Türk Dünyası Yardım Kampanyası

MİLLİYETÇİLİK MUHAFAZAKARLIK LİBERALİZM VE BAŞÖRTÜSÜ

23 Ocak 2008
Hikmet SÜRGÜN

Bizim geleneğimizde Milliyetçilik, millete dair; bir milleti var eden, ayakta tutan ne kadar değer, inanç, duygu, düşünce varsa onların tümünün bir duruş, bir tavır alış olarak benimsenmesini, sahiplenilmesini ve ifadesini anlatır. Bu anlamda milliyetçilik, bir milleti var eden bu değerleri ve varlıkları azaltmayı değil, çoğaltmayı hedefler. Yani bu değerlerin, milleti teşkil eden fertlerin olabildiği kadar çoğunluğu tarafından benimsenmesini ve kabullenilmesini ister. İşte bu nedenlerden dolayı bizim geleneğimizde milliyetçi kültür ve siyasi hareketlerin temel vasfı muhafazakar olmalarıdır.

Muhafazakarlığın, kelime anlamının ötesine geçerek, ıstılahi olarak bir miktar mütalaa edilmesinde yarar bulunmaktadır. Muhafazakârlık, öncelikle ve önemle, yüzlerce yıllık bir tecrübenin ve süzmenin ardından elde kalan, çoğu kere sınanarak doğruluğuna toplum nezdinde hükmedilmiş, değer, anlayış ve kabulleri anlatır. Çünkü bu değer, anlayış ve kabullerin, millet dediğimiz o birbirine benzeyen kitlenin kahir ekseriyeti tarafından benimsenmiş olması, yaşatılması ve korunmak istenmesi, tüm bu değerli şeylerin meşruiyetinin de kaynağıdır. Yani, tüm bu değerler, anlayış ve kabuller başkaca bir kaynağa ihtiyaç duymaksızın millet tarafından benimsendiği ve yaşatıldığı için meşrudur. Bununla birlikte bu değerlerin dışında kalan, kalmak isteyen toplum kesimlerinin bulunması da çeşitli nedenlerle mümkündür ve tabiidir. Milletin değerleri zorunlu olarak, genel ahlaki değerlere ve kamu güvenliğine aykırı olmamak kaydıyla bu toplum kesimlerinin yaşama biçimlerine de saygı göstermek ve onları da korumak ve yaşatmak zorundadır.

Kolayca anlaşılacağı üzere, toplumu yaşatan ve ahenk içinde geleceğe taşıyacak olan/ taşıması beklenen bu değerleri korumak, toplumun sağlığı bakımından zaruri bir durum olduğu için, başta hukuki yapı olmak üzere toplumun kurum ve kuralları, bu değerleri koruyacak özellikleri ve hareket kabiliyetini göstermek zorundadır. Bir başka ifade ile hukuk sisteminin ve bunları işletecek olan kurumsal yapının, toplumun bu değerleriyle çatışmak, toplumu bu değerlere rağmen tasarımlamak, topluma mühendislik dayatmak yerine, toplumla dayanışma ve ahenk içerisinde çalışması akla uygun olanıdır. Çünkü ancak bu halde, milletin mutlu, devletin güçlü olabilmesinin imkanları bulunmuş olabilecektir.

Hukuk sisteminin ve kurumsal yapının bir diğer önemli görevi de eğer toplum, ideolojik/siyasal nedenlerle birbirinden uzaklaşmış, birbirine düşmanlık derecesinde çatlamaya ve yarılmaya uğramışsa; ya da uğrama emareleri baş göstermişse, hemen harekete geçerek, toplumsal kesimlerin birbirlerini anlamasını sağlayacak bir toplumsal buluşma ikliminin üretilmesini sağlamak olmalıdır. Yani toplumu birbirlerine yaklaştıracak olan söylem, üslup, yorum, anlayış gibi insani tavırları artırarak, toplumu birbirlerine saygılı, hoşgörülü ve olabildiği kadar benzer kılacak olan değerleri çoğaltmak olmalıdır.

İnkılapçı/devrimci siyasal hareketler ve kadrolar, içinde bulunulan şikayet konusu her ne durum var ise bunların müsebbibi olarak toplumun bu muhafazakar yapısını gördüklerinden, zaruri olarak muhafazakarlık kapsamına giren değerlere karşı en hafif şekliyle aktif olumsuzluk içindedirler. Çünkü bu siyasal hareketlere göre, toplumun onların istediği hale dönüşmesi önündeki tek engel, toplumun bu muhafazakar tarafıdır. Çünkü bu değerler toplum tarafından, onlara göre bilimdışı/irrasyonel bir biçimde çoğu kere refleks halinde müdafaa edilmekte, bu da toplumu geri bırakmaktadır. Bunun için bu muhafazakar değerlerin çözülmesi, geriletilmesi, zayıflatılması, olabiliyorsa yok edilmesi şarttır. İşte bundan dolayı inkılapçı/devrimci siyasal hareketler bu işi zorla yapmaya kalkarlar. Toplum, önceden projelendirilmiş bir takım sosyal mühendislik yöntemleriyle istenilen kıvama ve zihniyete taşınmak istenir.

Bu tavrın tam aksi ucunda yer alan ve şimdilerde, esasen daha sert biçimde muhafazakar olması gereken dindar kesimlerce de takdis edilen liberalizm ise bilindiği üzere, bir toplumdaki herkesi, herhangi bir ortak payda da toplamak yerine, herkesi kendi halinde ama liberal değerler etrafında oluşan/veya oluşturulan “özgürlük” ortamında bir arada yaşatmaya çalışır. Herkes ve her kesim liberal hukuk ve piyasa kurallarının hakim olduğu bir iklimde, sadece kendi kişisel ve gurup çıkarlarını elde etmek; kendi özgünlüğünü ve özerkliğini var kılabilmek için mücadele eder ya da yaşar. Kolayca anlaşılacağı üzere liberal bakış açısında bir millet tasavvuru, öngörüsü; bir millet ihtiyacı yoktur. Bir başka ifade ile millet, liberal toplumsal/siyasal denklemde bir parametre değildir. Günümüzde özellikle parçalı ve nispeten geri kalmış toplumlarda “liberalizmin cazibesi”, buradan gelmektedir. Ancak bilinmelidir ki liberalizm, bir yandan kişi ve gurupları kendi kutsal alanları ile var kılarken öbür yandan bu kutsallıkları özel alanla sınırlar; sınırlı olarak toplumsallaşmasına izin verir . İlk bakışta, tüm farklı bakış açılarının ve inanç guruplarının kendisini kolayca yaşadığı ve ifade ettiği bir toplumsal yapı var gibi görünür ama aslında var olan, kendi özel alanında sınırlandırılmış aktar dükkanına benzer bir topluluktur. Bu toplumda özellikle vahyi dinlere dair inançlar ve kitleler, aşkın olanla irtibatlarını kesmek zorunda kalırlar. Çünkü aşkın olanla bireysel veya gurup terapisi sınırların aşan bir ilişki biçimi, sınırlarının dışına taşmış olacağı için, liberal yapı için tehdit oluşturabilecektir.

Bunlara karşılık “muhafazakar milliyetçi” siyasal ve kültürel hareketler toplumu, toplum içinden, toplumun kendisiyle birlikte ve yine toplumun kendi isteğiyle, toplumu kendisine yabancılaştırmadan ve kimlik tahrifatına meydan vermeden dönüştürmek isterler. Çünkü değişim kaçınılmazdır. Siz mümkün olabilse; değişmeye direnebilseniz dahi kontrol edemiyeceğiniz dış çevre değişmekte, sizi değişime zorlamaktadır. Bununla birlikte her değişim bir tarafından yabancılaştırıcı ve tahrif edici bir özelliği de içinde barındırır. Bu nedenle değişimin dikkatlice; toplumsal türdeşliği ve dayanışmayı tahrip edici olmadan yaşanması gerekmektedir. Çünkü bu dengenin bozulması başta özgürlük gibi algılanır ama son tahlilde yaşanan, birer oyuncak konumuna düşmüş olan insanın kaybıdır. İşte bu nedenlerden dolayı milliyetçi muhafazakarlık asla bir mühendisliğe baş vurmaz, mühendislik yapmaz, yapamaz. Toplumun manevi dinamikleri anlamına gelen muhafazakar değerlerin özüne sadık kalarak, özünde bir tahribata meydana vermeden bu değişimin yaşanmasını temin edebilmek için, ciddi ve tutarlı zihni/ entelektüel faaliyetlere girişerek değişimin fikri şartlarını hazırlar, önerir ve toplumu onarır; bu değişimin imkan olduğunda siyasal uygulamasını yapar. Bu entelektüel çabaların ve önerilerin oluşturmuş olduğu bir zihniyet ikliminde insanlar, ellerinde ve önlerinde birer pusula bulmuş olurlar.

Özellikle 1980’den bu yana yaşadığımız “başörtüsü krizi” ni yukarıdaki tavırlara göre açıklamaya çalıştığımızda yaşananlar, inkılapçı/devrimci tavra iyi bir örnek oluşturmaktadır. Toplumu kendi anlayışları istikametinde dönüştürmek isteyen inkılapçı/devrimci çevreler, aslında kentlileşmeye, modernizme eğitim yoluyla katılmak isteyen ve aslında farkında olmasa da muhaliflerinin suçlamalarının aksine bilimin kutsallığını, örtülü olarak takdis eden başörtülü kitlelerin önüne konulan engeller, inkılapçı/devrimci çevrelerin kendilerini tanımlayageldikleri değer hükümleri ile de çelişmektedir. Çünkü bu insanlarımız aslında tam da modernizmin ve batılılaşma idealinin istediği biçimde hareket etmektedirler. Yani eğitim alarak, bilimsel düşünme metodolojisi ile tanışarak, kentlileşerek, içinden geldikleri geleneği modernizmle buluşturmak istemektedirler. Ama modernizme kendi değer sabiteleriyle mutabık olabilecek buluşma noktaları (telif açıları) üreterek katılmak istemektedirler. Bir başka şekilde; annelerinde, anneannelerinde gördükleri ve köylülük/taşralılık anlamın gelen ve hakikaten de zerafet açısından daha az zarif olduğu bir gerçek olan geleneksel örtünme biçimiyle değil, daha zarif, daha modern örtünme biçimleriyle modern hayata katılmak istemektedirler. Esasen bu insanlar önemli bir ayrıntı olarak bu halleriyle, dini harfi harfine (literal) okuyan çevrelerce belki tasvip edilemeyecek bir giyinme biçimini tercih etmiş de olmaktadırlar. Yani bu halleriyle radikalizme değil modernizme yakın durmaktadırlar.

Bu bağlamda, “başörtüsü krizi”nde milliyetçi muhafazakârların tavrı hiç şüphesiz, başörtülü kızlarımızın karşılaştığı engellerin karşısında olmak olmalıdır. Çünkü başörtüsü, Din’in bir emri olduğu gibi (Din’in emri olmadığı; bir yorum meselesi olduğu iddiası başka bir bahis konusudur ve böyle olsa bile, dinin emri olduğuna inananların bu hakkını ortadan kaldırmaz) toplumsal birliğimizin de önemli bir kırılma noktasını oluşturmaktadır.

Dolayısıyla başörtüsü meselesi liberalizmin değil, milliyetçi muhafazakârlığın bir meselesidir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü