Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Bireysel ve Kolektif İnsan Hakları Çerçevesinde Demokratikleşme Sorunu

02 Aralık 2009
Hasan TUNÇ

İnsan hakları kavramının gerek evrensel hukuk yani uluslar arası hukuk açısından gerekse milli hukuklar açısından bir düzeni bir sistemi vardır. Bu düzen ve sistem içerisinde ancak hakkın varlığı veya bir anlam ifade etmesi söz konusu olacağı için, bu yönüyle insan hakkı nedir sorusuna cevap verildiğinde çok farklı bakışlarla çok farklı tanımlar veya tarifler ortaya konulabilmektedir.

Genel kabul gören haliyle biz insan haklarını şöyle tanımlarız; deriz ki, ulaşılan uygarlık düzeyine göre belirli bir ülkede insanın, ferdin maddi ve manevi bütünlüğünün korunmasıyla yani kişilik hakları ve onurunun korunmasıyla kamu düzeninin sağlanması çerçevesinde oluşan haklardır insan hakları. Yani bu anlamda insan haklarının sınırsızlığı veya masumane bir takım düşüncelerle ortaya konulan uç ifadeleri çerçevesinde değerlendirilmeleri mümkün değildir. Eğer siz, ferdi hürriyetler açısından haklara üstünlük tanırsanız kamu düzeninin sağlanabilmesi tehlikeye girer, kamu düzenine aşırı önem verirseniz hakların istenmeyen ölçüde sınırlanması söz konusu olacaktır.

İnsan hakları nasıl ortaya çıkar. Gerek uluslar arası platformda gerekse ulusal veya milli hukuk sisteminde insan haklarının ortaya çıkmasını sağlayan birtakım temel metinler vardır. Uluslar arası hukukun en temel metinleri bildiğimiz Milletlerarası Antlaşmalardır. 1945 sonrasında ortaya çıkan özellikle Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi ve sonrasındaki bölgesel veya ülkesel birtakım gelişmeler bu sürece katkılar sağlamıştır. Fransız İhtilalinden sonra beliren hürriyet ve eşitlik düşünceleri sonrasında, ulus devlet dediğimiz milli devletlerin oluşmasıyla, anayasal düzenler, yani kendi iç hukuku içerisinde toplumların insan hakları sistematiğiyle tanışması veya karşı karşıya kalması söz konusu olmuştur. Uluslar arası ölçekte nasıl ki insan haklarının genel sistematiğini ve düzenini milletlerarası, uluslar arası antlaşmalar belirliyorsa, tabii ki iç hukukta da istikrarı ve hakları bir standartta tutmanın bazı yöntemleri vardır. Öncelikle bir hakkın, hukukun süresi olabilmesi için tanınması yani hukuk sistemi tarafından bu hakkın tarifi gerekir, diğer deyişle genel anlamda düzenlenmesi gerekir. Bunu yapan temel metinler tüm dünya hukuk sistemlerinde anayasalardır. Artık insanlığın ulaştığı son mükemmel yapı veya düzen, devlet sistemleri veya devlet düzenlemeleri olduğu için, devlet yapılanmasında o devleti oluşturan temel normlar, anayasalarla ortaya konur. Anayasalar bu anlamda hukuk sisteminin çerçevesini belirlerken, insan hakları katalogu ve bu katalog içerisindeki hakların temel yapısı ve sınırlarını da belirler. Anayasaların öngördüğü haklar katalogu, anayasanın öngördüğü sınırlar içerisinde ve belirlediği usule uygun olarak, yasa koyucular tarafından uygulanabilir hale getirilen birer somut uygulamalar tarzında karşımıza çıkarlar. Yani yasa koyucular da bu anlamda, bu hakların daha somut hale gelmesini sağlayacak tasarruflarda bulunurlar.

Tabii ki her düzenleme bir hakkı tanıma anlamında sınırlamayı da beraberinde getirir. Mesela hayat hakkını tanımlarken, hayat hakkının temel sınırlarını da belirliyor ve de insanın vücut bütünlüğünün korunmasıdır diyoruz. Yani nefes alıp verebilme yaşayabilme hakkının korunmasıdır. Şimdi ferdi anlamda bu hakkı koruyacak düzenlemeyi yaptığınızda bu hakkın genel sınırlarını da ortaya koymak zorundasınız. Nasıl ki işte bir insanın diğerinin vücut ve beden bütünlüğüne müdahale veya taarruz hakkı olamayacaksa, aynı anlamda onu koruma hakkı da kendiliğinden bir karşılık olarak ortaya çıkacaktır.

Dolayısıyla, her düzenleme bu anlamda, genel çerçeveyi çizme yönünde bir sınırlamadır. Bu yönüyle literatürde deriz ki, hakların uluslar arası platformda sözleşmelerle ortaya konuluş tarzında, uluslar arası sınırları ve çerçevesi belirlenir. Yine ulusal, milli ölçekte anayasalarla, anayasal sınırları, yasalarla da yasal sınırları belirlenir. Günümüzdeki işte bu demokratikleşme, açılım vesaire gibi konularda ortaya çıkan bu masumane gibi görünen birtakım talepleri, düşünceleri değerlendirirken, her şeyden önce bu sistematiği göz önüne getirmek zorundayız. Bir devlette insan hakkı uğruna kamu düzenini ihmal edemezsiniz. Kamu düzenini ihmal ettiğiniz an o devlet sistemini, devlet yapısını adeta ortadan kaldırmış veya bir anarşiye, kaosa, iç savaşa yol açacak standartları üretmiş olursunuz.

Evrensel hukukun kabul ettiği haklar katalogu da, evrensel ölçekteki devletler arası düzeni belirler. Çünkü devletlerin egemen olduğu milli sınırlarının dışında bir de devletlerin kendi birlikteliğinden oluşan bir uluslar arası düzen, ahenk vardır. Bunu sağlayan temel metinler de işte uluslar arası antlaşmalar, milletlerarası antlaşmalardır. Bu antlaşmalar her konuda olduğu gibi insan hakları konusunda da devletlere belirli temel kriterleri veya ilkeleri yansıtırlar. Ve devletler bu temel kriterleri kendi hukuk sistemlerine adapte ederken, anayasa veya yasalarına uygunluk noktasında birtakım değerlendirmeler yaparlar. Bu çerçevede kendilerine ancak aktarabilirler.

Bu anlamda, ulaşılan uygarlık düzeyine paralel bu dengeyi bozacak bir aşırılığa herhangi biri lehine engel olamadığınız an, düzeni ve ahengi yok eder veya iç barışı ortadan kaldırmış olursunuz. Şu an genel olarak anayasal düzenlerde kabul etdilen veya anayasal metinlerde uluslar arası metinlerde de kabul gören üç temel haklar katalogu vardır. Bir, klasik haklar dediğimiz, insanların doğuştan sahip olduğu vazgeçilmez, devredilmez, hayat hakkı, mülkiyet hakkı gibi haklardır. Bundan sonra ortaya çıkan ikinci kuşak haklar, seçme seçilme hakları dediğimiz siyasi haklar ve hürriyetlerdir. Üçüncü kuşak haklar ise bu anlamda sosyal haklardır. Yani insanların insanca yaşayabileceği asgari standartları hukuk düzeninde, hukuk düzeninin elverdiği ölçüde talep etme haklarıdır. İyi bir çevrede, iyi bir sağlıkta, iyi bir eğitimde insanca bir ortamda yaşayabilmenin temel standartlarını sağlaması yönünde devletten talep hakkıdır.

Bu üç kuşak hakların dışında son çeyrekte ortaya çıkan dördüncü kuşak haklar vardır. Dördüncü kuşak haklar dediğimiz, kolektif haklar, anayasal metinlerde yer alan, biraz önce söylediğimiz üç temel hak kategorisi içerisinde var olup son dönemde birtakım özellikleriyle farklı niteliğe büründürülmeye çalışılan haklar katalogudur. Kolektif haklar bu anlamda, ferdin tek başına değil de ancak topluluk halinde kullanabileceği ve topluluk olmanın gereği yaşanabilecek haklardır. Bunlardan bir kısmı salt örgütsel anlamda gerçekleştirilebilen haklardır. Siyasi parti kurma, dernek kurma yani örgütlenme hürriyeti içerisinde ortaya çıkan haklardır. Diğer deyişle Kolektif haklar, topluluk olarak kullanılabilecek haklardır.

Türkiye’de son dönemde, ne olduğu pek de belli olmayan açılım süreciyle de gündeme gelen, kolektif haklar çerçevesinde ifade edebileceğimiz azınlık kavramı ve azınlık kavramına bağlı birtakım haklarla yani eğitim hakkı, bu anlamda kendini temsil manasında vatandaşlıkla ilgili birtakım düzenlemeler, örgütlenme hürriyetiyle ilgili birtakım konular başta olmak üzere, birçok alanda farklı taleplerin veya düşüncelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu süreçte vatandaşlık kavramı, vatandaşlık kavramına ilişkin yani etnisiteye yönelik bir takım haklar ve bu hakların anayasal düzeydeki kabul veya yansıma biçimleriyle eğitim hakkı ve eğitim hakkı çerçevesinde dil konusu yani farklı dilde eğitim veya ana dilde eğitim gibi ileri sürülen birtakım konuların veya tartışmalar özel önem arz etmektedir.

Sosyolojik anlamda da azınlık kavramını farklı biçimde tanımlayan birtakım yaklaşımlar var, ama temel problem veya bu konudaki temel yaklaşım şu, azınlık bir kere çoğunluktan farklı olan, etnisite, dil ve din yönüyle farklılık arz eden topluluktur. Farklılığın gerçek çoğunluk tarafından baskılanmasını esas alan tanımlar da var. Çünkü bir kısım bunu baskı unsuru olarak kullanmayı ancak azınlık açısından temel kriter olarak ileri sürüyor. Bu tanımların hepsinde var olan ortak nokta diyor ki, çoğunluktan dil, din ve etnik yapı itibarıyla farklılık olacak. Bu farklılık bilinci hem çoğunlukta var olacak hem azınlıkta var olacak. Ancak uluslar arası metinlere baktığımızda bu anlamda gerek iç hukuktan kaynaklanın birtakım çekincelerle gerekse uluslar arası antlaşmanın yapıldığı şartlarda ortaya çıkan birtakım durumlar nedeniyle farklı yaklaşımların olduğunu görebiliyoruz.

Türkiye açısından, Lozan Antlaşmasının 37 ve 45’inci maddelerindeki kıstaslar veya esaslara göre azınlığın belirlenmesi mecburiyeti olduğu için, bu temel prensiplerin dışında bir azınlık kavramını devlet sistemi içerisinde kabul etmemiz mümkün değildir. Bu manada birtakım evrensel veya uluslar arası sözleşmelere çekince koyabiliyoruz. Mesela, Lozan Antlaşmasının 39’uncu maddesi birtakım ifadelerle konuyu gündeme getiriyor. Ve uluslar arası ilişkilerde azınlık ve azınlık kavramına yönelik bazı yapılanmalarda, faaliyetlerde bu esasların yani Lozan’da belirlenen esasların mutlaka göz önünde bulundurulması gerektiğini de orada vurguluyor. O nedenle, siyasi ve sosyal haklar sözleşmesi ve eki sözleşmeler dediğimiz sözleşmelere çekince konmuştur.

Ülkemizdeki azınlık kavramı çerçevesindeki tartışmaların bir başka versiyonu olarak ortaya çıkan dil meselesi, farklı dilde eğitim meselesi vardır. Bizim hukuk sistemimizde eğitim dili konusunu belirleyen bir Tevhidi Tedrisat Kanunu var, Anayasamızın 175’inci maddesinde de adeta değişmez hükümlerden kabul edilen bir düzenlemedir. 42’nci maddenin son fıkrasında Türkçeden başka bir dille eğitim yapılmasını ana dil olarak yasaklayan bir düzenleme var. 3’üncü maddede resmi dil olarak Türkçenin kabul edilmesini ifade eden bir düzenleme var.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmeye bağlı protokoller çerçevesinde özellikle kabul gören anlayış nedir sorusuna veya konusuna şöyle bir baktığımızda; Şu anki güncel tartışmada olan ana dilde eğitim, toplumun kendi istediği dilde eğitim hakkı gibi konuların evrensel hukuk veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından kabul edilmediğini çok net görüyoruz. Azınlık kavramında da bu yönüyle farklı açılımlar farklı bakışlar var. Dil konusunda yerleşik iki karar var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin. İrlanda ile ilgili olarak ve Belçika ile ilgili olarak verdiği kararlar. Belçika dil davasında, bir ana baba kendi istedikleri dilde ve resmi dil dışında yani devletin belirlediği anayasal düzenle belirlenmiş resmi dil dışında kendi mahalli dilleriyle ilgili bir eğitim talebinde bulunuyor. Bu eğitim talebini devlet kabul etmiyor. Bu red kararıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ek protokolünün ikinci maddesindeki eğitim hakkıyla ilgili düzenleme ihlal edildiği iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diyor ki, sözleşmeci devletin egemenlik yetkisi içinde bulunan kimseler birinci protokolün ikinci maddesine dayanarak kamu makamlarının belirli bir türde eğitim sistemi kurmasını isteyemezler. Tekrar edersek, sözleşmeci devletin egemenlik yetkisi içinde bulunan kimseler, fertler, birinci protokolün ikinci maddesine dayanarak kamu makamlarının belirli bir türde eğitim sistemi kurmasını isteyemezler. Ancak belirli bir eğitim sistemi kuran devlet, bir eğitim kurumuna girişteki şartları belirlerken eşitlik ilkesine uygun davranmak zorundadır. Yani burada 14’üncü madde anlamında, ayrımcılık niteliğinde bir tasarrufta bulunamaz. Daha somutlaştırırsak Kürtsün kardeşim bu fakültede, bu lisede, bu ilkokulda okuyamazsın. Sen Lazsın, sen Çerkezsin, sen Türkmensin, sen bilmem nesin diyemez, diyor.

Devam ediyor, birinci protokolün ikinci maddesiyle birlikte okunulduğunda bile, anne ve babaların kendi tercih ettikleri bir dilde çocuklarına eğitim verilmesini isteme hakkını güvence altına almadığı görülmektedir. Diğer deyişle Türkiye’de, Türkçeden başka bir dilin eğitimde ana dil olarak kabulü iç hukuk açısından da uluslar arası hukuk açısından da mümkün değil.

Kolektif hak talebi olarak karşımıza çıkan, vatandaşlık kavramı içerisinde bir etnik yapının varlığının kabulü konusu da önem arzetmektedir. Anayasamıza göre, 24 Anayasasında da Atatürk’ün de ifade ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. Bu bağ hukuki ve siyasi bir ilişkiyi ifade eder. Bu ne bir şoven anlayıştır ne de birtakım farklı kriterlere göre ortaya konulan bir kabuldür. İnsan kendini ne olarak hissediyorsa oradan olacağını ifade eder. Bir Kimse, bu anlamda hangi devlet ile hukuki ve siyasi bağ ilişkisi içerisindeyse o devletin mensubu olduğunu ortaya koyan bir anlayıştır. Benzer şekilde Federal Alman anayasasının 116’ncı maddesi, “bu anayasadaki anlamda Alman diğer yasal düzenlemeler saklı kalmak üzere Alman vatandaşlığına sahip olanlar, Alman soyundan olup 31 Aralık 1937 tarihindeki Alman İmparatorluğu sınırları içerisinde kabul edilmiş olan mülteci, sürgün edilenler, bunların eşi füru Almandır. Yani diyor ki 1937’de buraya gelmiş, burada ikamet etmiş ve Alman vatandaşlığı içerisinde kabul görmüş, Çingenesi de, Ermenisi de, hepsi Almandır. Alman vatandaşlık kanununun birinci maddesi de buna paralel olarak, Almanya vatandaşları Almandır düzenlemesine yer veriyor.

Aynı yönde bir başka düzenleme Fransız Anayasasının 72/2. Maddesinde, Fransa’da bir tek topluluk vardır Fransız’dır şeklindedir.

Günümüzdeki tartışmaları da bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Çabaların da masumane bazı taleplerin yansımasından öte; mevcut sistemi, düzeni zorlama, bozma veya ortadan kaldırma yönündeki birtakım anlayışlar olduğunu ifade etmek herhalde yanlış olmayacaktır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü