Türk Dünyası Yardım Kampanyası

MİLLİ İRADE NEDİR? YA DA ÜLKEYİ KİM YÖNETİR?

00 0000
Hikmet Sürgün
Son günlerde, yasama, yargı ve yürütme arasında yaşanmakta olan derin ihtilafın getirmiş olduğu tartışmalar içerisinde bir soru öne çıktı:Milli irade nedir? Ülkeyi kim yönetmeli? Bu tartışmalara milliyetçilikleri ile maruf bazı köşe yazarları da katıldılar.

Bu yazarlardan birisi, “ülkenin kurucusu kim ise yöneten daima ‘o’ olur” ön hükmünden hareketle, bu ön kabule doğru işleyen bir mantık önermesi ile görüşlerin şu şekilde açıkladı:
-Türkiye Cumhuriyetini kim kurdu?
-Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk kurdu…
-Ülkelerin kurucuları kimlerse, yönetenler de daima onlar olacaktır…
-Türkiye Cumhuriyeti Devletini de daima Atatürk’ün, Cumhuriyet’in ilkelerini ‘egemen ruhunda’ taşıyanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ebediyete kadar yaşatmaya ant içenler yönetecektir.
Diğer yazarımız da bu soruya köşesinde şöyle cevap verdi:
“Kasım 2002 seçimlerinden bu yana, her gün sıklıkla AKP ileri gelenleri tarafından ifade edilen ‘milli irade’ kavramı, kabaca sandıktan çıkan seçmen kararı olarak algılanıyor… AKP yönetimi bunu öyle bir tarzda ifade ediyor ki, sanki sandığa giderek oy veren halk, iktidara getirdiği partiye devleti yıkıp yeniden kurma hakkı bile vermiş. Oysa böyle bir milli irade kavramı olamaz. Eğer iktidara büyük bir oy çoğunluğu ile gelmiş olan her siyasi parti veya kafa kafaya verecek birkaç parti, devleti ve cumhuriyeti yıkıp yeniden yapma hakkına sahip olsaydı, o zaman Türkiye Cumhuriyeti devletini defalarca yıkıp defalarca yeniden inşa etmek lazım gelirdi.
Kısaca ifade etmek gerekirse milli irade Cumhuriyeti kuran iradedir.”
. . .
Tüm bu bakış açılarında veya kabullerde, halka; yani millete bir yer ve değer verilmediği izlenimi uyanıyor. Her ne kadar Yazarlar yazılarında millet olgusunu bir yerlere yerleştirme çabasında bulunuyorlarsa da, vardıkları sonuçlar itibariyle, sanki millet ancak devletle ortaya çıkmış ya da çıkacak olan, edilgen ve en fazla nesne konumunda bir olgu olarak değer kazanıyor. Yani maalesef devletimiz herhangi bir Afrika devletine, milletimiz de kendi varlıklarının dahi farkında olmadıkları kabile ya da kabilelere benzetilmiş oluyor.
Fransız tarihçi Jean-Paul Roux, “Türklerin Tarihi: Pasifikten Akdeniz’e 2000 yıl” isimli eserinde, (2007: 102-103) Göktürklerin ikinci defa kuruluş dönemini anlatırken şu hükümlere varıyor:

“Türkler, kağanlıklar ülkesi Ötüken’deki imparatorluklarını yeniden canlandırırlar ya da daha doğrusu yeni bir imparatorluk kurarlar. Bu özünde halk kökenli bir harekettir. İmparatorluk kayıtları ‘genelinde yoksul bir halk’ olduğunun bilincine varışı ifade eden uzun bir cümleyle bunu doğrulayacaktır. Bu cümlede suç, ‘hepsi de bilgisiz ve değersiz’ denilen ‘cahil’ kağanlar ile ‘bunların hizmetindeki kötü kağanlar’a yüklenir. Ardından daha da zalim bir tarzda, ‘Asil Türkler kendi Türk adlarını terk ettiler, Çin adları aldılar, Çin asilleri olarak Çin imparatoruna itaat ettiler’ diye devam eder. Fakat bu halk hareketi ancak halk ile hükümdar sülalelerinin yenilenmiş ittifakıyla somutlaşabilecekti. Çinli olan her şeyden nefret etmesine karşın kendisi fazlasıyla Çinlileşmiş olan Tonyukuk, garip bir şekilde bu halk ittifakını bir devrim gibi destekler. Önceden kestirilmesi imkânsız olan bu yeniden doğuşun, koyu bir milliyetçiliğin sonucu olduğu kesindir. Her şey bunu kanıtlamaktadır. Özellikle de imparatorluğun ilk on yılında çok gözde olan ve hükümdarların hala eğilimli oldukları yabancı bir din olan Budizm’e karşı ani kuşku ile geleneksel dinin yeniden ortaya çıkması bunu kanıtlar.”
Türkiye Cumhuriyeti devleti, yoktan ortaya çıkmış bir devlet değildir. Veya başıboş, dağınık, ne yaptığının veya ne olduğunun farkında olmadan yaşayan kabilelerin ortaya koyduğu bir devlet de değildir. Geride, binlerce yıl içinden akarak gelen bir devlet olma geleneği ve ne kadar yorgun ve bıkkın olursa olsun, bunu gerektiğinde ete kemiğe büründürmeyi başaran bir halk/millet irfanı vardır. Nitekim Roux bu hususu da İkinci Göktürk Devleti’nin kuruluş sadedinde, “neredeyse altmış yıllık bir süre içerisinde (681-744) bütün kaygısı her zaman olduğu gibi Devlet oluşturmak ve halkı düzenlemek olan bir devlet, şimşek gibi doğar.”
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kurucu kadronun içinden geldiği devlet geleneği, Türk devlet geleneğinin o günkü son temsilcisi olan Osmanlı Devletidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadro, Osmanlı asker ve sivil bürokrasisidir. Türk Devlet Geleneği”nin “ebed-müddet” vasfı, bu defa bu kurucu kadro eliyle hayata geçirilecek; batmakta olan Devlet-i Aliye’den, Türkiye Cumhuriyeti çıkartılacaktır. Ancak 19 Mayıs 1919’da Samsundan başlayan bu yolculukta Mustafa Kemal’in ve diğerlerinin hemen her zaman dayandıkları, sırtlarını yasladıkları, güvendikleri ve gerektiğinde sığındıkları temel güç, Türk Halkı, Türk Milleti olmuştur. Samsun’da başlayan bu yeniden ayağa kalkış hamlesinde, Mustafa Kemal’in tüm söylemlerinde; “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” inancı hâkim olmuştur. Milli Mücadelenin her aşamasında TBMM açık kalmıştır, çalışmıştır; tüm muhalif görüşler dile getirilmiştir. Sert tartışmalar da olmuştur. Ciddi bir muhalefet hareketi de vardır. Ama ortak bir dava vardır ve kimse bu ortak hedeften sapma göstermez: Düşmanları kovmak, devleti daim ve hâkim kılmak. Buna göre TBMM’nin temel ilkesi olan “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini eğer siyasi anlamların ötesinde teolojik bir anlam yükleyerek, pür pozitivist bir manifestonun şifre cümlesi (sloganı) olarak okursak yanlış yaparız.
Kurucu kadro milletle beraber ve ona güvenerek, milletin ne kadar kutsal değeri varsa, tamamen o değerlerin harekete geçirebildiği kuvvelere dayanarak “Anadolu İhtilali”ni yapmıştır. Gerçi bu hareketin İsmet Paşa gibi istisnaları da vardır: İsmet İnönü umutsuzdur ve bir manda yönetimi altında bu dönemi atlatabileceğimize ve ayrıca medenileşeceğimize inanmaktadır. (Bu günlerde bazı gençlerin televizyon ekranlarında İngiliz yönetiminde olsaydık, haklarımız verilirdi demeleriyle ne kadar da benzeşiyor değil mi?) Haksızlık etmemek gerekir; manda yönetimi konusunda İsmet İnönü yalnız değildir. Mandateri değişmiş olmak farkıyla Milli Mücadelenin mümtaz kadın şahsiyeti Halide Edip’le kocası Adnan Adıvar da, Amerikan mandasını istemektedirler. Ama bunların evvelkinden yine de önemli bir farkı vardır: Amerikan mandasını medenileştirilmek için değil, bağımsızlığa giden yolda bir geçiş dönemi, siyasi bir rahatlık sağlamak maksadıyla istemektedirler. Tüm bunlara rağmen Mustafa Kemal millete güvenerek “tam istiklal” sloganıyla yola çıkar. Bu yolculukta yanında rahatlıkla Cumhuriyetin kurucu çekirdek kadrosu olarak tanımlayabileceğimiz, Rauf Orbay, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy ve Kazım Karabekir vardır.
Ancak ne yazık ki bu kurucu kadronun arasına, aslında kökleri Milli Mücadele dönemine uzanmakla beraber, önce vatanın istiklali denilerek bir kenara itilmiş olan ihtilaf konuları, kısa süre içerisinde derin ihtilaflar olarak girecektir. Bu kadrodan Mustafa Kemal’in yanında Fevzi Paşa ile İsmet Paşa kalacak; kadronun diğer önemli şahsiyetleri; Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir ve diğer bir kısım zevat ayrışacak, başka siyasi mülahazalarla farklı siyasi hareketlerin içinde yer alacak, zaman içinde de tasfiye olacaklardır.
1930’lara gelindiğinde Mustafa Kemal artık İnönü’den rahatsızlık duymaya başlayacaktır. 1930’ların ikinci yarısında Mustafa Kemal ile İnönü arasında ciddi siyasi ve kültürel ihtilaflar vardır ve bu ihtilaflarda devlet gemisinin yürütülmesinde en büyük faktör Fevzi Paşa olacaktır. Mustafa Kemal’in vefatının ardından, artık “kim tutar seni!” misali İsmet İnönü, ülke yönetiminde tek adam olarak kalır. Artık Devlet, Devletin çekirdeği, Devletin ideolojisi İsmet İnönü’nün şahsında tecessüm ve temessül edilmektedir.
Bu dönemde Türkiye’nin Türk dünyası diye bir derdi yoktur. Dünya Türklüğü diye bir ufku kalmamıştır.
Bu dönemde Türkiye’nin - bölge petrol gibi stratejik hammadde deposu olmasına rağmen - Ortadoğu ve İslam dünyası diye bir derdi de olmamıştır.
Bu dönem Türkiye’si tüm ilgisini eski Yunan ve Anadolu uygarlıklarına yöneltmiş, buradan bir kültür ve medeniyet inşa etmeye çalışmaktadır.
Bu gün yaşamakta olduğumuz kültürel ve siyasi tüm sorunların kaynağı, bu dönemde atılan tohumlardır. Çünkü bu tarih ve kültürel politika sakatlıkları, Türk tarihinde ve kültüründe bir kırılma meydana getirmiştir. Bu kırılmanın sonucu olarak; tarihsel sürekliliğin ve geleneğin işlendiği ve kimliğin inşa edildiği zihni düzlem tahrip olacak; mütecanis bir toplum teşekkül etme şansı, bizzat devlet eliyle tahrip edilecektir. Ne yazık ki, bunca yanlışlarına rağmen, İsmet İnönü’nün uygulamalarında kendisin açığa vuran bu anlayış, yıllardan beri kurucu felsefe olarak savunulmakta, takdim edilmektedir.
Bu iki Yazarımız da milli irade kavramından kurucu iradeyi, kurucu kadronun iradesini anladıklarını ifade ediyorlar. Oysa yukarıda kısaca anlatılmaya çalışıldığı üzere 1930’lara geldiğimizde, bir arada olan bir kurucu kadrodan bahsedemiyoruz. Hele 1940’lara doğru, Kurucu önder Mustafa Kemal’in dahi o gün ülkeyi yönetenler tarafından sadece bir ritüele, meşrulaştırıcı bir araca indirgendiğini görüyoruz. Dolayısıyla gerçekçi ve samimi olursak eğer, 1938’de Mustafa Kemal’in vefatının ardından, Devlet Aklı’nda (devletin ideolojisinde), eğer kurucu irade Mustafa Kemal’in inanç, tasavvur, tahayyül ve hedefleri ise, devletin bunlardan adım adım uzaklaştırıldığını müşahede ederiz.
Şimdi konuya bir başka açıdan yaklaşalım: 1961’e kadar yürürlükte olan Anayasa eğer kurucu iradeyi yansıtan bir Anayasa idiyse-ki öyle olması gerekiyor; çünkü bu Anayasa Mustafa Kemal döneminde yürürlüğe girmişti- 1961’de bütünüyle nasıl değiştirilebildi?
Aynı şekilde eğer 1961 Anayasa’sı kurucu iradeyi yansıtıyor idiyse bu defa 1982’de yine onun yerine konulan Anayasa hangi iradeyi yansıtmaktadır?
Gayet tabii Anayasalar, değişen şartlara ve ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara nazaran değişirler, değişikliğe uğrarlar. Ama bu değişikliklerin hiç birisi tarihin üretip ortaya koyduğu özün/çekirdeğin tahrip edilmesi hakkını kimseye vermez, vermemelidir. Bu öz “devlet-i ebed müddet” fikridir; “nizam-ı âlem” hedefidir. Milli Mücadeleyi yürüten kurucu kadronun felsefesi; yani Cumhuriyetin kurucu felsefesi de bunlardı. Geriye kalan her şey bu hedefe götürmede yararlanılacak olan araçlardı. İşte bu hedefe götürmede varlığı birinci derecede gerekli olan unsur ise devletle beraber halktır, millettir.
İşte bunun için halkın/milletin bu hedefi sahiplenmesi gerekir. Eğer millet bu davayı taşıyabilecek irfana sahip değilse, bu irfan tahrip edilmişse, bu gerekliliği zorla yerine getiremezsiniz. Bu nedenle halka/millet rağmen devlet ve devlet düzeni olamaz.
Devlet halkı/milleti gerek duyduğu durumlarda uyarır, yönlendirir, etkiler, bazen biçimlendirir, ama tüm bunları yaparken ustalıklı yöntemler geliştirir; asla onlarla çatışmaya girmez, onları bölmez, tasnif etmez, dışlamaz, çaresiz bırakmaz; AB gibi ABD gibi küresel oyunculardan medet umar hale getirmez.
Kuvvetli devletler, devletin ideolojisi ile milletin irfanının buluştuğu / örtüştüğü yerde ortaya çıkarlar. Devlete rağmen millet, millete rağmen devlet olmak mümkün değildir.
Bu nedenlerle devletin kuruluş felsefesi olan “milli irade” ile demokratik parlamentarizmin sandıktan çıkardığı “milli irade”nin aynı ya da yakın şey olmasının sağlanması, devlet olmanın ve devlet kalmanın asgari şartını oluşturur. Milleti tek yanlı olarak, tarif, tasnif ve tanzim etmek, bu bütünlüğü bozmaktadır. Onlarca yıldır yaşamakta olduğumuz sorunların temelinde bu yaklaşım yatmaktadır.
Eğer devlet aklı, sandıktan çıkan “milli irade” ile devleti kuran milli iradeyi farklılaştırırsa bu, zaman içinde devletin izmihlalini besler.
Bu gün her zamankinden daha çok “Devlet Aklı”na ve Devlete ihtiyacımız var.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü