Türk Dünyası Yardım Kampanyası

BİZİM DE KENDİMİZ OLDUĞUMUZ GÜNLER VARDI…

05 Şubat 2008
Hikmet SÜRGÜN

“Bugüne kadar çok lütuflar gördük Hak elinden.. ve ne ışıktan günler yaşadık O'nun teveccühünden!.. Zaman zaman bir kısım olumsuz yanlarımızdan ötürü hafifçe hırpalansak da, ekseriya özel iltifatlarla günlerimiz hep güldü…

…O'nun bize en büyük teveccühü sayıyorduk biz olarak kalmamızı ve biz olarak yaşamamızı; zira bu sayede kendimiz gibi düşünüyor, kendimiz gibi davranıyor, hemen her zaman kendi sesimizle soluklanıyor, ruh ve mânâ köklerimizden fışkıran disiplinlere bağlı hareket ediyor ve kendi kültür değerlerimizi yine kendi üslubumuzla seslendiriyorduk; seslendiriyor ve kat'iyen kendi kendimize yetmediğimizin ifadesi sayılan fantezilere girmiyorduk. Kendimiz olmayı her zaman bir lezzet gibi duyuyor ve bu sayede, O'ndan gelen İlâhî lütufları da semavî bir armağan gibi değerlendiriyorduk…

O zamanlar biz kendimizdik; zirvelerde dolaşma tabiî hâlimiz ve bu aydınlık atmosfer de değişmez iklimimizdi…

Şimdilerde o rengârenk ledünnîlikten ve o çerçevede duyup yaşadığımız ruhanîlikten ne kadar uzak olduğumuzu tam kestiremiyorum. Ne var ki, ara sıra belli sâik ve çağrışımlarla o altın zaman dilimlerine hayalî bir seyahatte bulunsam, ne kadar değiştiğimizi, ne kadar başkalaştığımızı acı acı hissediyor ve ürperiyorum; ürperiyor ve kendi kendime, "Eyvah! Ne kadar başkalaşmış, ne kadar kendi ruhumuzdan uzaklaşmış, ne kadar renk atıp soluklaşmış ve bir kısım fanteziler uğruna ne kadar kendi kendimize etmişiz!" diye düşünüyor ve hayıflanıyorum…

Düşünce ve tahayyül dünyamızda, hafıza merkezlerimizde hâlâ bize ait ince, zarif, yarı açık yarı kapalı bir hayli hususiyetler ve renkler tülleniyor; ama her zaman içimizi kanatan hızlı bir başkalaşmanın sürüp gittiği de muhakkak... Önceleri içimizde hep lezzetli bir ledünnîlik hükmederdi; düşüncelerimiz ufuklu ve muhteşem, duygularımız süt gibi dupduru, ifadelerimiz metafizik derinlikli, üsluplarımız da meleklerin muhaverelerinden bir şive kapmış gibi sürekli semavîlikle tınlar ve çevreye ilham edalı ne büyüleyici şeyler fısıldardı.. o zamanlar dünya bizi dinlemeye koşar, ruhanîler sükût murakabesine dalar ve ihtimal melekler de bu armoniye dem tutarlardı…

Bu şiirimsi atmosfer o kadar sihirli ve tesirliydi ki, hiçbir yabancı mülâhaza, hiçbir fantezi onu ihlâl edemez; hiçbir ağyâr düşüncesi bu atmosferi delemezdi; dolayısıyla da ifade ve beyanlarımızda, tavır ve davranışlarımızda yabancılıkla alâkalı hiçbir dekolte renge, desene rastlanamazdı.

O günler gönlümüze öyle enfes şeyler nakşetmişti ki, tarihî değerlerimiz bir bir devrilip her taraf harabezâre döndükten sonra bile hâlâ bize ait o güzelliklerin tat ve halâvetini ruhlarımızda hissediyor ve bu tatlı rüyanın hep böyle sürüp gitmesini diliyoruz;”

Yazının başlığı ve yukarıdaki satırlar, Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ait. Zaman Gazetesinin 3 Şubat tarihli nüshasında, Yorumlar sayfasında neşredildi.

Bizim geleneğimizde ve irfanımızda “teemmül” denilen bir kavram var. Teemmül, bir konu üzerinde derinden derine düşünmek demek ve zaman zaman yapılması çok gerekli bir eylem.

Hocaefendi’nin cemaati ve ortaya konulan işler, hem çok büyük bir hayran ve taraftar kitlesini hem de yine ihmal edilemeyecek kadar etkili ve önemli bir muhalefet kitlesini üretmeye devam ediyor. Bu günün en doğru hükmünü hiş şüphesiz tarih verecek.Lakin tarihin hükmünü vermiş olduğu zaman diliminde biz; yani ülkemiz ve medeniyetimiz nerede olacak?

Bir başka şekilde, bu günkü yapıp etmelerimiz, yeni bir “Asr-ı Saadet”mi ortaya çıkaracak veya özünde bir din ve iman hareketi olmakla birlikte bu hareket, Martin Luther’in asla tasvip etmeyeceği şekilde ortaya çıkan Protestanizm gibi, Müslümanlar için bir seküler zihniyet ve dünyanın vücut vermesine mi neden olacak?

Ayrıca ve önemli olarak, cemaatin iç ve dış dünyanın tüm siyasal olayları içinde bir şekilde yer alıyor olması veya yer almıyorlarsa bile böyle görünmesinin, ciddi manada teemmül edilmesinde yarar bulunduğu apaçık olarak ortaya çıkmış değil mi?

Çünkü öncelikle ve esas olarak, tek tek insanlardan hareket ederek; bilimsel bilgiyle mücehhez; dindar, milliyetçi ve güzel ahlak sahibi insanlardan oluşan bir toplum inşa etme hedefine matuf olarak işe başlayan hareketin, bu gün; özellikle son yıllarda Türkiye’de cereyan eden ve siyasi rengi çok daha belirgin olan bir takım operasyon ve mücadelelerin tam göbeğinde yer alıyor olması; ve yine içinde yer alınan olayların dış bağlantı ve projelerden bağımsız düşünülebilme ihtimalinin olamayacağına dair yetecek kadar veri bulunması, cemaatin bu defa kendi üzerinde teemmül etmesi mecburiyetini getirmeli değil mi?

Bizim geleneğimizde, cemaatin ileri gelenlerinin çok iyi bildiği (veya bilmesi gereken) İçtihat adını alan bir imkanımız var. İçtihat, medeniyetimizi canlı ve üretken kılan bir imkan olmakla beraber, aynı zamanda çok ciddi bir riskleri de bünyesinde taşımaktadır. Hele içtihat konusu olan şey Batılıların “fütüroloji” adını verdikleri alana dair olunca, mesele kılı kırk yarmayı gerektirmektedir. Çünkü geleceğe dair beklenti ve tasavvurlarınıza matuf olarak yapacağınız içtihatlar için elinizde aslında sağlam başlangıç noktalarınız/referanslarınız yoksa, yapılacak bir hatanın sonuçları ve vebali çok büyük olacaktır. Bir başka deyişle; “ya göl maya tutmaz” ise ne olacaktır? Tabii şu söylenebilir: “içtihatta isabet eden iki, hata yapan bir ecir alır.” Burada şu hususa dikkat etmek gerekmez mi? Konusu pratik/ameli alana değil tüm ümmetin ve insanlığın geleceğine dair bir içtihat konusu olan alanda yapılacak içtihatlar da bu hükme tabi midir?

Kaldı ki eğer bir içtihat, ardından gelecek merhaleleri kaçınılmaz olarak kendinden öncekine bağlayan bir zincirleme süreci oluşturuyorsa, yani ilk düğme sonraki düğmelerin pozisyonunu zorunlu olarak belirliyorsa durum ne olacaktır?

Bu günden geriye bakıp ta “bizim de kendimiz olduğumuz günlerimiz vardı” diyorsak, “bugün biz kimiz ve neredeyiz?” sorusu cevap bekliyor değil mi?

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü