Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Kerkük’teki Vatan (1)

24 Ekim 2011

Hilmi ÖZDEN

“Bugünkü Irak devletinin sınırlarını oluşturan topraklar Osmanlı idarî bölünmesindeki Musul, Bağdat ve Bas­ra eyaletlerini içine almaktadır. 1500 yıla yakın bir zamandır coğrafî ad olarak Bağdat ve Basra, "Irak"; Musul bölgesi ise "El cezire" adları ile bilinmektedir.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde, Dicle Nehrinin sağından İran'ın dağlık kesimlerine kadar olan bölgeye "Irak-ı Acem" (Acem Irak'ı) denilmekte idi. Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollar, Karakoyunlu, Ak koyunlu ve nihayet Irak'ı İran'a bağlayan Safevî Hükümdarlığı dönemlerinde Irak, hiçbir zaman siyasî coğrafyayı temsil eden bir kavram olarak kullanılmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde "Irak" diye anılan bölge, yalnızca coğrafî bir nitelik taşımakta ve genellikle merkezi Bağdat olan "Irak-ı Arap" ve merkezi Hemedan sayılan "Irak-ı Acem" gibi kavramlar, yukarıda belirtilen sahaları kapsa­maktaydı.Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın sonu­cunda İngiliz siyasetine ve menfaatine uygun olarak, her bakımdan birbirinden ayrı olan El cezire ile "Irak" bölge­leri, Irak adı altında birleştirilmiştir. Böylece sun'i bir ku­ruluş olan bu devletin kendisi kadar, görüldüğü üzere devlet adı da İngilizlerin siyasî amaçlarına göre uydurul­muş olmaktadır. Bu bakımdan halen "Irak Türkleri" diye kullanılan ifadenin de, yerinde olmayan bir kullanış ve yu­karıda sözü edilen sun'i yakıştırmadan kaynaklanan bir hata olduğunu da hemen belirtelim. Zira Türkler esasen Irak'ta değil, Musul, diğer bir deyişle El cezire bölgesinde yurt tutmuşlardır. 1923 Lozan ve 1926 Ankara Antlaşmalarının metinlerinde de görüldüğü üzere, bu bölge Türk­lerine, yakın zamana kadar "Musul Türkleri" denilirdi.

Ancak günümüzde bir milyona yaklaşan nüfusu ile Irak'ta yaşayan bütün Türklerin kültür merkezi ve kalbi durumunda olan Kerkük şehrinin adı, son 40-45 yıldan beri bölge Türklerinin sembolü olduğundan dolayı, bazı araştırmacılar haklı olarak "Kerkük Türkleri" deyimini kullanmayı tercih etmektedirler.

Bugün Türkiye'nin güney komşusu olan Irak'ta yaşayan soydaşlarımıza, genel olarak "Türk" demekle beraber son yıllarda daha da sıklaşarak kullanılmağa başlanan “Türkmen” deyimi de ilgi çekmeğe başlamıştır. 1918'de sona eren Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'den koparılıp, Irak adı ile kurulan devletin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren soydaşlarımızdan, uzun yıllar "Türkler' diye söz edilmiştir. Ne var ki 1959 yılından sonra, Irak’ta yaşayan Türklerin Türkiye ile olan kan ve kültür bağlarını unutturmak için, soydaşlarımıza devlet tarafından resmî olarak "Türkmen" denilmeğe başlanmıştır. Bu uygulama, daha önce İngilizler tarafından da ele alınmış, ancak bundan bir sonuç alınamamıştı. Türkler, bilindiği gibi, Lozan Konferansı sıralarında İngiliz heyeti tarafından da "Türkmen­ler" olarak ifade edilmişlerdi. O zaman Türk heyeti başkanı olan İsmet Paşa, "Türkmen" ve "Türk"ün eşanlamlı olduğunu, hatta bu anlamda Türkiye Türklerinin de Türk­men olduklarını söyleyerek, sonuçta bunun bir politik manevra konusu yapılamayacağını ileri sürmüştü. Böyle­ce İngiliz tezi, daha o sıralarda çürümüştü. Irak yönetimi de, hiç bir şekil ve surette sonucu değiştiremeyecek olan bir yola başvurmuştur. Buna karşılık Irak'ta yaşayan soydaşlarımız, yönetim tarafından kendilerine verilen "Türk­men" adından, rahatsızlık duymamışlar, hiç yadırgama­dan da bu deyimi kullanmaktan çekinmemişlerdir. Zira "Türkmen" deyimi, geniş ve bilindiği anlamda batıya göç eden Türkleri, yani Oğuzları, ayrıca İslâmiyeti kabul eden Türkleri ifade eder ki, bu anlamda günümüzde Türkiye, Azerbaycan, Balkan, Kıbrıs, Suriye ve Irak Türklerini de içine alır.” (1)

“Irak’ta yaşayan Türkler, Irak'ın kuzey batısından güney doğuya doğru uzanan ve Araplar'la Kürtler arasındaki bölgelerde yaşarlar. Musul şehrinin batısında «Telafer» ilçesi ve civarındaki köylerden başlayarak doğuya doğru MUSUL karşısında ve Dicle nehrinin doğusun­da YUNUS PEYGAMBER «KARAKOYUNLULAR», Erbil, ALTINKÖPRÜ, KERKÜK, Tazehurmatu, sonra gü­neye doğru DAKUK (Tavuk), TUZHURMATU, KİFRİ, KARATEPE ve Himrin dağlarını güneye bırakarak, KIZLARBAT. Buradan güney doğuya HANAKIN; MENDELİ, BEDRE ve güneyde ŞAHRABAN'da sona erer.

Ancak, bu Türkler Irak'ın yerli Türkleridir. Bağdat'ın Kâzimiye kısmında, daha güneyde KERBELÂ, Necef, Kûfe'de yaşayan şiî mezhebine bağlı ve İran Azerbaycanı'ndan hicret etmiş Türkleri de katmalıyız.” (2)

Kerkük Türklerinin tarihi incelendiğinde; acıları, katliamları, bir milletin nasıl yok edilmek istendiğini görürüz. Türkiye’den ayrı düştüğünden beri, Türkiye’ye hasrettir. Atatürk döneminde Musul vilayeti için çok şeyler yapılmak istenmiştir. Fakat sınırlarımıza katmak mümkün olamamıştır. Özellikle 14. Temmuz. 1959 yılında Molla Mustafa Barzani öncülüğünde yapılan Musul ve Kerkük Türklerine yapılan katliamı hâlâ hafızalardadır. Maalesef savunmasız sivil insanlara reva görülen bu işkence ve öldürmelere sözde demokratik dünya ile Türkiye(!) sessiz kalmıştır. Katliamdan birkaç gün sonra Türkiye radyoları: “Kerkük’te vuku bulan olaylarda İngiliz kolonisinin bir zarar görmediği bildirilmektedir.” Irak Türkleri Kültür ve yardımlaşma derneği ile MTTB (Millî Türk talebe Birliği) katliamı tel’in etmek istemiş lâkin, İstanbul valiliği hükümet emri ile müsaade vermemiştir. Bunun üzerine Irak Türkleri: “ Bizi öldüren düşman kurşunu değil fakat Türkiye’nin sükûtudur.” demişlerdir (2). Türkiye’yi yönetenlerin genel bir zaafı vardır; dünyanın herhangi bir yerinde Müslüman Türkün kanı dökülürken kayıtsız kalmalarıdır. Günümüzde de değişen bir şey yoktur. Kendimizi aldatmayalım. Şanlı Mehmetçiğimiz yanlış politikalar, kifayetsiz siyasetçiler yüzünden yıllardır, çapulcu hainler ve destekçileri tarafından şehit edilmektedirler. Türkiye’de insanlar “Hepimiz Türküz, Hepimiz Müslüman Türküz” diye haykıramamaktadır. Bırakın haykırmayı konuşturulmamaktadırlar. Günümüzde “Türkiye Türklerindir” vecizesine şaçmalık diyen “Taraf gazetesi” basın kanaat önderi kabul edilmektedir (3). Sayfalarında hâlen dava süreci devam etmekte olan iddanameleri yayınlamakta, kamu oyunu yanıltmakta; her ne hikmetse kimseden bu hukuka müdahaledir diye ses çıkmamaktadır(4). Lâkin gafiller ve hainler şunu bilmiyorlar ki: bugün Türk Milletinden olup da uyuyanlar, bir gün uyanacaktır. İşte o gün kim taraf, kimin tarafı belli olacaktır. Türkiye şehit vermede, Irak’a benzetilmek istenmektedir. Haince pusu kuranlarla, mertçe savaşan Mehmetçiği aynı kefeye koymak isteyenlere dur! denecek günler gelecektir. O günlerin gelmesini bir gün, bu satırların yazarı ile aynı zaviyeden düşünenlerden ziyade şimdi seyirci kalıp ekranlardan akıl danelik taslayanlar isteyecektir.

Bilene Niyazi Yıldırım GENÇ OSMANOĞLU’ nun şu şiiri Türk’ü anlatma da ne kadar anlamlıdır:

"Yer gök deniz tükenir,
Oğuzda er tükenmez,
Oğuzda er tükense,
Alemde şer tükenmez..."

Kerkük Türkleri de, yıllarca hor görülmüşlerdir, her fırsatta katliam ve sürgünle karşı karşıya gelmişler, yok edilmek istenmişlerdir. Yöneticilerden gelen gideni arattırmış, Türkiye ise seyirci kalmıştır. Saddam’ın zulmü bitmeden, ABD ve işbirlikçileri kat be kat zulümlerini sürdürmüşlerdir, sürdürmektedirler. Bilirsiniz, 16. Ocak. 1980 yılında Kerkük’ün yetiştirdiği değerli aydınlardan Necdet KOÇAK ağabeyimiz, suçsuz ve masum bir halde Bağdat’ta Saddam tarafından idam edilmiştir. Mezar taşındaki şu kitabe yüreklerimize neler anlatmıyor ki?

“Koçak der ki adım kalsın yadigâr
Üzülmeyin bana yoksa bir mezar
Bize destan yazılmasa ne çıkar
Kerkük üste gezinen bir bayrağım
Elbet bir gün âzâd olur toprağım”

“Hasretin adı Kerkük” adlı eserinde Suphi Saatçi’nin şu satırları ile son yıllarda Irak’ta yaşayan Türklerin çektikleri çileleri okuyalım. Okuyalım da bir nebze olsun, onların acısını anlamaya çalışalım. Körfez krizinden sonra Suphi Saatçi, vatan topraklarını ziyaretini aşağıdaki ifadelerle anlatır:- “Kerkük'te dolaşırken, elime bir kâğıt tutuşturulmuştu. Akşam üstü kâğıda göz atabildim. Bir Türkmen şairi "Uyan Ankara Uyan" başlıklı şiiri ile bütün Türkmen top­lumunun duygularına tercüman olmuştu. Reşit Bostancı' ya ait şiirde diyor ki:

Acı dolu dünyada
Mutluluklar rüyada
Uyan Ankara uyan
Kerkük gitmesin yâda
Yatan düşman uyandı
Kerkük kana boyandı
Uyan Ankara uyan
Ezildi Türkmen yandı
Düşmanın yok amanı
Öldürür seni beni
Uyan Ankara uyan
Geldi Kerkük zamanı

Orduda yiğit asker
Kerkük yolunu bekler
Uyan Ankara gitmeden
Musalla, Korya, Begler (Kerkük’te mahalleler)
Çok ağırdır yükümüz
Bir olalım ikimiz
Uyan Ankara uyan
Gitmesin Kerkük'ümüz
Odun yâda
Hiç vermem odun yâda
Kerkük gitse af olmaz
Ankara o (öbür) dünyada

Suçlu dur
Bizden ırak suçlu dur
Kerkük gitse tarihe
Yaz Ankara suçludur”

“İdeolojiler ve millî dâvalar, kararlı tavırlar, doğru yak­laşımlar ve sağlam temeller üzerine yürütülmezse, sonuç hüsran olur.” Türkiye’yi yönetenler Millî davalara, bu cümlede ifade edildiği gibi yaklaşmıştır. Körfez savaşı öncesi, Barzani ve Talabani aşiretleri Türkiye tarafından desteklenmiş ve silahlandırılmış, Türkmenlere ise “itidal, soğuk kanlılık nasihatleri” ile “silahlı siyasî çabalardan uzaklaştırılma” usûlu uygulanmıştır. Sonra da pişkin pişkin, “Türkmenler” silahlı mücadeleyi bilmiyorlar diye Türkiyeli (!) stratejistler ahkam kesmişlerdir. Tarih bir gün Irak Türklerinin işgalci ABD ve işbirlikçilerine Telaferde, Felluce’de nasıl kahramanca çarpışarak şehit düştüklerini yazacaktır. Yine maalesef Türkiye televizyonlarından, millî hassasiyeten, millî şuurdan bîhaber olanlar o kahramanlara ABD ağzı ile terörist demişlerdir. Gerçekleri işitmeyen görmeyen; sağırlar ve körler unutmasın ki Irak’ta 5 milyon yavru yetim, 1 milyon canım analarımız dul kalmıştır. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” diyen Resuller Resûlu, Fahri Kainat Efendimiz anlayana dosdoğru söz söylemiş, dopdoğru istikamet göstermiştir. İnanıyoruz ki bu hâdis bir gün muhataplarını çarpacaktır.

Suphi Saatçi’den Irak Türklerinin acılarını okumaya devam edelim: “Özellikle 28 Mart 1991 tarihinde yaşanan Altunköprü Katliamı'nın acısını unutmak mümkün müdür? Bir saat içinde yüze yakın Türkmen kardeşimiz burada şehit düş­müştür. Bu olay Altunköprü'nün tarihinde yaşanan meş'um bir gün olarak tescil edilmiş ve Irak Türkmenlerinin yaşadığı en acılı günlerden biri olmuştur.

Kerkük ile Erbil arasında kalan Türkmen kasabası Altunköprü, Birinci Körfez krizinde yaşanan olaylar üzerine meydana gelen otorite boşluğu yüzünden, gerçekten bü­yük bir faciaya sahne olmuştu. Bütün Türkmenleri yasa boğan bu faciadan önce, bölgede yaşanan olaylar şöyle ge­lişmiştir:”

“ABD'nin ve ortaklarının Irak'a yaptıkları saldırılar sonucu, Irak ordusunun yer yer dağılarak çözül­mesi üzerine, ülkenin bazı bölgelerinde boşluklar meyda­na gelmişti. Böylece Saddam'a bağlı askerî güçlerin çoğu, başkent Bağdat'ta toplanmışlardı. Ülkede anarşi başla­mış, kuzeyde Kürtler, güneyde de Şiiler ayaklanmışlardı. Başıboşluk ve arbede meydana gelmiş, güvenlik ve asayiş­ten eser kalmamıştı. Her tarafta çarpışmaların sürmesi ve özellikle müttefiklerin saldırılarını Bağdat üzerine yoğun- laştırmalarından ötürü, Bağdat yönetimi, bütün güçleri­ni, başkente çekmeğe başlamıştı. Bağdat'ta Saddam yöne­timinin düşme tehlikesinin artması üzerine, Kerkük böl­gesindeki askerî ve sivil otoriteyi temsil eden güçler de Bağdat'a çekilmişlerdi.

1991 yılı Martının ortalarına doğru durum son derece kritikti ve ayaklanmaların sınırları giderek genişliyordu. 18 Mart 1991 günü Kerkük, peşmergelerin (*) işgaline uğra­dı. Hükümet güçleri şehri boşaltmışlardı. “Barzani ve Talabani’nin silahlı adamları” karşısında duracak asker ve polis gücü yoktu. Hiçbir en­gelle karşılaşmayan “Barzani ve Talabani’nin silahlı adamları”nın ayaklanması işgale dönüş­tü. Böylece Kerkük'te, bir hafta süreyle yağma, kundakla­ma, yangın ve saldırılar yaşandı. Şehri alt üst eden “Barzani ve Talabani’nin silahlı adamları” önce Kerkük Nüfus Dairesi ile Tapu Dairesi'ni ve diğer resmî binaları ateşe verdi. Birçok sahipsiz ev, bi­na ve işyeri yağmalanarak talan edildi.

Yaşanan arbededen sonra Bağdat yönetimine bağlı or­du birlikleri, Türkmen beldeleri olan Tuzhurmatı, Tavuk ve Tazehurmatı'yı top ateşine tutarak, Kerkük'e doğru yaklaştılar. Tank ve zırhlı birlikleri ile ordu, yolu üstündeki her yerleşim birimini ateş yağmuruna tutarak yaklaşı­yordu. Bu yüzden Tuzhurmatı ve Tazehurmatı'da bir çok Türkmen canını kaybetmiş ve yüzlerce kişi yaralanmıştı. “Barzani ve Talabani’nin silahlı adamları”, bunun üzerine 26 Mart 1991 tarihinde, şeh­ri terk ederek kaçmağa başladılar. Bu arada yaklaşan ordu birliklerinin açtığı top ateşleri yüzünden, şehir halkı bü­yük panik yaşamış ve bazı Türkmen ailelerinin kuzeye Altunköprü ve Erbil'e doğru kaçışmağa başladıkları görül­müştür. 27 Mart tarihinde ordu birlikleri Kerkük'ü ablu­ka altına alarak ağır top atışları ve hava desteği ile şehre girdiler.

Halkı Kerkük'ten sonra da kovalamağa devam eden as­kerî birlikler, Altunköprü'ye doğru yola devam ettiler. Böylece Altunköprü'de yaşayan ve buraya sığınan Türk­men kökenli sivil halkın hayatı da tehlikeye girmişti. Altunköprü kasabasını ele geçiren Irak ordusu, kaçan “Barzani ve Talabani’nin silahlı adamları”na ulaşamayınca, bu sefer burada yaşayan Türk­menler ile Tazehurmatı ve Kerkük'ten kaçan Türkmen gençlerini, gece vakti evlerden toplamağa başladılar. Saddam yönetimi, Körfez Savaşı sırasında ayaklanan Kürtle­re duyduğu öfkenin acısını, Altunköprü'de yaşayan Türk­menlerden çıkarmağa çalışmıştır.

Altunköprü'ye giren birlikler, dışarda gördükleri her­kese ateş açtıktan sonra evleri basmağa başlamışlardır. Bu arada evlerde çocuk, genç ve yaşlı ne kadar erkek var­sa toplamışlardır. Hiçbir şeyden haberi olmadan toplanan bu kişiler. Ramazan ayı olmasından dolayı henüz oruç­larını açmamışlardı. Aralarında 8-10 yaşlarında çocuk­ların da bulunduğu yüze yakın Türkmen alınıp götürül­müştü. Bir çoğu ömrünün baharını henüz yaşamamış gencecik yaşlarda, bir kısmı üniversitede okuyan öğrenci olarak, Altunköprü'deki akrabalarının yanma misafirliğe gelen kişilerdi. Suçlarının ne olduğunu, kendileri dahi bil­miyorlardı.

Toplanan bu kişilerin nereye götürüldükleri bilinmi­yordu. Yakınları her tarafı arayıp sormuş olmalarına rağ­men, toplatılanların akıbeti hakkında bilgi sahibi olama­mışlardı. Ramazan bitmiş, bayram olmuştu. Gidenlerden haber yoktu. Bayramdan 15 gün sonra Dibis kazasına yakın Kayabaşı olarak anılan yerde açılan bir çukurun içinde üst üste yığılmış cesetler bulundu. Cesetler, koyun güden çobanlar tarafından tesadüfen bulunmuştu. Şehit aileleri bölgeye varınca korkunç manzarayla karşılaştılar.

Bunu haber alan ve kayıplarını arayan herkes, çukurun bulunduğu yere koşmuştur. Kokuşmuş olan cesetler ta­nınmaz hâle gelmişti. Bulunan cesetler elbiselerinden teşhis edilmişlerdi ve hepsi Altunköprü'den toplananlar­dı. Hepsi kurşuna dizildikten sonra açılan çukura atılmış­lardı. Burada bulunan şehitlerin cesetleri alınarak, aske­rin kontrolü altında Altunköprü'nün Selahî semtinde toprağa verilmiştir. Hâkim tepede yer alan Altunköprü Şehitliği artık, Bağdat rejiminin insanlık ayıbı olarak, Türkmen toplumuna yapılan zulmü dile getiren bir anıtı simgeliyordu.

28 Mart 1991 tarihinde Altunköprü'de yaşanan Türk­men soykırımı, tarih takvimlerine düşen bir kara lekedir. Hiçbir şeyden haberi olmayan masum insanların şehit edilmesi, Irak'ta Türkmenlere karşı uygulanan mezalimin boyutunu gösteren korkunç bir örnektir. Saddam'ın vah­şetini gösteren ve yüze yakın Türkmen gencinin kurşuna dizildiği bu faciada, henüz küçük yaşlarda bulunan ve ne olduğunu anlamayan Türkmen çocukları da can vermiş­tir. Baba ile çocuklarının bir arada kurşuna dizilmeleri, ta- rihte benzeri görülmemiş vahşet sahnelerini dile getirir. Şehit edilenler arasında, kasabanın Türkmen albinosu olan Haşim ve Kasım Mehmet Tevfik adlı iki kardeşin yer alması, acımasızlığın derecesini gösteren tüyler ürpertici bir örnektir. Önündeki bir metrelik mesafeyi göremeyen özürlü insanlara kıymayı mazur gösteren hiçbir gerekçe olamaz.

Aralarında Tazehurmatılı, Kerküklü ve Altunköprülülerin de bulunduğu Türkmen şehitleri, hiç kuşkusuz o topraklarda bugüne kadar varlık gösteren Türkmenlerin mücadele bayrağı ve aziz hatırasıdır. Bu bakımdan şehit­lerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor ve onları rahmetle anıyoruz.

Ömer Öztürkmen’in Kerkük Güldestesi'nden Altunköprü şiirini sizlerle paylaşarak bugünkü yazımızı noklayalım:

Karış karış bu topraklar
Koca bir tarihi saklar
Yok olsun düşman ayaklar
Altunköprü Altunköprü
Türk diyenlere yol verdin
Sen başı boş hür gezdin
Yeter artık anlat derdin
Altunköprü Altunköprü
Ağlamasın altun taşın
Bir gün coşar bu kardaşın
Yükselecek elbet başın
Altunköprü Altunköprü
Akan su dile gelecek
Seni Türk'e götürecek
Mert alnını öptürecek
Altunköprü Altunköprü” (5)

Kaynaklar:
1. Suphi saatçi.: Irak Türkmenleri. Ötüken Yayınevi. İstanbul. 2003.
2. Enver Yakupoğlu.: Irak Türkleri. Boğaziçi Yayınları. İstanbul. 1976.
3. Taraf - İstanbul - 01.06.2011 “Türkiye Türklerindir” saçmalığının nihayet sonu göründü.
4. Taraf gazetesi arşivleri ( Sivil Darbe günlükleri, Ergenekon İddanamesi, Darbe Günlükleri). http://www.taraf.com.tr/
5. Suphi saatçi.: Hasretin Adı Kerkük. Ötüken Yayınevi. İstanbul. 2004.

(*) Peşmerge: gerilla (özgürlük savaşçıları) demektir. Bu ifadeyi Barzani ve Talabani yıllarca aşiretlerindeki silahlı kişiler için kullanmıştır ve kullanmaktadırlar. Bizim bu kelimenin (peşmerge) anlamını dikkate almadan ifade etmemiz doğru değildir. Zaman zaman bir birleri ile aşiretleri savaşsa da Türkiye(!) nin diplomatik (!) girişimleri ile (Özellikle Körfez Savaşı döneminde) “Barzani ve Talabani’nin silahlı adamları” arasında barış sağlanmıştır. Aynı zamanda da Türkiye tarafından silah desteği sağlanmış, PKK’ya karşı Türkiye’ye yardımcı olacakları sanılarak bu silahlı kişilere Hükümetlerimizce maaş da bağlanmıştır. Bu silahlı kişiler de PKK ile birlikte Mehmetçiğimizi şehit etmişlerdir. Bu konuda yüzlerce belge vardır. Başlarının, ise bir zamanlar Türkiye’nin kırmızı pasaportunu taşıdığını bilmeyen yoktur. Artık, bir dipnot için daha fazla yazmayayım, ötesini ve bugünleri hepimiz seyirci olarak izlemekteyiz.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
http://www.eskisehirturkocagi.org/turkocaklari/58-hilmi-ozden.html

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü