Türk Dünyası Yardım Kampanyası

ŞU DERSİM DEDİKLERİ VEYA KURUMUŞ TEZEKLERE SU SERPMEK

05 Aralık 2008
Hikmet SÜRGÜN

Dağlık ve sarp bir bölge olan ve adeta doğal bir kale görünümündeki Dersim’e tam anlamıyla nüfuz etme, hemen hemen hiçbir güç tarafından gerçekleştirilememiştir. Müslüman Arapların Anadolu üzerine yaptıkları saldırılarda da Dersim’e hakim olma sonucuna rastlayamıyoruz.[1] Büyük Roma Devleti ve Bizans’a hiçbir zaman tam anlamıyla bağlanmayan Dersim, Hristiyanlık döneminde (de) mutezile Müslüman tarikatların sığındığı bölge olmuştur.[2] Bu durum derece farkıyla Selçuklu ve Osmanlı döneminde de devam eder. Özellikle 1514’e kadar durum budur.

1514’e gelindiğinde daha önce doğu ile ilgilenmeyen Osmanlı için bir “Doğu Meselesi” zuhur eder. Çünkü bu tarihte artık devletin tüm görmezden gelme ve adeta yalvarma politikaları iflas etmiştir. Bu sonuçta Dersim’in coğrafi vaziyetinin ve tarihsel/zihni altyapısının sağlamış olduğu avantajlara ilave olarak, yeni bir faktör denkleme katılmıştır; Şah İsmail. Şah İsmail’in safevi devletinin Anadolu’daki yayılmasında Dersim’in bu vaziyeti çok uygun fırsatlar sunmaktadır ve Şah İsmail bunu çok iyi değerlendirmiştir. Şah İsmail kendisi de mutezile (heteredoks) bir Müslüman olarak Dersimin bu özelliğinden istifade etmek ister ve hayli mesafe de alır. Osmanlı için artık devlet, dirlik ve düzen tehdit altındadır. Çünkü artık mesele sadece tımar sistemine katılmama, asker ve vergi vermeme tavrından ibaret kalmamış, bu defa tehdit devletin birlik ve bütünlüğüne; dolayısıyla Haçlıların ekmeğine yağ sürmeye başlamıştır. Bütün bu şartlar Osmanlı için önceleri çoğu zaman kendi halinde bıraktığı, mahallinden yöneticiler atadığı, ortaya çıkan bazı asayişi bozucu olayları görmezden geldiği bir pozisyondan vazgeçerek, artık Doğu meselesinin hallini zaruret haline getirmiştir. Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’in karşılaşması, sadece iki ordunun karşılaşması; yani bir bilek güreşi olmaktan çıkarak, maalesef sonuçları bu günlerimizi de olumsuz anlamda etkileyen bir durum doğrumuştur. Bu karşılaşmadan Yavuz zaferle çıkar ve tarihi kaynakların naklettiğine göre, zaferden sonra Yavuz’un bölge insanını cezalandırması hayli sert olmuştur. Şah İsmail’e yardım eden bir çok aşireti Yavuz çok sert şekilde cezalandırır; canlarını kurtaranlardan bir çoğu Dersim dağlarına kendisini atar. O günden beri dersim bölgesi, merkezi otoriteye karşı potansiyel, birçok defa da aktif tehdit merkezi olur.[3]

Dersim aslında bundan sonra da içten içe kaynamaya devam eder. Örneğin 1877-1878 (93) Osmanlı-Rus harbinin doğurmuş olduğu ortamda bir hareketlenme olur. Ali şefik Paşa başkanlığında bir tedip heyeti Dersim’e gönderilir ama başarısız olur. 1893-1905 yılı içinde de birtakım karışıklıklar meydana gelir. Devlet bazı tedip hareketlerine girişir ama sonuç alamaz.

1907’de 1908’de de isyanlar olur. Bu isyanları bastırmak üzere gönderilen askeri birlikler başarısız olduğu gibi, önemli miktarda silah ve mühimmatları da isyancıların eline geçer.[4] 19’ncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Birinci Cihan Harbinin oluşturmuş olduğu şartlarda Dersim tekrar kaynamaya başlar. Bu kaynama milli Mücadele döneminde de devam eder.

Mondros Mütarekesi’nin ardından oluşan Ankara merkezli Milli kuvvetler, bir yandan cephede Yunanla savaşırken öbür yandan da isyancılarla mücadele etmektedir. Ankara hükümetine karşı ilk isyan yine Dersim bölgesinden gelmiştir. Ayşe Hür’e göre; “Hafik(Koçhisar), Zara, İmranlı, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Kuruçay ve Ovacık coğrafyasındaki 135 köy…1916’da Ruslar yaklaştığında Sivas merkezli bir Kürdistan için görüşmelere başlamışlar, fakat Ruslar bölgede bağımsız bir Ermenistan kurulmasını tercih ettiği için anlaşma sağlanamamıştır. Ancak daha sonra 1919 yılı sonlarında, Ermeni ve Kürt liderleri arasında, Paris barış Konferansı esnasında, İngiliz binbaşı Noel’in de çabalarıyla Birleşik bağımsız Ermenistan ve Kürdistan kurulması fikrinde mutabakat varılır, ve bu öneri konferansa da teklif edilir.[5]

Yukarıda sayılan aşiretler Hür’e göre daha sonra Kürt Teali Cemiyeti ile işbirliği yapmışlar ve Ankara’daki yeni meclise temsilci dahi göndermemişler, Şubat 1920’de özerklik taleplerini yaşama geçirmek üzere harekete geçmişlerdir.[6]

Tüm bu altyapının bir sonucu olarak Dersim yöresinde Milli Mücadele döneminin ilk önemli isyanlarından birisi olan Koçgiri İsyanı meydana gelir. İsyan, Kuvay-ı Milliye tarafından bastırılır ama, bundan sonra sorunun adı artık Dersim sorunu olarak Ankara hükümeti tarafından kaydedilir. Aslında af ta çıkartılır. Bölge ileri gelenleri ile iyi ilişkiler geliştirilmeye de çalışılır. Mesela M. Kemal, bölgenin önemli şahsiyetlerinden Seyid Rıza’dan sükunetin muhafazası için ricada da bulunur. Ayrıca bölgenin yine önemli liderlerinden Meço ve Diyap ağa’lar Ankara’ya meclise üye olarak çağrılırlar. M. Kemali’in hassaten sükunetin tesisi için ricada bulunduğu Seyid Rıza, Dersim’in merkezini işgal ederek Ankara Hükümeti’ne bir telgraf çeker; bu telgrafta; “Ankara’da bulunan ve Dersimliler adına mebus tayin edilen şahısların Dersim’i katiyen temsil edemeyeceklerini, Dersim’in bağımsız bir Kürt idaresi istediğini, bu milli istek Ankara Hükümeti tarafından kabul ve resmen ilan edildikten sonra ancak, Kürdistan’ın bir konfederasyon şeklinde Ankara ile işbirliği yapabileceğini” bildirir.[7]

Dersim’liler 1924’teki Şeyh Sait isyanına, isyanın Sünni ve hilafeti geri getirme(!) karakterli mahiyetine binaen katılmazlar, destek de vermezler.

1920’den 1935’e kadar ufak tefek kıpırdanmalarla yıllar geçer; hükümet bu bölgede hiçbir reform/ıslahat programını layık-ı veçhile uygulamaya koyamaz. Bölge bir devletin devlet olabilmek için sahip olması gereken en asgari uygulamalara karşı direnç göstermeye; feodal yapısını sürdürmeye devam eder. Devlet, 1935’e gelindiğinde adını daha önce artık “Dersim Sorunu” olarak koyduğu bu meseleyi halletmek için, 25 Aralık 1935 tarihinde “Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında 2884 sayılı Kanunu”u kabul eder. Kanun 2 Ocak 1936’da 3195 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer. Gerçi bundan önce hükümet 1934 tarihinde 2510 sayılı İskan Kanunu’nu çıkarmış ve yürürlüğe koymuştur. Bu Kanun’da şöyle ifadeler vardır: “Aşirete hükmi şahsiyet tanınamaz. Aşiret reisliği, beyliği, Ağalığı, şeyhliği ve bunların herhangi bir vesikaya, görgü ve göreneğe dayanan her türlü teşkilat ve taazzuvları kaldırılır.”[8] Görüleceği üzere Hükümet bu defa Osmanlı’nın yapamadığını yapmak istemekte; merkezi idarenin gücünü ve teşkilat yapısını bu bölgede de göstermek istemektedir.

Tahmin olunacağı üzere bu düzenlemeler bölge feodalitesi tarafından asla hoş karşılanmaz ve isyan başlar. İsyan, yukarıda belirtilen kararlılık ifadesinin bir sonucu olarak bölgede başlatılan imar ve inşa faaliyetleri üzerine başlamıştır. Nitekim Tunceli Kanunu gereğince başlatılan ıslah programları sonucunda, merkezi otoritenin güç kazanması aşiret reislerini telaşlandırır. Bu reisler Seyid Rıza’nın önderliğinde toplanarak hükümete şu ultimatomu verirler:[9]

  1. İçimizde karakol yapmayacaksınız
  2. Köprü kurmayacaksınız
  3. Yeniden nahiye ve kaza merkezleri ihdas etmeyeceksiniz
  4. Silahlarımıza dokunmayacaksınız
  5. Biz her zamanki gibi pazarlık usulü ile vergilerimizi vereceğiz.

Kolayca görüleceği üzere ültimatom, bir pazarlık talebi dahi değildir. Hükümete “bu işten vaz geç” demektedir. Yani “biz merkezin otoritesini tanımıyoruz, tanımayacağız” enilmektedir.

İsyan bastırılır, ancak 1938’de meydana gelen birtakım asayişi ihlal ve kıtal olayları nedeniyle bu defa yeni bir “tedip harekatına” girişilir. Yeni bir “tedip harekatını” tetikleyen olay da “Tunceli bölgesinde asker kaçaklarını aramakla görevli jandarma müfrezesinden yedi jandarma eri, Kör Abbas, Keçele ve Baluşağı aşiretlerine mensup kişilerce, Mansuluşağı köyünde pusuya düşürülerek öldürülmesi olayıdır. Olayı müteakip Mercan deresine inen aşiret mensupları Mercan karakolunu da basarak iki jandarma erini daha öldürürler”[10] Zaten çok kararlı olan hükümet bu olay üzerine askeri tedbirlerle de yoğun olarak desteklenmiş bir harekatı uygulamaya kor. 1938’in Haziran ayında başlatılan harekat 1 Kasım 1938’de TBMM’nin yeni çalışma yılının ilk toplantı gününde, Atatürk hasta olduğu için onun yerine başbakan Celal Bayar’ın okuduğu konuşmada, “Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman aşırı bir duruma giren Tunceli’deki toplu haydutluk olayları belli bir program içindeki çalışmaların sonucu olarak kısa bir zamanda ortadan kaldırılmış, o bölgede böyle olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır.” şeklinde duyurularak sona erdirilir.[11] Başlangıcını 1937 Mayıs ayı olarak kabul edersek Dersim harekatı yaklaşık olarak 1,5 yıl sürmüştür.

* * *

Durduğunuz yere, baktığınız resim karesine ,mektep ve meşrebinize göre çok farklı Dersim hikayeleri anlatabilirsiniz. Bu önermeden yukarıdaki satırlar da vareste değil. Ancak ne anlatırsanız anlatın, resme neresinden bakarsanız bakın, Dersim’in, yani Tunceli’nin, öteden beri, hangi rengi hangi inancı taşırsa taşısın merkezi otoriteyi, kabul etmek istemediği gerçeğini değiştiremezsiniz. Bu 1514’te de böyledir, 1937’de de. Dersim’in bu vasfı, öteden beri Dersim üzerinde merkezi yönetimin yapıp ettiklerini sorgulanmaz yapar mı? Hayır, asla yapmaz! Zaten yapmamıştır da.

Ancak bu sorgulamayı sağlam verilere sağlam ve sahih gözlemlere veya tanıklıklara dayandırmak zorundasınızdır. Hele bir ay önce Avrupa parlamentosunda “Dersim Soykırımı’nın Bilmem kaçıncı Yıldönümü” adı altında bir toplantı tertip edilerek, bir soykırım suçlaması da buradan yöneltilmişken, buradan yine Mustafa Kemal, Devlet ve Cumhuriyet düşmanlığı yapılmışken ve akla hayale gelmeyecek talepler dile getirilmişken, Dersim’e dair bin kere düşünüp haber yapmak veya kalem oynatmak her zamankinden daha dikkat isterken; haber başlığına “1938 Dersim(Tunceli) katliamında ortaya çıkan yeni tanıklar” başlığını atmak; ancak haberin metnine gittiğinizde tanık diye gösterdiğiniz şahsın birebir tanıklığı değil, bir başkasından duyduğunu aktardığı ile karşılaşmak, nasıl anlaşılmalıdır?

Ne mi demek istiyoruz?

Şunu demek isiyoruz: Sözünü ettiğimiz haber, Zaman Gazetesi’nin Aktüel Dergisinden iktibas edilmiş Tuncay Opçin imzalı 4 Aralık 2008 tarihli haberi. Haberin konumuzla ilgili kısımları şöyle:
1937-1938'de Dersim'de neler oldu? Yaşananlar gerçekten birkaç kişinin idamı ve binlerce insanın sürgünü ile mi sınırlıydı?
Resmi kaynaklara göre öyle. Ancak tanıklar hiç de öyle söylemiyor. Bu tanıklar içerisinde hiç şüphesiz en ilgi çekici olanı Hulusi Yahyagil. Yahyagil, emekli albaydı ve Said-i Nursi'nin en yakın öğrencisiydi. Hayatında ancak sekiz defa görüşebildiği Nursi'ye müthiş saygısı vardı. Öyle ki sorduğu sorular ve yazdığı mektuplar, Nursi'nin en önemli eserleri…

Ben kıta komutanı idim. En çetin ve zor vazifeyi de bize vermişlerdi. 'Sen piyadesin, seni topla’da takviye etmek gerekir' dediler. Çok mahzun ve mustarip idim. Neticede vuku bulacak haksız zulüm ve gadirleri düşünüyordum. Aynı zamanda iki tane çıkılmaz hissin ortasında kalmıştım: Birincisi: Askerlikte emre mutlaka itaat, ikincisi: Göre göre bildiğim, olacak olan zulümlerden kaçmak, o ortamda istifa etmek, belki başka manalar verilmek endişesi..."

Hulusi Yahyagil bu ruh haleti içerisinde ne yapacağını bilemezken eline bir mektup ulaşır. Emir erinin koşa koşa getirdiği mektup Said-i Nursi'den gelmekteydi. Nursi sürekli takip edildiği için mektubu direkt Yahyagil'e göndermek yerine Kastamonu'dan Isparta'daki bir arkadaşına ulaştırmıştı. Yine aynı mektup buradan da Nevşehir-Ürgüp'te bulunan Abdülmecid Ünlükula gönderildi. Ünlükul, Said-i Nursi'nin küçük kardeşiydi ve Ürgüp'te müftülük yapıyordu. Mektubun üçüncü ve son durağı Hulusi Yahyagil olacaktı. Mektupta Nursi, talebesine öğütlerde bulunur. Nur talebelerineAllah'ın yardım edeceğini, sabırlı ve metin olmasını tavsiye eder. Yahyagil'in bir sıkıntısının olduğunu ve dünyada karşılaşılan zorlukların gelip geçici olduğunu anlatır mektubunda Said-i Nursi.
"Mektup bana büyük bir teselli verdi, nefes aldım. İsyan bölgesine vardık…

Çok uzak mesafelerden birbirimize tek-tük birkaç mermi attıksa da, hiç kimseye bir şey olmadı. Kimsenin burnu kanamadı. Döndük dolaştık, kimseyi bulamadık. Bölgeyi terk etmiş, mağaralara çekilmişlerdi. Allah yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan kurtardı ve muhafaza etti."

Allah için söyleyelim; burada haber başlığında vurgulandığı biçimiyle bir tanıklık var mı? Tersine kayda değer hiçbir olay olmamış bu tanıklıkta.

Gelelim ikinci tanığa: Yine haberden ikinci tanığa ilişkin kısmı aynen aşağıya iktibas ettik:
Abdülkadir Badıllı, "Bediüzzaman Said-i Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayatı" isimli eserinde bir başka tanıklığa daha yer veriyor. Badıllı, Necmeddin Şahiner'in anlattığı hatıraları doğrulattıktan sonra bir başka "Nur Talebesi" Malatyalı emekli Yüzbaşı Şevki Bey'in söylediklerini naklediyor. Biz de Said-i Nursi'yi anlatan en geniş biyografik araştırma olan bu kitabın 1134. sayfasından alıntılayalım:
Dersim İsyanı'nda isyan eden bazı insanlarla askerler harp ederken, isyancılar yavaş yavaş çekilip dağın zirvesine doğru gitmişler. Bizim askerler onlara ulaşamıyor ve bir şey yapamıyorlardı. Bu defa herhalde gelen emirler mucibince, Hulusi Bey'e de verilen emir gibi, geri dönüp masum çoluk-çocuk, ihtiyar demeden katletmeye başlamışlar. Hatta hınçlarını alamayarak, bazı taburlar topladıkları çoluk-çocuk, kadın ihtiyar, bigünah masumları büyük avlulu surlu bir evin içine doldurmuşlar ve birçok teneke gazyağı döküp bunları ateşe vermişlerdi. Bu ateş içinde yükselen feryatlar ve çığlıklar ortasından, bir kadın kucağındaki bebeğini ateşte yanmaması için surun üstünden dışarıya fırlatmış. Fakat bir yüzbaşı o bebeği süngüleyerek, süngü ile tekrar surun üstünden ateşin ortasına atmıştı. Gözümle gördüm."

Dikkatlice okuyun lütfen; burada bir tanıklık yok; bir başkasından duyulmuş/anlatılmış şeyler anlatılıyor ve çok korkunç bir sahne iddia ediliyor. Sadece metnin son cümlesi “gözümle gördüm” diye bitiyor, mişli geçmiş zamanla geliyor, ancak “gözümle gördüm” diye bitiyor.

Allah aşkına söyleyelim; birebir görülen ve yaşanılan olay böyle mi anlatılır? Hele çok hassas olan bir mevzuda. Üstelik haber metninin akışı içerisinde dikkatsiz ya da dalgın okuyucunun zihninde Bediüzzamanın da bir yanıyla olayların tanığıymış hissi uyandıracak biçimde.

Kaldı ki hakikaten böyle bir tanıklık var olsa bile şimdiler de bunun anlatılması, toplumsal derin bir yaramız olan bu meselenin daha konuşulabilir ve buluşulabilir olmasına bir katkı mı sunuyor?

O zaman gelin hep beraber Yavuz Sultan Selim zamanındaki varsa tanıklıkları da yazalım. Hatta ben diyorum ki bu gazetemiz 1514’ten sonra yaşananları bol tanıklı olarak tefrika etsin, belki böylece bu yaranın kapanmasına daha çok hizmet etmiş oluruz.
Bu gazetemizde son zamanlarda çok tuhaf şeyler oluyor. Bizler anlamakta çok zorlanıyoruz; hatta anlayamıyoruz.

Lütfen dikkat! Şimdi kurumuş tezekleri tekrar ıslatmanın yeri mi zamanı mı?

[1] Suat Akgül, Yakın Tarihimizde Dersim İsyanları ve Gerçekler, Boğaziçi Yayınları, İstanbul1992, s. 5

[2] “Dersim”, Türk Ansiklopedisi, C. XIII. Ankara,1966, s. 109’dan nakleden Akgül, a.g.e, s.5

[3] Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve Ermeni-Kürt İlişkileri(15.yy’dan Günümüze), Stockholm 1986, s. 29’dan nakleden Akgül, a.g.e. s.16

[4] M.Nuri dersimi, Kürdistan tarihinde Dersim, Halep 1954, s. 88’den nakleden Akgül, s.24.

[5] Garo Sasuni, a.g.e. s.164’ten nakleden Akgül, a.g.e. s, 30.

[6] Ayşe Hür, Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-2, Taraf Gazetesi, 21.10.2008

[7] M.Nuri Dersimi, a.g.e. s.139’dan nakleden Akgül, a.g.e. s. 35.

[8] Akgül, a.g.e. s, 58

[9] Cumhuriyet, 16 Haziran 1937

[10] Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayklanmalar(1924-1938), Gnkur. Basımevi, Ankara 1972, s. 410’dan nakleden Akgül, a.g.e. s, 149.

[11] Akgül, a.g.e. s.159.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü