Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Dündar Taşer’in “Mesele”si

00 0000
İbrahim ORTAŞ

Her insanın meseleleri vardır. O’nunki tekdi; yalnızca “Mesele”si vardı ve gayrisi teferruattı… Hani şu Ömer Seyfettin’in “İlk Düşen Ak” hikâyesindeki mesele… Sıradan insanın meselesini hicveden “Muntazam Ailesi” yazısını yayınladığımız sıralardaydı. Hemşehrisi olan ve şimdi rahmetli olan bir arkadaşımız, kızı Yasemin’e talip olmak istemişti. Bu münasebetle de her akşam evlerini ziyarete başlamıştı. “Mesele”sini halletme peşinde gece yarılarına kadar evine gelmeyen Dündar Bey, akşam erken saatlerde mecburen eve gelmeye başlamıştı. Aradan epey bir süre geçtikten sonra, eşsiz kibarlığı arkadaşımızı ikaza elvermediği için bana, “Şu Yalçın’a bir şey söylesen; beni muntazam hâle getirdi;” diyerek sitemini dile getirmişti. Evet, Dündar Bey beynini zonklatan “Mesele”sinin dalgınlığı içerisinde, onu halledemeden ve kendisini sevenler, fikirdaş olanlara da vasiyetini söyleyemeden; Töre, Devlet dergilerimiz idarehanesinin yanındaki bakkala gelen ekmek kamyonetinin geri giderken çarpması ile henüz kırk dokuzunda, O’na en çok ihtiyacımız olduğu, hayatının en verimli çağında, gözlerini yumdu. Geride bıraktığı bizler, O’nun “Mesele”sine sahip çıkabildik mi? Veya ne kadar sahip çıkabildik. O’nun:

“Unutulan bir şey vardır; tabiat boşluğu, kendinde kudret görenler tarafından işgal edilebilir;” tespitindeki boşluğu, biz ne kadar doldurabildik? Veya bu boşluğu, kimler doldurdu?

Vefatında:

“Bayrağı göndere birlikte çekecektik;” diye hayıflanan liderinin çizdiği yolda, yürünebiliyor mu? Yoksa geride bıraktığı milleti ve ülkesinin, Avrupa Birliği silindirinin altında ezilmesine yardımcı olup, seyirci durumuna mı düştük?

“Yolcuların çoğu tarafından istenilmek, insana kaptan olma niteliğini kazandırmaz;” sözü, gerçekleştiği için mi erken seçimle iktidar olmalarına vesile olduklarımızın açtığı yolda bölünüp, parçalanma tehlikesine muhatap olduk?

“Bugün Rusya, 19. Asırda kullandığı Hıristiyanlık, Ortodoksluk sloganları yerine ‘Marksizm’, ‘Leninizm’ sloganlarını kullanmakta; yurdumuz içinde de o günkü gayrimüslimlerin vazifesini solcu-komünistler yapmaktadır. Hatta bir iki kelime değişikliği ile iddialar bile aynıdır;” tespitinde, -rol alanların değişmesi dışında- fazla bir değişiklik var mı? İddialar, ilâvelerle devam etmektedir. Bunu, Sovyet Rusya dağıldıktan sonra, Dünya’nın kaynanalığını üstlenen ABD ve onun hâkimiyeti altında ezilmemek için sessizce rekabet etmeye çalışan Avrupa Birliği devraldı. Ortodoksluğun korumacılığı ve yayılmacılığını, Patrikhane’ye ve onun ruhani lideri Barteleomos’a “Ekümeniklik” verilmesini ve Ruhban Okulu’nun açılmasını sağlamak için müştereken dayatma halindeler. Henüz belli değil bizi yönetenlerin, bu dayatmalara ne zaman teslim olacakları…

Eski solcularımızın bir bölümü gerçeği görüp, kendilerine “Milliyetçi” diyemiyorlarsa da “Ulusalcı” diyerek, ABD ve AB dayatmalarına karşı çıkıyorlar. Diğer bir bölümü ise, önceleri tenkit ettikler kapitalizmin, bütün nimetlerinden yaralanarak, Bilderberg ve benzer sofralara kurularak; onların, bir numaralı savunucuları oldular. Artık şimdi bizi yönetenler: Selçuklu ve Osmanlı eserleri boynu bükük dururken, Van’daki Ermeni isyanının merkezi ve silah deposu olan Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi’nin onarımı için 4.3 Katrilyon harcadılar. “İhanetin Anıtı” olarak aynen muhafaza altına alınması gereken bu yerin, bütün dünyayı soykırımı masalı ile ayağa kaldırmaya çalışan “Diyaspora” eşliğinde açılışını yaptılar. Hiçbir Hıristiyan ve Musevi’nin bulunmadığı Urfa’da, kilise ve havra açıtılar. Müslümanların gönlü olsun diye de yanına camiyi, alet olarak kullandılar. Üstelik bunları yapanlar, manevi değerlere sahip çıkacaklarını söyleyip, milletimizden oy alanlardı. İstanbul Göztepe’de cami yapılmasına karşı yürüyüş yapan “ulusalcı” larımızın bunlara gıkı çıkmadı. Artık İstanbul başta olmak üzere birçok şehrimizde, Hıristiyan yapılmış “siyahiler” esnafımıza ve halka parasız İncil dağıtıyorlar. Apartman altlarına kiliseler açıldı. Aynı işle görevli radyolarımız var; televizyon da yolda… Sayıları on bin civarında olan Süryani vatandaşlarımız için de televizyon yayını başladı. Onlar da yarın topraktan pay isterlerse şaşmamak gerekir. Öyle ya Amerika Dışişleri Bakanı’nın “Ortadoğu’da 22 (sonra 24’e çıktı) ülkenin hudutları” nın değişeceği fetvası (!), başka nasıl gerçekleşecek?

Vatan topraklarını parayı veren yabancılara satmakta bir mahsur görmüyoruz.

Galiba acemi nalbant, verdiğimiz nice kayıplara aldırmadan, yönetmeyi Türk Milleti’nin üzerinde ve yabancıların akıl hocalığı ile öğreniyor. Hani şu, Suriye’nin hak iddia edip, Atatürk’ün vatan toprağına kattığı Hatay var ya, onu şimdi resmi kayıtlara göre yüzde 15’ini Suriyeli Araplara para ile satmış olduğumuzdan, Tapu Kadastro Müdürlüğü satışı durdurmuş vaziyette. Gayri resmi satılan kısmı ile ilgili bilgimiz maalesef yok. Siz “Devlet”, devlet diyordunuz ya... Bizim “cici” zannedip de çıkardığımız haftalık gazeteye bile isim olarak verdiğimiz devlet, meğer “tu kaka” imiş. Devlet’in büyümesi değil, aksine küçülmesi gerekiyormuş. O’nu küçülteceğiz diye yılların birikimi ile kurmuş olduğumuz işletmeler, arsa parasının bile karşılığı olmayan rakamlarla yabancılara satılıyor. Bankalarımızın çok az bir kısmı, Türk’ de kaldı; büyük kısmı ecnebileşti. Sıkıntı içerisinde olan halka, bol keseden kredi dağıtıyorlar. Ödeyemeyenlerin, gayrimenkulleri de bu yolla yabancılaşmış olacak. Telekomünikasyonla ilgili müesseselerimiz de yine yabancılara satıldı. Borsaya göre endekslenen piyasamızın da şimdilik %70’i dış sermayenin hâkimiyetinde… Sıcak para merakı, iki defa ülke ekonomisini kavurmuşsa da bunlar, aynı dibi gözükmeyen kaptan serinlemek için içmeye devam ediyorlar. Bunları yaparak artık “Globalleşiyor” muşuz!

Hani siz: “Etnik gurupları ayrılık fikriyle tahrik etmek isteyen ‘Ver bana oyunu, kurtaralım soyunu’ gibi sloganlarla ortaya çıkıp, azınlık ırkçılığı yapanlara, bizzat hitap ettikleri etnik çevreler iltifat etmemiştir... Bir diğer partinin, mezhep ayrılığına dayalı politikası da, revaç bulmamış, tahrike çalıştıkları mezhebin mensupları, bu bölücülüğe destek olmamıştır; diyordunuz ya… Etnik gurup adedi açık arttırmaya çıkmış durumda. Şimdi bizim Başbakanımız sizin kastettiğiniz bir etnik guruba, otuzbeş daha zam yaparak, otuz altıya çıkarttı. Ve sizin bahsettiğiniz “Türk’ün yeniden cihangir olacağına inanmayan kâfirdir;” diyen Türkmen Bey’ine inat, -ne cihangirliği- biz O’nun bahsettiği Türk’ü, otuz altı etnik guruptan biri derecesine, en resmi ağızdan indiriverdik. Sanki Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarını kuranlar başkasıymış gibi. “Üste gök çökmedikçe; altta yağız yer yarılmadıkça senin ilini ve töreni kim bozabilir;” diyen Kağanımız: Yer gök yerinde dururken, kimlerin ve ne uğruna o değerleri hallaç pamuğu gibi attığını ve bizim uysallıkla bunları sineye çektiğimizi, kalkıp bir görse diyoruz…

“Milleti idare etmek için ortaya çıkanlar, saygısızlığın, terbiyesizliğin, düzensizliğin numunesi olarak millete göründüler;” tespitinizdekinden durum da aynen yürürlükte…

“Aklıselim, ekseriyet usulü seçimin hatırlanmasını bile sakıncalı bulur. Zira bu usulde ısrardan bir ihtilal doğmuştur. DP (Demokrat Parti) iktidarı, reylerin %49’unu aldığı halde, iktidarı muhafazada devam edince, başka kuvvetlerin harekete geçmesi tabii olmuştur.

Demokrasi, çoğunluğun haklı olduğu kaziyesine (ön kabulüne) dayanır. Milletin azınlığı parlamentoda çoğunluk halinde temsil edilince rejim, kendi mantığı ile çelişir. O zaman ya postülâtları (mütearife) değiştirmek yahut neticeyi iptal etmek gerekir.”

“Seçmenin %46’sı, parlamentonun %60’ına eşit çıktı mı, bu hesapta bir yanlışlık var demektir. Neticede ya rejim bozulur; ya seçim… 1’in, 2’ye eşit olduğunu ispat eden matematik oyunları vardır; amma kimse alışverişini onlara dayanarak yapmaz;” diyordunuz ya; nerede kaldı parlamentonun %46’sının, %60’ına eşit çıkması. Şimdi öyle bir seçim sistemi ve siyasi partiler kanunumuz var ki: Seçmenin %25’i, parlamentoda %75’ini temsil ediyor. Çıkan kanunlarda parmak %25 etkisiz olunca, bu defa %25, %100 olarak millete hükmediyor. Hatta aynı oranla Cumhurunbaşkanı’nı seçmeye de kalktıkları için iş, mahkeme kapılarına aksedip, geri döndü. “Jet Fazıl”ın yerine geçen, son anda, yangından mal kaçırır gibi “Jet kararlar” çıkarttırıyor. “Bir’in Dört”e eşit olduğunu isbata çalışan, yöneticilerimiz ve dışardan nem’alanan basınımız, faaliyetine devam ediyor. Kurbanı nasıl keseceğimize bile karışan AB’nin, bu konularda nedense hiç sesi çıkmıyor. Seçmen sayısının 1/4’ünün, geçerli oyların 1/3’nün oyunu alan parti, tek başına iktidar olup Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa ulaştığı halde iki taraf arasında kayıkçı kavgasına sebep olan “Başörtüsü” meselesini bile halledecek kanunu çıkaramadığı gibi, AB emirlerine uyarak “zina” yı serbest bıraktı. Benim milletimin de seçimlerde, başörtüsü gibi masum bir istekle zina meselesini hangi hassas terazide tartacağının merakı içerisindeyim…

AB emirleri doğrultusunda, ülkeye fayda getirsin, zarar getirsin bütün kanunlar çıkarılabiliyor. “İnsan hakları” için ter ter tepinen, insan hakları diye suçlu haklarını savunan, şehirlerde korkusuzca sokağa çıkmasını engellenen insanımız korku içerisinde.. AB, bir kanuna hiç ses çıkarmıyor. O da Siyasi Partiler Kanunu… Eskiden biz ve bütün partiler, köy köy dolaşıp üye kaydederken şimdi delege sayısının biraz üzerinde kayıt yapılıyor. Gençliğimizde öğrenci derneklerinde oynanan basit ayak oyunları şimdi, bütün siyasi partilerde oynanıyor. Üyeler silinip, sadece mevcut ekibi seçecek olanlardan üye yapılıyor. Alt, üst kurul delegeleri bu usulle oluşup, genel başkan, genel yönetim ve milletvekilleri böyle seçiliyor. Halk idaresi dedikleri, demokrasinin şimdiki durumu bu…

“Orduya Peygamber ocağı diyen Türk Milleti, bu hükmü boşuna vermiş değildir. Kumandanlık makamına “Peygamber döşeği” diyen halk inancı, bir gerçeği ifade etmektedir. Türk Milleti’nin içinde büyümüş Türkiye sahalarında yürümüş olan her aklıselim sahibi bu kıymet hükümlerini bilir.” Bahsettiğiniz kıymet hükümlerinden bîhaber olan bazıları çıkıp: “Mehmetçik, Muhammed’den gelmiyor. Bu ordu Muhammed’ in değil Atatürk’ün ordusudur;” diyebilecek kadar -sanki ikisi birbirinin çağdaşı ve rakibi imiş gibi algılayabilen- sivri zekâlılara rastlanabiliyor. O halde Atatürk’e neden “Gazi” sıfatının verildiğini, O’ nun “Gazi Mustafa Kemal” diye imza attığını, yurt savunmasına gidip ölenlere neden “Niyazi” denmeyip, “Şehit” denildiğini soran olmuyor.

İşte Ağabeyciğim, senin geceni gündüzüne katarak çözmeye çalıştığın “Mesele”n bu durumda… Ülkenin, uyandırmaya çalıştığın milletimizin durumu da bu merkezde. Son yapılan mitinglerde kırmızı beyaza ve Ayyıldız’a boyanan, milyonların doldurduğu meydanlar, uyanışın işaretlerini veriyorsa da bunu bile kendi karanlık emellerine alet etmek isteyenlere de rastlanmıyor değil.

Yine de sen rahat uyu… Türk’ün asil ruh güzelliği, bu tuzakların da üstesinden gelecektir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü