Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Anayasa, Tabular ve Dil

12 Ocak 2012

Anayasa çalışmaları sırasında en çok tartışmaya sebep olacak maddelerden bir gurubunun koruma altına alınan maddeler olduğu şimdiden bellidir. Türkiye’de ne zaman Anayasa tartışması gündeme gelse, statükoyu savunan gurupların, bu konuları dile getirdikleri bilinmektedir. Bu maddeler “IV. Değiştirilemeyecek hükümler” başlığı altında yer alan 4. madde ile “Devrim Kanunlarının korunması” bölümüdür.

Devrim kanunlarının korunması bölümü ilk defa 1960 darbesi sonrasında 1961 de yapılan değişiklik ile Anayasaya girmiştir. 1961 Anayasa tahrifatında; düzenleme 4.kısım 153. maddede “Devrim Kanunlarının korunması” başlığı altında yapılmıştır.  Darbecilerin kendilerince önemli gördükleri ve devletin yönetim biçimi-rejim(!) için belirleyici olduğunu düşündüklerinden olsa gerek bu bölüm 1980 darbesi sonrasında da aynen korunmuştur. Ancak bu sefer düzenleme “Beşinci Kısım”da “İnkılâp Kanunlarının korunması”  başlığı altında ve 174. maddede yer almıştır.

Bu düzenleme ile 1340 (1924) ile 1934 yılları arasında çıkarılan Sekiz adet Kanun koruma kapsamına alınmaktadır. Bu Kanunlar, 1981 Anayasa tahrifatı metninde “Beşinci Kısım – Çeşitli Hükümler başlığı altında aşağıdaki şekilde yer almıştır.

I. İnkılâp kanunlarının korunması

MADDE 174- Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve

Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının,

Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu

şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;

2. 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı Hakkında Kanun;

3. 30 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir

Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;

4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme

memuru önünde yapılacağına dair medenî nikâh esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;

5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;

6. 1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;

7. 26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair

Kanun;

8. 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

Bunlardan 2. 3. 7 ve 8. maddelerde yer alan Kanunlar “korumacılar” tarafından da da fiilen uygulanmamaktadır. Bu kanunları yapan Kanun koyucular böyle bir korumaya ihtiyaç duymazken darbecilerin böyle bir yola gitmeleri, aradaki zihniyet farkını ortaya çıkarmaktadır. Sonuncusu 1934 tarihini taşıyan bu Kanunları yapanlar, kurdukları devlete, rejime ve millete güvenlerini gösterirken, darbecilerin bu tavrı millete karşı bir zihniyet probleminin varlığını ortaya koymaktadır. Sosyal bir değişim işaret fişekleri olarak kabul edilebilecek bu Kanunları, toplumda, “verilmiş talimatlar” dışında değişim ve gelişim olamayacağı anlayışını yansıtan bir hüküm gibi görmenin bundan daha açık örneklerini de başka yerlerde bulmak mümkün değildir.

Hiç kullanılmayan Şapka Kanunu bunlardan birisidir.  Fesi kaldırmak için konulmuş olan bu Kanun fonksiyonunu icra ettikten sonra toplum tarafından kendiliğinden hükümsüz hale getirilmiştir. Bir diğeri, her gün bir nezaket ifadesi olarak dillerden düşmeyen bey, beyefendi, paşa (bu arada generallere “Paşa” demek de yasak!) gibi ifadelerin kullanımını yasaklayan Kanundur.

1990’ların başında bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleriyle aramızda alfabe birliğinin sağlanmasının önündeki en büyük engel olan harfleri sınırlayan Kanun da bu kapsamda bulunmaktadır. Bu harflerin Türk dilinin ses zenginliğini ifadede yeterli olmadığı yasal zeminde ilk defa 1953 yılı Bütçe görüşmeleri sırasında TBMM’de Arif Nihat Asya tarafından dile getirilmiştir.

Merhum, Türkçeyi hem şiirin hem de düz yazının her türünde en iyi kullanan bir şair ve yazar olarak, Türkçe konusundaki hassasiyetini ve hocalığını her fırsatta yeni bir şeyler söyleyerek ortaya koymuş ve ders vermiştir. 1953 yılında TBMM de MEB Bütçesi görüşmelerinde verdiği ders de bunlardan birisidir:

“Üçüncü arz etmek istediğim nokta, alfabedir. Malumunuzdur ki, her dilin telâffuzu ile alfa­besi arasında bir fark vardır. Bu farkın olması zaruridir. Fakat bazılarında bu fark, çok olur, bazılarında az olur. Maatteessüf biz, alfabesi ile dili, telâffuzu arasında hayli fark bulunanlar­danız. Diğer diller bu işe kolay kolay müdaha­le edemezler. Alfabeleri, çok eski bir tarihe maliktir. Tarihe müdahale olmaz. Ama bizim için vaziyet böyle değildir. Elimizdekinin henüz ya­şı, başı nedir. Atatürk bizlere bir elmas hediye etti, fakat o günden bu yana hiç işlemedik, Atatürk bize buna el sürmeyin demedi. İlk işle­meden sonra biz el sürmeye cesaret edemedik, öylece kaldı. Bilhassa bu yüzden küçük çocuk­larımızın Türkçeyi âdeta yeni öğrenmiş ecnebi­ler gibi telâffuz etmelerinden müştekiyiz. Bu­nun müşterek derdimiz olduğunu zannediyorum.

Alfabede ufak bir işaret ilâvesiyle, ufak bir harf ilâvesiyle, burada bunun tekniğine girecek değilim, bu bir komisyon işidir, ihtisas işidir. Fakat küçük bir işaret ilâvesiyle, işaret yerine kaim nokta, ilâvesiyle, kısacası, buna benzer bir iki tedbirle çok şey kazanırız. Çocuklarımız Türkçeyi, yeni öğrenmiş ecnebiler gibi telâffuz etmekten kurtulur. Bunun bir komisyon mev­zuu yapılıp yapılmayacağını Sayın Bakan bura­da ifade buyursunlar.” Diyerek düşüncelerini dile getirmektedir.

1954 bütçesinde aynı konuyu yeniden ele alır:

“Alfabe meselesine geçiyorum;

Alfabemiz işlenmeye muhtaçtır. Bu benim zatî, şahsi fikrim değildir. Ben de iltihak edi­yorum, orijinal bir tez değildir. Bunda öğret­menler müttefiktir diyemem, fakat % 90 ı be­nim fikrimdedir. İrfanla alâkalı tabaka da bu fikirdedir. Alfabenin işlenmeye ihtiyacı vardır, katidir. Bunu geçen sene de arz etmiştim. Her halde Arif Nihat Asya'nın orijinal kaprisleridir diye nazara alınmadı. Bunu bu sene de tek­rar ediyorum, gelecek sene kim tekrar eder orasını bilemem.

Bir çocuk gelip de kısa telâffuzuyla «baba, harika çocuk ne demektir?» derse şaşmayınız. Minareye Fransızcadaki gibi “Minaret” derse şaş­mayınız. Benim başıma geldi: «Baba, Şeri 'a nehri nerededir?» neden sonra hatırladım ki bu Şerî'a nehridir. Bunu da bu kadarla geçiyorum.”  

“Türk Dilli Halklar” diye de tarif edilen Türk Cumhuriyetleriyle aramızdaki alfabe ve dil ayrılığını ortadan kaldırmamızın önündeki en büyük engel, bizim bu konudaki taassubumuzun dayanağı olan bu yasalardan birisi olan 6. sırada yer alan “1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;”dur.

Bu Kanunun varlığı, Türk toplulukları arasındaki birlik ve beraberliği ideolojik olarak istemeyen kesimlerin elinde bir koz olarak kullanılırken, meseleye olumlu bakanların önüne ise “Anayasal” bir engel olarak çıkmaktadır.

“Atatürkçülük” ve Atatürk ilkelerini “gelişmecilik” olarak değil de “mevcudu muhafaza” olarak anlayan ve topluma dayatma gücünü darbelerle ele geçirenlerin yaptığı da budur: Engel çıkarmak. Bu engel, aynı dili konuşan toplulukların, birbirlerinin yazdıklarını okuyamamaları sonucunu doğurmaktadır. SSCB’nin eski birlik içinde yaşayan Türk topluluklarına yaptığı da bundan farklı bir şey değildi. Kiril Alfabesinde her topluluğun harflere verdikleri sesleri değiştirmek suretiyle konuşarak anlaşabilen insanları, yazdıkları zaman birinin yazdığını, diğerinin okuyup anlayamayacağı hale getirmişlerdi. Aynı şeyi şimdide biz yapmıyor muyuz acaba?

Yukarıdaki listenin 4. sırasında yer alan 17 Şubat 1926 tarih ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi,  22.11.2001 tarih ve 4721 sayılı TÜRK MEDENÎ KANUNU ile ortadan kalkmış bulunmaktadır. O tarihten bu yana da Türkiye’de bu değişiklik yüzünden hiç bir şey aksamamıştır. 1924 Anayasasına darbelerle yapılmış bir ekleme olduğu için zaten batıl olan “İnkılâp kanunlarının korunması” başlıklı bu madde Anayasanın sırtında gereksiz bir yüktür. 

Anayasalarda yer alan bütün “yasaklar” sosyal gelişmenin önündeki engellerin en büyüğüdür. Görüldüğü gibi yazılı olarak yer almasına rağmen yazılı metinler toplumun alışkanlıkları, gelenekleri ve gelişmesi önünde zaten duramamaktadır. Yukarıda işaret edilen dört Kanun, sosyal hayatın şartları içinde yok olup gitmiş, 4. maddede yer alan Medeni Kanun da sosyal gelişmeler ve doğan ihtiyaçlar karşısında dayanamamıştır. Yeni Anayasada bu tür tabuların ve yüklerin yer alması önlenmelidir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü