Türk Dünyası Yardım Kampanyası

ÜSTÂD, Dersim ya da öfkenin akla galebesi

08 Aralık 2009
Hikmet SÜRGÜN

Asında bu yazının temel gövdesi daha önce yine gündemin Dersim olduğu; AB mahfillerinde Dersim kazanının ısıtıldığı günlerde Ocağın bu sayfasında yayınlanmıştı. Bu defa yine benzer bir vesileyle; bu yazıyı Üstad Necip Fazıl’ın “Son Devrin Din Mazlumları” isimli eserinin Dersim başlıklı kısmı nedeniyle, küçük fakat zaruri birtakım ilave ve değerlendirmelerle tekrarlamak zorunda kaldık.
Hemen burada kişisel/sübjektif bir durumun tesbiti gerekmektedir: Üstad, bu satırların yazarının hem muhabbet hem de tefekkür dünyasında çok hususi bir yere sahip olmasının yanında, zihni ve fikri teşekkülünde de pay sahibidir. Ayrıca -biraz edepsizlik olacak ama konunun nezaketi nedeniyle belirtmek zorunda kaldık ki- bu satırların yazarı Üstad’ın vasiyetinin kendi payına düşen kısmını da yerine getirmiş birisi olduğu gibi, Üstad ilham kaynağı olmaya da halen devam etmektedir.
Şu sıralarda Dersim üzerinden yapılan tartışmalarda “İslamcı” intelijansıya, “ Bir dakika beyler! Biz daha Dersimciyiz; sizler korkudan bir kelime dahi edemezken bakın bizim Üstadımız neler yazmıştı” kabilinden, Üstadın bu konuya dair hakikaten cesur ve fakat bir o kadar da sübjektif yazısı üzerinden basit ön alma hamlesine ve şirinliklere giriştiler.
Evet, bilerek sübjektif dedik. Bir kere böyle önemli bir hususta yazdığımız zaman hakikaten sağlam belge ve tanıklıklara ihtiyaç vardır. Aksi halde yazdıklarınız sübjektif olmaktan kurtulamaz. Nitekim Üstad’ın bu yazısı da bu kusurla malül bir yazı olmuştur. Açın, okuyun; orada anlatılan hiçbir olayda Üstad’ın gösterdiği tanıklıklar birinci el tanıklıklar değildir. Bu durum gayet tabii ki “efendim, bu olaylar olmamış mıdır yani” itirazlarını asla ortadan kaldırmıyor ama bu anlatımları ve hele buradan hüküm ihdas etmeyi de meşrulaştırmıyor.
Biraz teemmül ettiğimizde Üstad’ın bu yazısında da öfkenin galebe çaldığını görüyoruz. Hem zaten Üstad bir öfke ve celadet timsalidir. Nitekim öfke öyle galebe çalıyor ki, Üstad olup bitenlere dair hüküm ihdas ederken şunları söylemekten kendisini alamıyor: “Dayandığı tek sebep de bir takım asayişsizlik ve itaatsizlik bahanesi altında, bütün Doğu Anadolu’yu kapsayıcı olarak, o mıntıkanın bir türlü sulandırılmayan İslami rengidir.”
Pes doğrusu Üstad -senin kastettiğin manasıyla- Allah için, hangi İslami renk!
Bu hükümle bu yazının aslında nasıl “butlanla malul” bir yazı olduğunu söylemeye gerek bile kalmıyor ama yine de tartışmalar tam bu merkezdeyken, okuyucuların müsamahasına sığınarak bu konuya dair daha önce bu sayfada yayımladığımız yazının önemli kısımlarını bir kere daha tekrarlamak istiyoruz.
Dağlık ve sarp bir bölge olan ve adeta doğal bir kale görünümündeki Dersim’e tam anlamıyla nüfuz etme, hemen hemen hiçbir güç tarafından gerçekleştirilememiştir. Müslüman Arapların Anadolu üzerine yaptıkları saldırılarda da Dersim’e hakim olma sonucuna rastlayamıyoruz.[1] Büyük Roma Devleti ve Bizans’a hiçbir zaman tam anlamıyla bağlanmayan Dersim, Hristiyanlık döneminde (de) mutezile Müslüman tarikatların sığındığı bölge olmuştur.[2]Bu durum derece farkıyla Selçuklu ve Osmanlı döneminde de devam eder. Özellikle 1514’e kadar durum budur.
1514’e gelindiğinde daha önce doğu ile ilgilenmeyen Osmanlı için bir “Doğu Meselesi” zuhur eder. Çünkü bu tarihte artık devletin tüm görmezden gelme ve adeta yalvarma politikaları iflas etmiştir. Bu sonuçta Dersim’in coğrafi vaziyetinin ve tarihsel/zihni altyapısının sağlamış olduğu avantajlara ilave olarak, yeni bir faktör denkleme katılmıştır; Şah İsmail. Şah İsmail’in Safevi devletinin Anadolu’daki yayılmasında Dersim’in bu vaziyeti çok uygun fırsatlar sunmaktadır ve Şah İsmail bunu çok iyi değerlendirmiştir. Şah İsmail kendisi de mutezile (heteredoks) bir Müslüman olarak Dersimin bu özelliğinden istifade etmek ister ve hayli mesafe de alır. Osmanlı için artık devlet, dirlik ve düzen tehdit altındadır. Çünkü artık mesele sadece tımar sistemine katılmama, asker ve vergi vermeme tavrından ibaret kalmamış, bu defa tehdit devletin birlik ve bütünlüğüne; dolayısıyla Haçlıların ekmeğine yağ sürmeye başlamıştır. Bütün bu şartlar Osmanlı için önceleri çoğu zaman kendi halinde bıraktığı, mahallinden yöneticiler atadığı, ortaya çıkan bazı asayişi bozucu olayları görmezden geldiği bir duruştan vazgeçerek, artık Doğu meselesinin hallini zaruret haline getirmiştir. Şah İsmail ile Yavuz Sultan selim’in karşılaşması, sadece iki ordunun karşılaşması; yani bir bilek güreşi olmaktan çıkarak, maalesef sonuçları bu günlerimizi de olumsuz anlamda etkileyecek bir sürecin başlaması anlamına gelen bir etkiyi yaratmıştır. Ama bu karşılaşma kaçınılmazdır ve bir sorumlu aramak icap ederse bu da şah ismail’dir. Bu karşılaşmadan Yavuz zaferle çıkar ve tarihi kaynakların naklettiğine göre, zaferden sonra Yavuz’un bölge insanını cezalandırması hayli sert olmuştur. Şah İsmail’e yardım eden bir çok aşiretleri Yavuz çok sert şekilde cezalandırır; canlarını kurtaranlardan bir çoğu Dersim dağlarına kendisini atar. O günden beri dersim bölgesi, merkezi otoriteye karşı potansiyel, birçok defa da aktif tehdit merkezi olur.[3]
Dersim aslında bundan sonra da içten içe kaynamaya devam eder. Örneğin 1877-1878 (93) Osmanlı-Rus harbinin doğurmuş olduğu ortamda bir hareketlenme olur. Ali şefik Paşa başkanlığında bir “tedip” heyeti Dersim’e gönderilir ama başarısız olur. 1893-1905 yılı içinde de birtakım karışıklıklar meydana gelir. Devlet bazı “tedip” hareketlerine girişir ama sonuç alamaz.
1907’de 1908’de de isyanlar olur. Bu isyanları bastırmak üzere gönderilen askeri birlikler başarısız olduğu gibi, önemli miktarda silah ve mühimmatları da isyancıların eline geçer.[4] 19’ncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Birinci Cihan Harbinin oluşturmuş olduğu şartlarda Dersim tekrar kaynamaya başlar. Bu kaynama milli Mücadele döneminde de devam eder.
Mondros Mütarekesi’nin ardından oluşan Ankara merkezli Milli kuvvetler, bir yandan cephede Yunanla savaşırken öbür yandan da isyancılarla mücadele etmektedir. Ankara hükümetine karşı ilk isyan yine Dersim bölgesinden gelmiştir. Ayşe Hür’e göre; “Hafik(Koçhisar), Zara, İmranlı, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Kuruçay ve Ovacık coğrafyasındaki 135 köy…1916’da Ruslar yaklaştığında Sivas merkezli bir Kürdistan için görüşmelere başlamışlar, fakat Ruslar bölgede bağımsız bir Ermenistan kurulmasını tercih ettiği için anlaşma sağlanamamıştır. Ancak daha sonra 1919 yılı sonlarında, Ermeni ve Kürt liderleri arasında, Paris barış Konferansı esnasında, İngiliz binbaşı Noel’in de çabalarıyla Birleşik bağımsız Ermenistan ve Kürdistan kurulması fikrinde mutabakat varılır, ve bu öneri konferansa da teklif edilir.[5]
Yukarıda sayılan aşiretler Hür’e göre daha sonra Kürt Teali Cemiyeti ile işbirliği yapmışlar ve Ankara’daki yeni meclise temsilci dahi göndermemişler, Şubat 1920’de özerklik taleplerini yaşama geçirmek üzere harekete geçmişlerdir.[6]
Tüm bu dinamiklerin ve arka planın bir sonucu olarak Dersim yöresinde Milli Mücadele döneminin ilk önemli isyanlarından birisi olan Koçgiri İsyanı meydana gelir. İsyan, Kuvay-ı Milliye tarafından bastırılır ama, bundan sonra sorunun adı artık Dersim sorunu olarak Ankara hükümeti tarafından kaydedilir. Aslında af ta çıkartılır. Bölge ileri gelenleri ile iyi ilişkiler geliştirilmeye de çalışılır. Mesela M. Kemal, bölgenin önemli şahsiyetlerinden Seyid Rıza’dan sükunetin muhafazası için ricada da bulunur. Ayrıca bölgenin yine önemli liderlerinden Meço ve Diyap ağa’lar Ankara’ya meclise üye olarak çağrılırlar. M. Kemal’in hassaten sükunetin tesisi için ricada bulunduğu Seyid Rıza, Dersim’in merkezini işgal ederek Ankara Hükümeti’ne bir telgraf çeker; bu telgrafta; “Ankara’da bulunan ve Dersimliler adına mebus tayin edilen şahısların Dersim’i katiyen temsil edemeyeceklerini, Dersim’in bağımsız bir Kürt idaresi istediğini, bu milli istek Ankara Hükümeti tarafından kabul ve resmen ilan edildikten sonra ancak, Kürdistan’ın bir konfederasyon şeklinde Ankara ile işbirliği yapabileceğini” bildirir.[7]
Dersim’liler 1924’teki Şeyh Sait isyanına, isyanın Sünni ve hilafeti geri getirme(!) karakterli mahiyetine binaen katılmazlar, destek de vermezler.
1920’den 1935’e kadar ufak tefek kıpırdanmalarla yıllar geçer; hükümet bu bölgede hiçbir reform/ıslahat programını layık-ı veçhile uygulamaya koyamaz. Bölge bir devletin devlet olabilmek için sahip olması gereken en asgari uygulamalara karşı direnç göstermeye; feodal yapısını sürdürmeye devam eder. Devlet, 1935’e gelindiğinde adını daha önce artık “Dersim Sorunu” olarak koyduğu bu meseleyi halletmek için, 25 Aralık 1935 tarihinde “Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında 2884 sayılı Kanunu”u kabul eder. Kanun 2 Ocak 1936’da 3195 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer. Gerçi bundan önce hükümet 1934 tarihinde 2510 sayılı İskan Kanunu’nu çıkarmış ve yürürlüğe koymuştur. Bu Kanun’da şöyle ifadeler vardır: “Aşirete hükmi şahsiyet tanınamaz. Aşiret reisliği, beyliği, Ağalığı, şeyhliği ve bunların herhangi bir vesikaya, görgü ve göreneğe dayanan her türlü teşkilat ve taazzuvları kaldırılır.”[8] Görüleceği üzere Hükümet bu defa Osmanlı’nın yapamadığını yapmak istemekte; merkezi idarenin gücünü ve teşkilat yapısını bu bölgede de hakim kılmak istemektedir ve buna da hakkı varıdr.
Tahmin olunacağı üzere bu düzenlemeler bölge feodalitesi tarafından asla hoş karşılanmaz ve isyan başlar. İsyan, yukarıda belirtilen kararlılık ifadesinin bir sonucu olarak bölgede başlatılan imar ve inşa faaliyetleri üzerine başlamıştır. Nitekim Tunceli Kanunu gereğince başlatılan ıslah programları sonucunda, merkezi otoritenin güç kazanması aşiret reislerini telaşlandırır. Bu reisler Seyid Rıza’nın önderliğinde toplanarak hükümete şu ültimatomu verirler:[9]

  1. İçimizde karakol yapmayacaksınız
  2. Köprü kurmayacaksınız
  3. Yeniden nahiye ve kaza merkezleri ihdas etmeyeceksiniz
  4. Silahlarımıza dokunmayacaksınız
  5. Biz her zamanki gibi pazarlık usulü ile vergilerimizi vereceğiz.

Kolayca görüleceği üzere ültimatom, bir pazarlık talebi dahi değildir. Hükümete “bu işten vaz geç” demektedir. Yani “biz merkezin otoritesini tanımıyoruz, tanımayacağız” denilmektedir.
İsyan bastırılır, ancak 1938’de meydana gelen birtakım asayişi ihlal ve kıtal olayları nedeniyle bu defa yeni bir “tedip harekatına” girişilir. Yeni bir “tedip harekatını” tetikleyen olay da “Tunceli bölgesinde asker kaçaklarını aramakla görevli jandarma müfrezesinden yedi jandarma eri, Kör Abbas, Keçele ve Baluşağı aşiretlerine mensup kişilerce, Mansuluşağı köyünde pusuya düşürülerek öldürülmesi olayıdır. Olayı müteakip Mercan deresine inen aşiret mensupları Mercan karakolunu da basarak iki jandarma erini daha öldürürler”[10] Zaten çok kararlı olan hükümet bu olay üzerine askeri tedbirlerle de yoğun olarak desteklenmiş bir harekatı uygulamaya kor. 1938’in Haziran ayında başlatılan harekat 1 Kasım 1938’de TBMM’nin yeni çalışma yılının ilk toplantı gününde, Atatürk hasta olduğu için onun yerine başbakan Celal Bayar’ın okuduğu konuşmada, “Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman aşırı bir duruma giren Tunceli’deki toplu haydutluk olayları, belli bir program içindeki çalışmaların sonucu olarak kısa bir zamanda ortadan kaldırılmış, o bölgede böyle olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır.” şeklinde duyurularak sona erdirilir.[11] Başlangıcını 1937 Mayıs ayı olarak kabul edersek Dersim harekatı yaklaşık olarak 1,5 yıl sürmüştür. Yani 1920’lerde milli mücadele esnasında, o kritik dönemde başlatılan ve bin bir rica ve minnetle sona erdirilen ilk isyandan bu yana 17 yıl geçmiştir. Bu defa isyanın başında yine Seyid Rıza vardır ve bu süre zarfında Ankara Dersim’e, Seyid Rıza’ya esasen çok ricada bulunmuş, adeta yalvarmıştır.
Durduğunuz yere, baktığınız resim karesine ,mektep ve meşrebinize göre çok farklı Dersim hikayeleri anlatabilirsiniz. Bu önermeden yukarıdaki satırlar da vareste değil. Ancak ne anlatırsanız anlatın, resme neresinden bakarsanız bakın, Dersim’in; yani Tunceli’nin, öteden beri, hangi rengi hangi inancı taşırsa taşısın merkezi otoriteyi, kabul etmek istemediği gerçeğini değiştiremezsiniz. Bu 1514’te de böyledir, 1937’de de. Yani dersim’e hakim olan renk gerçekte her hangi bir dini ya da etnik renk te değildir.
Ancak yine de Dersim’in bu vasfı,öteden beri Dersim üzerinde merkezi yönetimin yapıp ettiklerini sorgulanmaz yapar mı? Hayır, asla yapmaz! Zaten yapmamıştır da.
Ancak ne olursa olsun tarihi ve tarihte olup bitenleri yargılarken ve hele buradan birtakım hükmi sonuçlara giderken, öfkemiz aklımızı ve vicdanımızı perdelememeli; Üstad dahi olsak bu böyle. Hele bir de omuzlarımızda devlet sorumluluğu varsa…


[1] Suat Akgül, Yakın Tarihimizde Dersim İsyanları ve Gerçekler, Boğaziçi Yayınları, İstanbul1992, s. 5

[2] “Dersim”, Türk Ansiklopedisi, C. XIII. Ankara,1966, s. 109’dan nakleden Akgül, a.g.e, s.5

[3] Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve Ermeni-Kürt İlişkileri(15.yy’dan Günümüze), Stockholm 1986, s. 29’dan nakleden Akgül, a.g.e. s.16

[4] M.Nuri dersimi, Kürdistan tarihinde Dersim, Halep 1954, s. 88’den nakleden Akgül, s.24.

[5] Garo Sasuni, a.g.e. s.164’ten nakleden Akgül, a.g.e. s, 30.

[6] Ayşe Hür, Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-2, Taraf Gazetesi, 21.10.2008

[7] M.Nuri Dersimi, a.g.e. s.139’dan nakleden Akgül, a.g.e. s. 35.

[8] Akgül, a.g.e. s, 58

[9] Cumhuriyet, 16 Haziran 1937

[10] Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayklanmalar(1924-1938), Gnkur. Basımevi, Ankara 1972, s. 410’dan nakleden Akgül, a.g.e. s, 149.

[11] Akgül, a.g.e. s.159.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü