Türk Dünyası Yardım Kampanyası

2000’lerin Anayasası

29 Kasım 2011

Hüseyin ERDEM
TOEK Vakfı Genel Sekreteri

12 Haziran 2011 Seçimleri ile meydana gelen parlamentonun en önemli görevinin yeni bir Anayasa yapmak olduğu toplumun bütün kesimleri tarafından benimsenmiş, bulunmaktadır. Konu, yıllardan beri yapılan tartışmaların son bulması ve demokratik bir toplum yapısının oluşması için kaçınılması mümkün olmayan bir sorumluluk haline gelmiştir. Çünkü darbelerle bozulan Anayasaya dayalı devlet düzeninin, TBMM tarafından yapılacak bir Anayasa ile düzene girmesi, Meclise girenlerin namus borcu olmuştur.

“Türkiye Devleti”nin Kuruluş belgesi olan 1921 Anayasasından sonra TBMM tarafından yapılan 1924 Anayasası Türkiye Cumhuriyetinin tek “Meşru Anayasa” sıdır.  Anayasanın 1960 darbesi ile ihlalini müteakip bozulan Anayasal düzeni rayına oturtmak, ne hazindir ki bu güne kadar hiçbir dönem Milletvekilleri tarafından yerine getirilememiştir. Bugün geldiğimiz noktada ülkenin en mühim meselesinin yeni bir Anayasa yapılması olduğu konusunda bütün siyasi partiler mutabık olduğuna göre, yeni Anayasayı yapmak, ülkenin önünü de açmak anlamına geleceği için tüm siyasi partilerin geleceğini belirleyecek temel ölçü haline gelmiştir…

TBMM’ne giren veya giremeyen bütün siyasi partilerin Anayasa değişikliği konusunda tam mutabakat halinde olduğu başka bir dönem olmamıştır. Bu parlamentodan yeni anayasa yapılmasını beklemek de toplumun en tabii hakkıdır. Seçmenlerin  %95’inin oyu ile oluşan bir parlamento bunu başaramazsa, konuşarak, tartışarak anlaşmasını başarabilen insan neslinin tükendiğini, siyasi partilerin çözüm yerine çözümsüzlükten medet uman zavallılar güruhu haline geldiğini kabul etmenin dayanılmaz acısını yaşayacağız demektir.

Darbecilerin, 1960 yılında demokratik hayatımızı kesintiye uğratan Anayasada yaptığı/yaptırdığı değişiklikler ve 1980 darbesini yapanların yaptırdıkları değişikliklerle meydana gelen metinler hukuki manada “anayasa” olma vasfına sahip değillerdir. Çünkü bunlar, meşruiyetini Anayasadan alan bir Parlamento tarafından değil, darbe ile oluşan ve atamayla göreve gelen,  “emirle, emir ve komuta zinciri içinde” çalışan bir Kurucu meclis veya danışma meclisi tarafından hazırlanarak yapılan düzenlemelerdir. Sonucu önceden belli göstermelik bir halk oylamasına sunularak halk tarafından kabul edildiği iddiası ona meşruiyet kazandırmaz.

Bu sözde Anayasaların halk oylamasıyla kabul edilmesinden sonra yapılan ilk genel seçimler, bu anayasalara karşı bir reddiyedir. 1965 seçimlerini “Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidarolarak nitelenen “Demokrat Partinin devamı” olan Adalet Partisinin, 1983 seçimlerini de 12 Eylül darbesini yapan cunta liderinin kendilerinin kurdurdukları MDP’yi açıkça desteklemesine rağmen, Anavatan Partisinin kazandığı henüz hatırlardadır. Bu seçim sonuçlarıyla “darbe anayasaları”  Türk Milleti tarafından açıkça reddedilmiştir. Hem de darbecilerin “27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti” diye alaylı bir üslupla tanımladıkları Büyük Türk Milleti tarafından… Bu göstermektedir ki; 1960 darbesinden sonra Anayasada yapılan tüm değişiklikler kamu vicdanında batıldır, geçersizdir.

 1960’dan 80’e yirmi sene, darbecilerin bozduğu Anayasa ve Anayasal düzeni düzeltme gayretleri içinde Anayasa değişikliği tartışmalarıyla geçti. 1971 müdahalesini yapanlar da “bozulan Anayasal dengeleri düzeltmek için” gerekli olan müdahaleyi yaptıklarını iddia etmişlerdi. Çünkü en çok değişiklik o dönemde yapılmıştı. Oysaki yanlış bir yolun bütün sapaklarının yanlış yere çıkacağını kimse hesap etmedi.

Türkiye Cumhuriyetinin tek meşru Anayasası 1924 Anayasası olduğu için yapılacak yeni anayasa çalışmalarında dikkate alınacak tek metin o olmalıdır. 1961 darbesiyle Anayasaya giren “Başlangıç” kısmı, darbeyi yapan cuntanın zihniyetini ve millete bakışını gösteren, topluma karşı ilan edilmiş husumetin bir belgesidir. “27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti ifadesi ile kendilerini Türk Milleti yerine koyma cüreti gösteren darbeci cuntanın darbe manifestosudur.

 Daha ilk cümlesi; “Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti;” diye başlayan metinde, milletin seçtiği iktidarın “meşruluğunu kaybettiği” fetvasını kendileri vermektedir. Milleti ve devleti korumak için kendilerine teslim edilen silahları, teslim eden meşru iktidara çevirip, yasal hiçbir dayanağı bulunmayan ve kendilerinin icat ettiği “iktidara karşı direnme hakkını” kullanarak “27 Mayıs Devrimini” yaptıklarını ilan etmektedirler. Başlangıç kısmının sonraki paragrafları ise; yaptıkları eşkıyalığı savunma, suç bastırma cümlelerinden ibarettir.

Anayasalar;  Devletin şeklini, rejimlerin niteliklerini ve Egemenlik haklarını; egemenliğin kime ait olduğunu ve nasıl kullanılacağını düzenleyen temel metinlerdir.  Anayasalarda yer alan maddelerin hemen tamamı egemenliğin kullanılmasını; bunun kurum ve kurallarını belirleyen hükümler toplamıdır. Yasama, Yürütme ve Yargının tanımı, görev ve yetkileri belirlenir.

Türkiye Cumhuriyetinin 1924 Anayasasında; Devletin şeklini ve özelliklerini belirten 1. ve 2. maddelerden sonra Egemenlik ve egemenlik haklarının kullanımı düzenlenmektedir. Egemenlik bu Bölümde “Esas Hükümler” 3 ve 4. maddelerde                                             yer alır. Üçüncü maddede Egemenliğin sahibi olarak Millet belirtilmiş, 4. maddede Milleti kimin temsil edeceği ve egemenliğin kim tarafından kullanılacağı tarif edilmiştir. 1924 Anayasasında bu bölüm şöyle yer almaktadır:

BİRİNCİ BÖLÜM

Esas Hükümler

Madde 1- Türkiye Devleti Bir Cumhuriyettir.


Madde 2- Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi Layik ve Devrimcidir. Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara’dır. (**)

Madde 3- Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Madde 4- Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.

Darbelerle yapılan değişikliklerde, 1924 Anayasasına asıl darbenin Egemenlik konusunda indirildiği görülür. 1961 değişikliğinde, Egemenlik hakkının Türk Milletine ait olduğu 4. maddede yer almaktadır. Ancak 1924 anayasasının 4. maddesiyle Türk Milletini temsil hakkı ve Millet adına egemenlik hakkını kullanma görevi TBMM’den alınmıştır. Milletin egemenliği kurumlar arasında paylaştırılmıştır. 1961 Anayasasının ilgili bölümü aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:

IV. Egemenlik

MADDE 4.- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.

Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

Görüldüğü gibi 1961 darbesiyle yapılan düzenlemeye göre, TBMM’den Türk Milletini temsil yetkisi alındığı gibi, “Kayıtsız şartsız” Milletin olan Egemenlik hakkını kullanma yetkisi de alınmıştır. Çünkü “egemenlik hakkı artık darbecilerin yaptığı / yaptırdığı “Anayasanın koyduğu (darbecilerin tespit ettiği) esaslara göre” belirlenecek “yetkili organlar” eliyle kullanılacaktır. Yani; Kuvvetler ayrımı ilkesine göre Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin görev, yetki ve sorumlulukları bu esaslara göre belirlenecektir.

 Nitekim belirlenmiştir de. Bu suretle Millet egemenliği, Anayasayı yapanlar tarafından gasp edilerek “kendi koydukları esaslara göre, kendilerinin belirlediği yetkili organlara” yani bürokratik oligarşiye devredilmektedir. 1961 darbe Anayasasıyla yapılan en büyük değişiklik “ Yürütme ve Yargı”da Bürokrasinin güçlendirilmesi ve “hesap vermez” ve “sorumsuz” hale getirilmesidir. Yargı bağımsızlığı “sorumsuzluk” haline getirilirken, “İdare” de “İdari yargı” ile güçlendirilerek “yürütme” erkinin içinde ama ona karşı “güçlü” hale getirilmiştir. 1982 darbesi sonrasında yapılan Anayasa değişikliğinde de 1961 değişikliği aynen korunmuştur.

 “Kuvvetler ayrımı” ilkesi hiçbir zaman “sorumsuzluk” demek değildir. Ülkenin yönetimi için Meclis/Parlamento belirlenen görevlerin Başta Hükümet olmak üzere Kurum ve Kurullar arasında dağıtılması demektir. Çünkü Milleti “Meclis” temsil eder ve onun adına egemenlik hakkını Meclis kullanır. Bunun mantığı, bütün kurumların Millete karşı, yani Milletin temsilcisine karşı sorumlu olmasıdır. Hükümet Meclise karşı sorumlu olur, kuruluşunda güvenoyu alır, her bütçe oylaması güvenoyu kabul edilirken, Meclis adına yetki kullanan kurumların sorumlu olacağı bir merciin bulunmaması kabul edilemez. Bütün kurumların da Meclise karşı sorumlu olması Cumhuriyet rejiminin ve demokrasilerin olmazsa olmaz şartıdır.

“Milleti Temsil” ve “Millet adına egemenlik hakkını kullanma” niteliğini kaybeden bir parlamento bütün gücünü kaybetmiş demektir.  1960 darbesinden bu yana seçilenler 1924 Anayasasının kendilerine verdiği “Milleti temsil “ ve “Millet adına egemenlik hakkını” kullanma yetkisine sahip çıkamamıştır.1960 darbesinden sonra bürokratik oligarşinin güçlenerek TBMM’nin etkisiz hale gelmesi tesadüfî değildir. Yeni Anayasa çalışmalarında işin bu tarafı üzerinde önemle durulması gerekmektedir.

            “Millet adına egemenlik hakkını kullanmak”la, “Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanmak” arasında çok önemli farklar vardır. Millet adına egemenlik hakkını kullanmak, kullanacak olan kişi ve kurumları bizatihi TBMM nin tayin etmesi demektir. “Türk Milleti adına” diye başlayarak hüküm verenlerin verdikleri hükümlerin gerçekten öyle olması için “Başındakiler” TBMM tarafından seçilmeli ve atanmalı, TBMM’ye karşı sorumlu olmalıdır.

 Dünya örnekleri de böyledir.  ABD de Federal Mahkeme ve hatta Merkez Bankası (Federal Rezerv Bank) başkanları Başkan tarafından belirlenir, ama Kongre onayı alamazsa ataması yapılamaz. Bizde ise sadece Sayıştay Başkanı TBMM tarafından seçilir. O da kararlarında “Türk Milleti adına” ibaresini kullanamaz…

Anayasa çalışmalarında üzerinde en çok tartışma yapılan konulardan birisi “Anayasanın değiştirilemez maddeleri” denilen bazı bölümleridir. Bu maddelerin hangileri olduğu, Anayasaya ne zaman, neden ve nasıl girdiği irdelenmeden tartışılır.

1924 Anayasasında; “değişiklik ve başkalama yapılması hiçbir türlü teklif dahi edilemez” sadece bir madde vardır, o da  “Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki” 1. maddedir ve değiştirilemez hükmü Anayasanın 102. maddesinde yer alır. Bu maddeler şöyledir:

BİRİNCİ BÖLÜM

Esas Hükümler

Madde 1- Türkiye Devleti Bir Cumhuriyettir.


………………………

Madde 102- Anayasada değişiklik yapılması aşağıdaki şartlara bağlıdır:

………………………

Bu kanunun, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki birinci maddesinde değişiklik ve başkalama yapılması hiçbir türlü teklif dahi edilemez.


Buradaki hüküm gayet sade ve açıktır, üzerinde hiçbir tartışmaya yer vermeyecek kadar da önemlidir, çünkü yeni Türk Devletinin varlık sebebidir. Bu konuda kamuoyunda hiçbir tartışma olmamıştır.

Tartışma, 1961 darbesiyle Anayasaya eklenen Başlangıç kısmında yer alan ifadelere 1980 darbesinden sonra bazı ilavelerin yapılması ve başlangıç kısmının da bu kapsama alınmasıyla başlamıştır. 1980 darbesini yapanlar; önce Anayasaya 1961 darbesi ile giren; darbecilerin yaptıkları darbeyi savunmak ve kendilerine meşruiyet gerekçesi olarak uydurdukları “Başlangıç” bölümüne ideolojik bir takım ilaveler yapmışlar, sonra da “Başlangıç” kısmını korumaya almışlardır. Bununla da kalmamışlar, “İnkılâp kanunlarının korunması” diye bir bölüm açarak bazı arkaik konuları da koruma altına almışlardır.

Başlangıç kısmının 3. paragrafında Atatürk’e atıfta bulunarak “Atatürk’ün belirlediği Milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;” bazı hükümler ortaya konulmaktadır. “Atatürk’ün belirlediği Milliyetçilik anlayışı” kavramı, 2. maddede “Atatürk Milliyetçiliği”ne dönüşmektedir.

Cuntacılar bu bölümde “Atatürk Milliyetçiliği” kavramını kullanarak kendi ideolojik görüş ve düşünceleri çerçevesinde zaman içinde değişen içeriğe göre bir “Devlet ideolojisi” oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bunu vatandaşa dayatarak ülkede  “tek tip insan” yetiştirerek, “emirle, emir ve komuta zinciri içinde” yaşayan “tek boyutlu bir toplum” yaratma çabalarına girişmişlerdir.

Tümüyle ele alındığında topluma verilen bir talimat olan “Başlangıç” bölümü, 1981 Anayasası, birinci kısımda “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 2. maddesi kapsamına alınarak bir sonraki madde ile koruma altına alınmaktadır.

Hatırlanacağı gibi, 1980 darbesinden sonra “Atatürk İlkelerini Belirleme Komisyonu” adıyla bir komisyon kurulmuş ve bazı çalışmalar yapılmıştır. Komisyon Başkanı merhum Prof. Dr. Fahir Armaoğlu’na bu komisyonun çalışmaları hakkında sorulan bir soruya verdiği cevap her şeyi anlatmaya yetmektedir. “Atatürk’ün devlet yapısıyla ilgili ilkeleri yazılı metinlerde aranacaksa en sağlam metin 1924 Anayasasının ilk dört maddesidir. Uygulamada ise günün değişen şartlarına göre kararlar alınır. Atatürk de pragmatik bir devlet adamı olarak bunu yapmıştır.” diyerek, hayatın dinamizmi içinde değişen şartlara göre prensipler vaz’etmek gerektiğinden, Atatürk’ün de onu yaptığını, ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa öyle hareket ettiğini anlatmıştı. “Bunu darbecilere anlatmakta zorlandığını ama bir süre sonra komisyonu sessizce dağıtmak zorunda kaldıklarını” söylemişti.

Başlangıç kısmında yer alan “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı”, cümlesi görüldüğü gibi 2. maddeye “Atatürk Milliyetçiliğine bağlı” ifadesiyle girerek ideolojik bir kavram olarak yer almıştır. Sonra da 4. madde kapsamında “değiştirilemeyecek hükümler” arasına alınmıştır.

BİRİNCİ KISIM

Genel Esaslar

I. Devletin şekli

MADDE 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

II. Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

III. Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti

MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Milli marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır. 

IV. Değiştirilemeyecek hükümler

MADDE 4- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Bu değişikliğin ne anlama geldiği 28 Şubat 1997 örtülü(!) darbesi ile ortaya çıkmıştır. Bu darbe ile yapılan her şey, “Atatürk Milliyetçiliği” adına yapılmıştır. Üniversiteye giriş sistemine indirilen “Gürz” ile Eğitim sisteminin tepeden tırnağa değiştirilerek meslek okullarının kapatılması, Kur’an kurslarına gitme yaşının yükseltilerek hafızlık çalışmalarına darbe vurulması, disiplinsizlik suçlamasıyla birçok subayın ordudan ihracı gibi hadiseler “devlet ideolojisi”nin uygulamaya konulmasından başka bir şey değildir.

Böylece “Başlangıç” kısmında yer alan ideolojik kalıplara uymayan veya uymayacağı düşünülen veya ileride uymama ihtimali olan her yaştan ve meslekten insanlar devletten tasfiye edilmiş, eğitim kurumları kapatılarak gelecekte de böyle bir ihtimalin ortaya çıkmamasının tedbirleri alınmıştır. 

28 Şubat 1997 örtülü darbesinin diğer darbelerden farkı; Esasları, Anayasaya ilave edilen “Başlangıç” kısmına dayanılarak belirlenen ideolojik bir darbe olmasıdır. Bu darbe ile toplum yeniden tanzim edilmekte ve hizaya(!) getirilmekte, “Başlangıç”ta belirlenen kalıplara sokulmaktadır.

Bugün “değiştirilemez” hükümlere sıkı sıkıya sarılarak o hükümleri olmazsa olmaz ilan edenlerin asıl söylemek istedikleri budur. Yani 2.maddede yer alan “başlangıçta belirtilen temel ilkeler” bölümünün “değiştirilemez” olmasıdır.

Koruma altına alınan “değiştirilemez” maddelerden bir bölümü de 1961 darbesi ile Anayasaya giren 4.kısım 153. maddede düzenlenen “Devrim Kanunlarının korunması” bölümüdür. Bu bölüm 1981 değişikliğinde de aynen korunmuştur. Anacak bu sefer  düzenleme “Beşinci Kısım”da “İnkılâp Kanunlarının korunması”  başlığı altında ve 174. maddede yer almıştır. Bu düzenleme ile 1340 (1924) ile 1934 yılları arasında çıkarılan Sekiz adet Kanun koruma kapsamına alınmaktadır. Toplumda “verilmiş talimatlar” dışında değişim ve gelişim olamayacağı anlayışını yansıtan bunlardan daha açık örnekleri de başka yerlerde bulmak mümkün değildir.

Hiç kullanılmayan Şapka Kanunu bunlardan birisidir.  Bir diğeri, her gün bir nezaket ifadesi olarak dillerden düşmeyen bey, beyefendi, paşa (bu arada generallere”Paşa” demek de yasak!) gibi ifadelerin kullanımını yasaklayan Kanundur. 1990’ların başında bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleriyle aramızda alfabe birliğinin sağlanmasının önündeki en büyük engel olan harfleri sınırlayan Kanun da bu kapsamda bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi koruma altına alınan “değiştirilemez” hükümlerin tamamı “ideolojik” içerik taşıyan Kanunlardır. Oysa hiçbir kimsenin, insanların kafasının içini, düşünce ve inançlarını kendi düşüncelerine göre düzenleme ve hizaya sokma hakkı yoktur. Anayasa ve yasalar, insanların birlikte yaşamalarının kurallarını koyar. Bu kurallara uyanlar, düşünce ve inançları ne olursa olsun “yasalar önünde eşit vatandaşlar” olarak birlikte yaşama hakkına sahiptirler. Devletin ideolojisi değil, Adaleti olur, Hukuku olur.

 

 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü