Türk Dünyası Yardım Kampanyası

TÜRKİYE TÜRK DÜNYASI İÇİN ÇOK AZİZDİR

27 Mart 2008
Doç. Dr. Hanım HALİLOVA

Dünya Devletleri arasında Türkiye Jeopolitik ve Stratejik önemi olan bir devlettir. Özellikle Türk ve İslam Dünyasında tek lider devlet Türkiye’dir. Bu nedenle her zaman dış devletlerin gözü Türkiye’nin üzerindedir.

1725’te Rus Çarı I. Pyotr Rus halkına vasiyeti şu şekildedir: “Ruslar sıcak sulara inmeli ve Konsantinopolis’i (İstanbul) kendilerine başkent yapmalıdır. Rusya ancak o zaman dünyaya sahip olacaktır. Bu amaca ulaşmak için dini mezhepler yani Sünni ve Şiiler arasında fitne fesat sokmak, İran ile Türkiye arasında itilafları keskinleştirmek, Türkiye’nin Avrupalı halklar ve devletler ile temasına, ilişki kurmasına imkân vermemek lazımdır. Çünkü bu ülkenin Müslümanları gözlerini açıp uyansalar ve haklarını anlasalar, Türkiye güçlü ve kudretli bir devlet olacaktır, bu durum bizim açımızdan sakıncalıdır, tehlikelidir. Türkiye’nin ve İran’ın din adamlarını ele geçirip, onların vasıtasıyla itilafları kızıştırıp, önce Türkiye’nin işini bitirip, sonra İran’ı yok etmek mümkündür. Bizim din adamlarımızın bu güne kadar devlet işlerine müdahale etmeleri, Rusya Devleti’nin gelişmesine, ilerlemesine mani olmuştur. Bu sebeple ruhanilerin devlet işlerine karışmalarını yasakladım, onları kiliselere gönderdim, şimdi onların elleri kolları bağlı ve Rusya güçlenmekte”. Bu vasiyet 1916’da San-Petersburg’da “Dirlik” dergisinde yayımlanmıştır. 1. Pyotorun vasiyetini büyük devletler de çok iyi bilmektedirler ve bu vasiyet onların da işine gelmektedir. Bu nedenle, Türkiye baskı görmektedir. Unutmamalıyız ki, Türk olduğumuz için her taraftan büyük baskılara ve zulümlere maruz kalmaktayız. Milleti millet yapan onun dilidir, milli kimliği ve kültürüdür. Bu amaçla Sovyetler Birliğinde 70 yıldan fazla bir zaman diliminde dilimizi, dinimizi, kimliğimizi yasakladılar. Camileri kapattılar, ezan sesini susturdular. Türk kelimesini söyleyen insanları ise ya sürgüne gönderdiler, ya da öldürdüler. 1944’te binlerce Türk kökenli insanımızı yani Ahıska Türklerini ve Kırım Türklerini bir gecede yük trenlerinde Kazakistan’ın ve Özbekistan’ın çöllerine gönderdiler. İnsanların bir kısmı trende havasızlıktan, açlıktan öldü. Aydın insanlarımıza “Pan Türkçü, Panturancı” isimleriyle damga vurup, cezaevlerine atıp kurşuna dizdiler. Diğer taraftan Sovyetlerde yaşamakta olan Türklere Müslüman denilmesine bilinçli olarak izin verilmiştir. Bizlerin mezheplerini ön plana çıkartarak parçalamaya, arada düşmanlık yaratmaya çalışmışlardır. Bu yönde yapılan büyük propagandalar sonucunda Şiiler kızlarının Sünni erkeklerle evlenmesine karşı çıktı. I. Pyotor’un “Parçala, hükmet” sözlerini hatırlatmak istiyorum. Bizi parçalayıp, birbirimize düşürüp, sonra ise diktatörlükle bizleri yönettiler. Bunlara rağmen Sovyetlerde bizler dilimiz, dinimiz, Türklüğümüz için en önemlisi özgürlüğümüz için mücadele verdik. Çünkü özgürlüğümüzü kazanmasaydık ne dilimize, ne dinimize, ne de Türklüğümüze kavuşamazdık. Sizler farkında olmadan bizim mücadelemize manevi destek vermekteydiniz. Çünkü bizler Türkiye’miz, Türkler var diyerek mücadele vermekteydik. Bir an düşünelim; Atatürk Türkiye’yi kurmamış olsaydı ne olurdu? Büyük felaket olurdu. Dışarıda yaşayan 250 milyon Türk’ün yasaklanmış olan milli kimliği unutturulur ve yeryüzünde Türk milli kimliğini taşıyan insan kalmazdı. Bunların hepsini Atatürk çok iyi bilmekteydi. Bu nedenle Atatürk Türk milletinin ismini kurduğu devlete verdi ve 1923’te şöyle dedi: “Bu memleket tarihte Türk’tü hala da Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır”.

Bu vesileyle hepimizin; Uygurların, Kazakların, Kırım-Kazan Tatarlarının, Çerkezlerin Azerbaycanlıların, Abazaların, Gürcülerin, Kürtlerin, Bulgaristan Türklerinin, Özbeklerin, Batı Trakya Türklerinin ve Çeçenlerin de Atatürk’e vefa borcu vardır. Çünkü Rusların, Çinlilerin, Bulgarların, Yunanlıların, Ermenilerin zulmünden kaçıp başka devlete değil, kendi kardeşleri bildikleri insanların yurduna, Türkiye’ye yerleşmişlerdir. Bu toprakları düşmandan kurtarmak için omuz omuza savaşmışlardır. Geleceği düşünmek çok önemlidir. Yalnız unutmamamız gereken bir şey vardır; “Geçmişini unutan milletin geleceği olmaz”.

Bundan iki yıl önce bir grup Türk kadını ve ben 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile bağlantılı olarak Bartın’a davet edildik. Ben “Tarihten Bugüne Türk Kadını” isimli konuşmamda Sovyet Bloğu’nda erkeklerle birlikte kadınların da zulüm gördüklerini anlatmakta idim. Arkadan iki kişi; bir kadın diğeri erkek bana; “Sizler orada mücadele verdiniz burada ise Kürtlere, Çerkezlere, Alevilere izin verilmemektedir, neden?” diye sordular. Benim yanımda oturan konuşmacı bayanlar; “Hocam bu provokasyondur, isterseniz cevap vermeyin” dedi. Ben ise cevap vereceğimi söyledim ve şunları anlatmaya başladım:

“Sovyet Bloğu’nda değil Türkiye hakkında konuşmak, düşünmek bile yasaklanmıştı. Her şeye rağmen orada yaşayan Türkler Türkiye’yi görmek arzusunda idiler. Türk görmek ve sesini duymak istediler. Dünyanın her yerine gidebilirdiniz, bir kaç kişi hariç Türkiye’ye gitmek ise yasaktı. Benim eşim Refik Bey Bakü Devlet Üniversitesinin Şarkiyat Fakültesi’nin Arap Dili Bölümü’nü bitirdikten sonra Yemen’e mütercim olarak çalışmaya gönderilmişti. Bu fakülteye girmesinin esas nedeni “demir perdeden” bir an önce kurtulmak, dışarı çıkarak Arap ülkelerinde mütercim olarak çalışmakla birlikte oradan Türkiye, Türk milleti hakkında, 1918’de kurulmuş olan iki yıllık Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetimizin üç renkli bayrağı hakkında bilgi toplamak idi. Biz yeni evlenmiştik. Ben üniversitede kimya bölümünde öğrenci idim. Benim evraklarımda bir eksiklik oldu, o nedenle eşim benden bir hafta önce Moskova’dan Mısır’a oradan Sudan’a sonra Etiyopya’ya sonra ise Yemen’e beş gün sonra ulaşabildi. Ben Moskova’dan 10 Rus ile birlikte Yemen’e uçmaktaydım. Üç saat sonra birden uçağın Ankara’ya indiği anons edildi. Ben kulaklarıma inanamadım, düşündüm, Türkiye üzerinden uçmaktayız, hayal görüyorum diye düşündüm, yanımda oturan Rus kadına sordum. Kadın doğruladı. Bir Türk bakanının hanımı Moskova’da tedavi olmuş, evine dönmekte. Ben bu sözleri duyduktan sonra titremeye başladım. İçimden Allah’ıma dualar ettim, bana bu güzel olayı nasip ettiği için. Uçaktan indik bir Rus KGB yetkilisi Türkiye’ye iltica edebilirim ihtimalini göz önünde tutarak peşime takıldı. O zaman Ankara havaalanı çok küçük idi. Heyecanla uçaktan indim. Toprağı öpmek istedim, yalnız Rus istihbaratçısı yanımdan çekilmemekte idi. Ben, ne olursa olsun toprağı öpeceğim diye düşündüm ve güya çizmemi düzeltir gibi eğildim, dört parmağımı toprağa sürdüm. Sonra güya saçlarımı düzeltircesine parmağımı dudaklarıma çektim ve öptüm. Dua etmek yasak olduğundan içimden “Allah’ım çok sağ ol Türkiye’yi görmeyi, toprağını öpmeyi nasip ettin, bundan sonra ölebilirim” diye dua ettim. Sonra bir Tük görmek istedim. Havaalanından sigara ve hediyelik eşya satılan dükkânlara yaklaştım, orta yaşlı üç erkek vardı. Benin gözümde bu erkekler dünyanın en güzel erkekleri idi, evli olmasaydım âşık olabilir ve Türkiye’de kalabilirdim. Ben bu kişileri erkek değil Türk olarak sevdim. Türk insanını gördüm onun sesini, Türk nasıl konuşur, onu duymak istedim. Benimle Yemen’e iki Rus kadını da uçuyordu, onlar dükkândan sigara almak istiyorlardı. Yalnız ne Türkçe ne de İngilizce bilmedikleri için istediklerini anlatamıyorlardı. Ben hemen onlara destek oldum, Türkçe bildiğimi söyledim ve üç Türk arkadaşa selam vererek, kadınların sigara almak istediklerini söyledim. Türk erkeklerinin üçü de beni selamlardılar. Birisi ise “Hanım Efendi, siz mütercim misiniz?” dedi. Benim ismim Hanım olduğundan “bunlar benim ismimi nereden biliyorlar, yoksa bunlar da KGB adına mı çalışıyorlar” diye düşündüm. Sovyetlerde iki kişiden birisi istihbaratçı idi ve o zaman “hanım, bey” unvanlarını kullanmak yasak idi, “yoldaş” denilirdi. Bu nedenle şaşırdım, sonra kendime geldim, Ruslar beni duymasın diye, kafamı dik kaldırdım, “hayır ben mütercim değilim, ben Azerbaycan Türklerindenim” dedim. Bu sözleri Ruslar duysaydı beni hemen büyük elçiliğe götürüp zehirli iğne vurdurup öldürür, “yolda beyin kanamasından öldü” denilirdi. Ben bir gün Mısır’da bir gün Sudan’da bir gün Etiyopya’da ve bir yıl Yemen’de kaldım. Türkiye’de ise yarım saat o da havaalanında oldum. Azerbaycan’a döndükten sonra hep Türkiye’yi anlattım beni ziyarete gelenler “Sen Türkiye’yi görmüşsün” diye ellerimi başlarına sürtmemi istemekte idiler. Mukaddes topraklardan gelmişim gibi; Türkiye’yi anlatmamı istemekteydiler. Ben de Türkiye’nin çok güzel olduğunu erkeklerinin çok yakışıklı olduğunu anlatınca gördüm ki erkekler biraz kıskandılar, kıskanmasınlar diye, kadınların da çok güzel olduklarını söyledim. Oysa kadınları hiç görmemiştim.”

Bunları Bartın’da anlattım ve sonunda “Bakın arkadaşlar benim dükkânda gördüğüm dünyanın en güzel o üç erkeğinin belki birisi Kürt, birisi Çerkez birisi alevi idi. Ben onları sadece Türk olarak gördüm. Ne olur bu milleti bir birinden ayırmayın, Türk olarak kalsınlar. Bu memleketi parçalamayın. Düşman işgali altında yaşamayan kimse özgürlüğün ne olduğunu ve kıymetini bizden iyi bilmez. Ne olur yapmayın”, dedim. Bu sözlerden sonra bütün salon beni ayakta alkışladı ve o iki kişi ya utandıklarından veya amaçlarına ulaşamadıklarından dışarı çıktılar.

Türkiye, Türk dünyası ve toplulukları için stratejik ve jeopolitik olarak çok önemlidir. Türkiye kendi gücünü çok iyi bilmemektedir. Türkiye’nin daha güçlü olması için mutlaka Türk dünyası ile işbirliğine girmesi gerekir. Bu yalnız bilim ve teknoloji ile olabilir. 21. yüzyıl bilim ve teknoloji çağıdır. Onu kim yakalarsa o güçlü olur. Hızlı ve sürekli gelişmenin temelinde bir bilim ve teknoloji stratejisinin uygulanması yatmaktadır. Bu nedenle Türkiye ve Türk dünyasını kapsayan etkin bir Türk modelini hazırlayıp hayata geçirmek gerekmektedir. Gelişmiş ülkelerin AR-GE sistemlerinde üç model vardır.

  • Anglosakson modeli (en etkin örneği ABD),
  • Kıta Avrupa’sı modeli (en etkin örnek Almanya; Rusya da Alman modelini temel almaktadır)
  • Uzak Doğu modeli (ilk ve en etkin örnek Japonya).

21. yüzyılın çehresini belirleyecek: ~ 10 stratejik (kritik, jenerik) teknoloji, ~ 15 öncelikli (temel) araştırma alanı ve ~ 250 alt-alan saptanmıştır.

Tüm modellerin ortak özelliği:

  • Stratejik teknolojiler ve temel araştırma alanlarının hepsinde binlerce bilim adamının çalıştığı en azından birer ulusal araştırma merkezi (enstitüsü, kurumu)
  • Alt-alanların birçoğunda orta çaplı (yüzlerce çalışanı olan) araştırma merkezleri açılmalıdır.

Anglosakson modeli yıllar içinde gelişmiştir. Japon modelinin özelliği ise kısa süreçte (15 -20 yıl) amaca ulaşma imkânı sağlamıştır. Tüm modellerin ortak özelliği stratejik teknolojiler ve temel araştırmaların hepsinde binlerce bilim insanının çalıştığı en azından birer ulusal araştırma merkezlerinin (enstitü, kurumu) kurulmuş olmasıdır. Uzakdoğu modelinin ana özelliği bu merkezlerin çoğunun Bilim Kenti şeklinde kurulmasıdır (Teknopark, teknokent gibi yapılarla bilim kentleri karıştırılmamalıdır).

1960’lı yıllarda Tokyo’ya 60 km uzaklıkta kurulan Tsukuba Bilim Kenti 1970’lerde gerçekleşen Japon mucizesinin temel taşıdır. Bu model 1970’lerde “Uzak Doğu Kaplanları” adıyla tanınmıştır. Sovyetler Birliği çözüldükten sonra ümidimiz Türk bilim camiası Türkiye üzerinden batının, Türk cumhuriyetleri üzerinden doğunun ileri araştırma merkezleri ile etkin bir bilimsel işbirliği yapmasıdır. Maalesef bu işbirliği henüz sağlanamamıştır.

Türkiye, Türk dünyası ile birlikte buna benzer bir model hazırlarsa, Türk kültürünü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarabilir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü