bugün bile söylendiğinde Yemen Türküsü’nün mâ’nâsı çok büyük bir yücelik göstermektedir. Milli ruh bilincini ve birliğini sağlamaktadır.

Mûsikî ile herkes yakından uzaktan bilinçli ya da bilinçsiz olarak ilgilenmektedir. Musiki denince aslında sadece eğlence olarak algılanıyor. Bir insanın mûsikî tercihlerini de belirlemesi gerekir. Mûsikîden nasîbini almakta önemli insanın doğrudan doruya hem aklına hem de gönlüne hitâb eden bir san’at olduğu için. Bundan dolayı bir şarkı milyonlarca kişiyi arkasından sürükleyerek götürebilir. Gerçek bir san’at eserini ise belki de üç-beş kişi dinleyebilir. Bunlar aklın ve gönlün birlikteliği sonucudur .

Dinlediğimiz şarkılar kulağımızdan akustik bir ses olarak giriyor kulağımızda belli bölgelerde elektriksel sinyallere çevrilip beynimizde işitme korteksinde anlam kazanıyor. O sesin ne sesi olduğunu, kime ait olduğunu, şiddetlimi sevinçli mi olduğunu anlıyoruz. Ne tür bir mûsikî olduğunu anlamamızı sağlıyor.

İcra edilen mûsikî ve mûsikînin nev’i, icra şekli sadece müzisyenler değil dinleyiciler de çok önemlidir. Mevlânâ Celâleddîn-î Rûmî Hazretleri buyuruyor ki: “ tencerenin kapağı tıkırdamaya başlayınca içinde ne pişiyor anlarsınız” diyor. Yemek kaynayınca kokusu çıkıyor. Bir insan ağzını açtığında iç dünyasındaki şeyleri başkaları ile paylaşmaya başlayınca içinde olanı konuşuyor. Bir sanatçı da söylemeye, yazmaya, çizmeye başlayınca neler söylediğine göre onun san’ata bakış açısını, sanattaki seviyesini anlayabiliyoruz. Bu yüzden iç dünyamız çok önemli. İnsanın gözü ve kulağı bilgileri topladığı iki önemli organıdır. Gözü ile görür, kulağı ile işitir. Gözümüz ile okur, seyrederiz, inceleriz, kulağımız ile duyarız, sesleri ayırt ederiz, dinleriz. Gençler arasındaki en büyük kültürel yıkım mûsikî aracılığı ile yapılmaktadır. Bu gün televizyon kanallarında seyredilen klipler ahlâkî tüm değerlerden uzaktır. Toplumu manevî değerlerini tamamen yıkmaktadır.

Doğuştan itibâren kendi dilini öğrenerek, kendi ninnileri ile büyüyen bebeklerin artık adımlarını ataratmaz cıngılbeng cıngılbeng cıngıl cıngıl beng melodileri ile yürütülmeye başlanması, daha sonra happy birthday to you şarkıları ile doğum günlerinin kutlanması, ardından the since of sielence şarkıları ile geçen gençlik yılları, ardından toprağa defnedilirken Chopin’nin cenaze marşı ile gömülen vatandaşlarımız, şehitlerimiz. Bu süreç içerisinde bize ait millî değerleri maalesef göremiyoruz. Bu çağdaşlaşma, modernizm adına yapılan yeniliklerin nelere mâl olduğunu göstermektedir. Bu bizim çağdaşlaştığımızın bir göstergesi değil nasıl tahrip edildiğimizin bir göstergesidir. Yahyâ Kemâl’in dediği gibi “ bir tel kopmuş ve ahenk bozulmuştur”.

Her alanda olduğu gibi mûsikîmizde öze dönmek, aslî kimliğimize kavuşmak ve onu muhafaza etmek mecburiyetindeyiz. Asîl, kahraman büyük Türk milletine, Türk gençliğine yakışanı da budur.

Yine Yahyâ Kemâl’in mûsikîmizin mâ’nâ ve mâhiyyetini ortaya koyan bir şiiri ise şöyledir:

Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden,

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.

Açar bir altın anahtarla rûh ufuklarını,

Hemen yayılmaya başlar, sadâ ve nûr akını.

Ve seslenir büyük Itrî, semâyı örten rûh,

Peşinde dalgalanır bestesiyle Seyyîd Nûh.

O mutlu devrede Itrî’ye en yakın bir dost,

Işıklı danteleler bestekârı Hâfız Post…

Bu neslin ortada dâhîcedir başardığı iş,

Vatan nasıl karışır mûsikîyle göstermiş.

Bu yaz kemençeyi bir dinledinse Kanlıca’da,

Baharda bir gece tanbûru dinle Çamlıca’da.

Bu sazların duyulur her telinde sâde vatan;

Sihirli rüzgâr eser dâimâ bu topraktan.

Evet bu eski nesil bir şerefli âlem açar,

Duyuşta ince zamanlardan inkırâza kadar.

Yüz elli yıl sıradağlar birer birer yücelir

Ve âkıbet Dede’nin anlı şanlı devri gelir.

Bu mûsikîyi O son kudretiyle parlattı;

Ölünce ülkede bir muhteşem güneş battı…

Yahyâ Kemâl BEYATLI

[1] Türk Dünyası El Kitabı C.2. s.293,487

[2] Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, ss. 242-243

[3] Bahattin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, s. 15-130

[4] Pars Tuğlacı, s. 11.

[5] Ülker Akkutay, Enderûn Mektebi, s. 25-28.

[6] Ülker Akkutay, age, s. 91.

[7] Nazmi Özalp, age, s. 6-8.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü