Türk Dünyası Yardım Kampanyası

ABANT PLATFORMU “KÜRT AÇILIMI” YAPACAK(MIŞ!)

11 Mart 2008
Hikmet SÜRGÜN

Abant Platformu, geleneksel toplantılarından 17’ncisini Diyarbakır’da yapma, böylece şimdiye kadar bir türlü yapılamayan “Kürt Açılımı”nı temin etme kararı almış. Düzenleme Heyetinin sözcüsü bu durumu; “şimdiye kadar olmadığı biçimde sansürsüz konuşulacak” diye vurgulamış. Biz de sansürsüz konuşacağız.

Toplantının ne tür ve nasıl bir “açılım” ortaya koyacağını 28–29 Mart’ta İnşallah göreceğiz. Ancak hemen aklımıza şu soruyu sormak geliyor: Toplantının yapılacağı şehir niçin Diyarbakır? Veya bu soru şöyle de sorulabilir: Niçin Ankara değil?

Tertip heyetinin ne düşündüğünü bilmiyoruz. Ancak eğer bu seçim, muhataplara işin başında sevimli görünerek bir yumuşama ve sempati halesi yaratmaksa, bunu belki sağlarsınız ama bu sonuç, konunun sembolik siyasal boyutunu ortadan kaldırmaz: Yani içtiğiniz su ürküttüğünüz kurbağaya değmez. Ya da değer(!)

Çünkü bölücü Kürtçülük açısından Diyarbakır’a çok önemli siyasal sembolik değerler yüklenildiğini biliyoruz. Mamafih tarihinde ilk başkentliği Artukoğulları isimli bir Türk Atabeyliğine yapmış olmak şerefine sahip olan Diyarbakır, eğer bu nedenle seçilmişse gayet tabii ki bir diyeceğimiz olamaz. Çünkü bu resim tarihe uygun bir resimdir. Bunun böyle olup olmadığını da 28–29 Mart’ta görürüz.

Bununla birlikte, başları sıkıştığında ya da polemik veya spekülasyon ihtiyacı hasıl olduğunda “Kürt aydın” ve “siyasetçileri”nin baş vurdukları; “bu devleti birlikte kurduk” söyleminin bir gereği olarak, esasen bu tarz toplantıların mekanı Diyarbakır değil Ankara olmalıydı.

Diyarbakır olmamalıydı; çünkü bölücü Kürtçülük Diyarbakır’ı bir Kürt devletinin başkenti olarak takdim ediyor. Siz ne kadar iyi niyetli olursanız olun, artık kabak tadı da vermeye başlayan “diyalog” ve “hoşgörü” adına bu sembolik yüklemeyi görmezden gelmek, şundan emin olunuz ki muhataplarınızda asla bir iyi niyet göstergesi olarak alınmayacak; aksine bir kazanım olarak suiistimal edilecektir.

“Kürt Gailesi”nin ortaya konulması bakımından bu gün için geldiğimiz noktada, aslında tüm kesimlerce “dün” üzerinde yeterince tarihi malumat ortaya konulmuş, yorum ve değerlendirmeler yapılmış olmakla beraber, bazı hususların bir kez daha ve sansürsüz ortaya konulması elzem olmuştur. Bunun için aşağıda bir miktar, bu hususlara, temel noktaları itibariyle temas edilmiştir.

  • İlk defa Müslüman Arapların Anadolu’ya yaptıkları seferler esnasında rastladıkları ve bahsettikleri Kürtler, Türkler Anadolu’ya gelinceye kadar hiçbir şekilde, tarihin sahnesinin hiçbir perdesinde siyasi olarak görünmemişlerdir.
  • Keza Türkler’in Anadolu’ya intikaline kadarki bu dönemde Anadolu’da var olan kentlerde, ticaret, zenaat ve zirai hayatın hiçbir yerinde Kürtler’e rastlanmaz.
  • Kürt araştırmacıların ve siyaset adamlarının kökenlerini, tamamen zorlamaya dayalı; tarihsel hakikatlere asla uygunluk göstermeyen bir şekilde Mezopotamya uygarlığını yaratan kavimlerin veya Urartuların veya Medlerin veya Gutilerin ya da Kardukların bu günkü devamı olarak göstermelerini destekleyen hiçbir tarihi veri ve kanıt bulunamamıştır. Bu tezlerin tamamı birer safsatadan ibarettir. Çünkü bu kavimlerin yazıları vardı, hukukları vardı, uygarlıkları vardı, kentleri vardı, ziraat hayatları vardı. Çünkü tarihi belgeler ve kazılar, bunları çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Buna mukabil Kürtlerin tarihi veriler anlamında ne belgesi ne yazısı ne de kalıntıları Yenisey Abidelerinde yer alan “Ben Kürt beyi Alp urungu” taş yazısı dışında yoktur, olmamıştır.
  • Son olarak tarihin hiçbir devresi bir Kürt devleti kaydetmez. Bırakınız devleti, spekülasyonları ve zorlamaları bir kenara bırakacak olursak bir Kürt beyliğinden ve hatta feodalitesinden bahsetmez.

Tüm bu iddialarımızın aksi varid olsaydı, şimdiye kadar hiç şüpheniz olmasın, “efradını cami ağyarını mani” bir Kürt tarihi ve antropolojisi ortaya konurdu. Çünkü Batı’nın böyle bir tarihe Kürt’lerden daha çok ihtiyacı vardı.

Bununla birlikte; yani geride Türk’lerden ayrı bir Kürt tarihi ve antropolojisinin bulunmaması, bu gün için “Kürtçülük Gailesi” ile karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğini yok kılmıyor. Tersine ve yine sansürsüz söylemek gerekirse, Türk Devleti bu defa, Moğol belası, Babai İsyanı ve Haçlı Tasallutundan daha ciddi bir durumla karşı karşıyadır.

Çünkü bir Kürt devleti olgusu, özellikle Türkiye coğrafyasının bir tarafında oluşacak olan bir Kürt devleti yapılanması, bölgede Truva etkisi yaratacaktır. Dolayısıyla konuşmakta ve “çözmekte” olduğumuz konu yine sansürsüz konuşmak gerekirse asla bir “insan hak ve özgürlükleri konusu” değildir.

Bu nedenle mevcut veri ve işaretlerden hareketle gerçek resmin ve muhtemel gelişme istikametlerinin ortaya konulması şarttır. Aşağıda bu hususlar ortaya konulmuştur.

Mevcut Durum

Adına “Güneydoğu Sorunu” da desek, başka bir isimlendirme de yapsak, Türkiye’nin bir “Kürtçülük Gailesi” vardır.

Kürt kökenli insanlarımızın eskiden bu yana yaşayageldikleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzun bu coğrafyası, Türkiye’nin jeostratejik ve ekonomik menfaatleri bakımından özel önem arz etmektedir.

Irak petrol ve doğalgazının Akdeniz’e, İran ve Türkmenistan veya Asya kaynaklı petrol ve doğalgaz sevkiyatının Batıya doğru, yine Hazar havzası ile Azerbaycan petrol ve doğalgazının Akdeniz’e ve Avrupa’ya ulaştırılmasını sağlayacak nakliye hatları, kısmen ya da tamamen bu bölgeden geçmektedir, geçmek zorundadır. Ayrıca bu bölge, Türkiye’nin İran ve Ermenistan engeline rağmen, Türkistan coğrafyasıyla temas imkânları bakımından önem arz etmektedir. İlaveten bu bölge, ülkemizin önemli akarsu kaynaklarının bulunduğu ve elektrik üretiminin yapıldığı bir bölgedir. Son olarak bu bölgemiz önemli yeraltı kaynaklarına sahiptir.

Bu bölgede, Türkiye’nin jeostratejik ve ekonomik menfaatlerine zarar verecek her türlü yapılanmanın sonuçları, ülkemiz ve Türk ve İslam Dünyası için ağır olacaktır.

Bu nedenle bölgenin, ne pahasına olursa olsun denetim ve hâkimiyet altında tutulması şarttır.

“Kürt Meselesi ve Çözüm Yolları”

İçerden ve dışarıdan aşağıdaki senaryolar çözüm olarak önerilmekte veya düşünülmektedir:

  • Bölgeye kültürel ve siyasi özerklik verilmesi.
  • Federe Kürt Bölgesi (devleti) oluşturulmasına razı olunması.
  • Türkiye Cumhuriyeti’ni iki dilli, iki uluslu bir devlet olarak tanımlama ve idari ve siyasi anlamda bunların gereğinin yapılması.
  • ABD’nin önerdiği; Güçlü bir Ankara’nın merkez olduğu, Kafkasya’dan Balkanlar’a ve Irak ile Suriye’yi de içine alacak bir federal devlet yapılanması: Yani bir tür “Küçük Osmanlı İmparatorluğu” (Açıktır ki böyle bir yapıda artık tek dil, tek devlet mevzu bahis olamayacaktır.)
  • Son olarak yukarıda belirtilen kötü senaryoların bazı çevrelerce “en iyisi ve masum olanı” olarak görülen, başta dil ve yayın serbestliğini sağlayan adımların atılması. Bu cümleden olarak Kürtlerin (ve dileyen diğer etnisitelerin) kendi ana dillerinde neşriyat yapabilmeleri, bunun için örgütlenebilmeleri.

Bu senaryoların en ehveni dahi, bölücü Kürtçülük hareketinin ulaşmak istediği sonucun bir aşamasını teşkil etmektedir. Mesela, yukarıdaki senaryolardan en sonuncusunu; yani her etnik gurubun (tabii ki başta Kürtlerin) mevcut uygulamaların ötesine geçecek şekilde kendi dilinde yayın yapabilmesini mümkün kılmak; kesinlikle bir başlangıç oluşturacak; buradan oluşturulacak meşruiyet, diğer adımların düşünülmesini ve atılmak zorunda kalınmasını getirecektir. Ayrıca, böyle olmasa dahi; yani bu “iyileştirmelerden” öte talepler geliştirilmek istenmese dahi bu faaliyetlerin takip ve denetimi için kamu bürokrasisinde tedbirler alınmak zorunda kalınacak; devlet vatandaş ilişkilerinde kaçınılmaz olarak en az iki dilli bir ilişki söz konusu olacaktır. Bu durum kolayca görüleceği üzere Türkçe’nin resmi dil olma keyfiyetini ciddi manada zedeleyecektir. Oysa gerçekçi ve samimi olmak gerekirse Türkçe, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sadece resmi dili olmak gerçeğinin ötesinde, bu coğrafyanın kültür ve uygarlık dilidir. Alt dillerin varlığından, yaşatılmasından, konuşulmasından kimse rahatsızlık duyamaz. Ancak bu diller, mülke ortak olmaya kalkışırsa artık başka bir durum söz konusu demektir ve bu kabul edilemez.

“Her dile bir devlet” şeklinde bir kural yoktur ve kabul edilemez. Çünkü yaşanmış ve yaşanmakta olan tecrübeler bize özellikle bu coğrafyada zaaf göstermememiz gerektiğini çok acı bir şekilde ihtar etmektedir. “Demokratik açılımlar” adı altında yapılması düşünülenler, ne kadar iyi niyet taşırlarsa taşısınlar, coğrafyamıza istikrar ve barış değil, tersine istikrarsızlık ve kaos getirecektir. Ayrıca “demokratik tedbirler” adı altında uygulamaya konulan tedbirler, tecrübelerimizle biliyoruz ki parçalanmayı hızlandırmaktadırlar.

Nitekim onca zenginliğine, AB’nin başkenti olmasına ve demokratik federe yapısına rağmen Belçika dahi bölünmenin eşiğindedir.

“Kürt Meselesi”ne benzer oluşumlar İspanya’da Bask ve Katalan bölgesinde, Britanya’da Kuzey İrlanda’da (üstelik dil birliğine rağmen), Fransa’nın Korsika bölgesinde de vardır ve tüm “demokratik tedbirlere” rağmen herkesin razı olacağı bir çözüme kavuşturulamamıştır; ayrılık talepleri gündemlerinden kalkmamıştır.

Bu nedenle “Kürtçülük Gailesi”nin bir çözümü şimdilik kaydıyla yoktur.

Sonuç olarak; bu meselenin mevcut durumun bedeli ne olursa olsun sürdürülebilir kılınmasından başka bir çözümü yoktur. Bunun dışında tüm “çözüm önerileri” bir tuzaktan ibarettir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü