Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Kürt Sorunu mu, Aydın Sorunu mu?

29 Mayıs 2009
İkbal VURUCU

Aydın sorunu ekseninde yapılması planlanan bir araştırmada, dikkat edilmesi gereken iki nokta vardır. Bunlar, birinci olarak, araştırma nesnesi ile özne arasındaki ilişkinin mahiyeti, ikinci olarak, öznenin nesne karşısındaki duruş biçiminin kaynağının araştırılmasıdır. Bireyin, epistemolojik duruşu olay ve olguların açıklanması, yorumlanması ve anlamlandırılmasında başat rol oynar. Araştırma nesnesinin algılanışı, analiz ediliş biçimi, başka olay ve olgularla olan bağıntısının kuruluş şekli ve zihnin kurgusal yapısı içerisinde gerçekliğin ne derece korunduğu sorunu önem arz eder. Bununla birlikte üretilen bilginin gerçeklikten kopukluğu yanında bunun toplumsal dolaşıma sokularak başka bilgilerle etkileşime girerek yeni bilgilerin doğuşuna olan etkisi de ayrıca göz önünde bulundurulmalıdır.

Dil ve anlam arasındaki ilişki nesnel gerçekliğin de bir ifadesini teşkil eder. Bilgi zihinde bir boşlukta değil, sosyal-kültürel davranışların güdülemesiyle yaratılır ve biçimlendirilir. Bilginin oluşumunda öznenin tarihselliği, toplumsallığı, psikolojik örüntüsü temel belirleyicilerdendir. Dış dünya öznenin zihninde “tıpkıbasım” gibi bir varoluşa sahip değildir. Bilgi, öznenin dış çevresinin bariz etki ve etkileşim sınırlarına dahildir. Bilginin neliği, niteliği ve işlevi de nesnenin zihinde anlamlandırılmasına bağlı olarak konumlanır. Özne, bilginin kaynağı olarak nesnenin bütün anlam boyutlarına aynı anda sahip olmaz. Bilginin kullanılacak anlamsal bütünlüğe uyum sağlayacak ve işlevselleşecek bir seçicilik ve önceleme söz konusudur.

Bilginin üretimi yanında, sunumu da önem taşır. Kürt sorunu olarak tanımlanan sorun alanı, varlığını, toplumun yönlendirilmesinde ve kontrol altında tutulmasında başat rol oynayan ve iktidar odaklarını kontrol eden toplum mühendislerinin bir neticesidir. Görsel ve yazılı iktidar araçlarının bütün imkanları kullanılarak, olguların kavramsal içeriklendirilmesi yeniden formatlandırılmaktadır. Kavramlar, referans çerçevelerinin yeniden tanzimine bağlı olarak toplumsal sorunlara uyarlanmakta ve böylece bir açıklama imkanı yaratılmış olmaktadır. Meydana getirilen sanal gerçeklik üzerindeki temrin, zamanla sahih bir görüntüye dönüşmektedir. Yani toplumsal bir gerçeklik alanı bir mühendislik ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü her toplumsal pratik bir söylem aracılığıyla meşruiyet sağlamaya girişir.

Kurumsallaştırılmaya çalışılan retorik, sürekli temrinlerle söylemi öznelerin ikna edilmesi yönünde kullanmakta, sonuçta egemenlik kurulan iktidar mekanizmaları aracılığıyla bu egemenlik bir toplumsal pratik olarak tezahür etmesi beklenmektedir. Doğal, iç dinamikler değil dış baskıyla yapay olarak yaratılmaya çalışılan pratik, sonuçta kendisini üreten zihinsel kaynağa da bir maddi temel teşkil etmektedir.

Tahayyül Edilen Bir Sorun

“Kürt sorunu” kavramı, etnik bir sorun tanımlaması içerir. Kimlik açısından kolektif nitelikli bir sorundur. Etnik bir sorunun aynı zamanda siyasal alana dahil güçlü bir boyutu içerir. Böyle bir sorunun üzerinde düşünüp tartışılması durumunda, soruna temel teşkil edecek sosyolojik bir gerçekliğinin olması gerekir. Olgusal bir gerçeklik, gözlem seviyesinde bir varlık olarak duyumsanır. Gözlemlenebilen olgular, gözlemci bütün bireylerce algılama çerçevesine dahil olur. Bu eksende şayet bir sorunun varlığı bireylerce tartışma konusu ise sorunun anlamlandırılmasında ve anlamın kaynağı olarak nesnede ciddi bir sorun var demektir. Kürt sorunun varlığını kabul edenler ile kabul etmeyenler olgusal bir gerçeklilikten bahsettiklerine göre “var” ve “yok” gibi radikal bir zıtlığın kaynağı nedir? Olgu varsa Kürt sorunu yok diyenler neye bağlı olarak yok demektedirler? Varsa neye bağlı olarak var denmektedir?

Bu durumda tartışma alanı iki düzeyde sürdürülür. Birincisi sosyal yapı düzeyinde ontolojik bir sorun, ikincisi ise zihniyet kaynaklı yani epistemolojik düzeyde bir sorun vardır. Fakat burada “var” ve “yok” tartışması bizim konuyu zihniyet eksenli yani epistemolojik bir sorun olarak ele almamıza sebep olmaktadır. Çünkü asıl tartışma alanı bir olgunun farklı veçhelerinin ele alınıp bir uzlaşmazlık veya tartışma değildir. Bizzat tartışma nesnesinin ontolojik varlığıdır sorun olan.

Sorun Var mı?

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, kayda değer bir gelişme olmamasına rağmen “Kürt sorununun çözümünde büyük fırsat” gündeme aniden girmiş, gazete köşelerinde ve televizyon oturumlarında yoğun olarak tartışılmaya başlanmıştır. Konunun gündeme geliş biçimi, sorun alanında sanki büyük bir çözümün eşiğine gelinmiş olduğu izlenimini yaratmıştır. Siyasi platformda ise, muhalefet, sorunun getiriliş ve sunuluş biçimine sert tepki göstermiştir. Tepki, ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın elebaşı ile Milliyet gazetesinde Hasan Cemal’in yaptığı söyleşi ve cumhurbaşkanının etnik temelli bir sorunun varlığını telaffuz etmesiyle birlikte çözümün yakın olduğu yönündeki beyanatlarına olmuştur.

Konuyla ilgili pek çok çalışmaya imza atmış olan Ruşen Çakır’ın[1] da vukufiyetle belirttiği gibi bu konuda önemli herhangi bir gelişme söz konusu değildir. Sorunun gündeme gelişini Çakır, “…Hasan Cemal, PKK lideri Murat Karayılan’la Kandil’de röportaj yaptı ve hem Karayılan’ın sözlerini, hem de kendi yorum ve izlenimlerini günlerce okurlarla paylaştı. Çok sayıda köşe yazarı da hem Hasan Cemal’in gazeteciliğini, hem de Karayılan’ın sözlerini olumlayarak, bu röportaja çok büyük bir önem atfettiler, neredeyse bunu PKK sorununun çözümünde bir eşik olarak takdim ettiler,” diyerek eleştirmiştir. Görüldüğü gibi terör örgütünün başı tartışmaların kaynağıdır. Çakır, PKK’nın iddialarını tek tek ele alarak iddia edildiğinin aksine yeni bir şeyin olmadığını analiz etmiştir. Bununla birlikte, “Karayılan’ın sözlerinde “yeni”, “çözüm için ümit verici” bir şey olmadığını söylerken, varolduğu söylenen veya varsayılan çözüm süreçlerini sabote etmek değil tam tersine onları kuvvetlendirmek amacındayım. Zira PKK’nın aldığı pozisyonları haddinden fazla önemsemenin, ortada hiçbir somut adım, hatta vaat bile yokken “PKK üstüne düşeni yaptı ya da yapmaya hazır, şimdi sıra devlette” demenin tam da çözümü sabote ettiğini düşünüyorum.” Demektedir. Bu son cümle üzerinde özellikle durulmalıdır. Cüneyt Ülsever de PKK’nın 1999’daki söylemi 2009’daki söylemi arasında bir fark olmadığını vurgulamaktadır. İşte tam bu süreçte, “PKK açısından herhangi bir yeni söylem yokken, neden aniden ortaya “Kürt Meselesi” bir kez daha atılmıştır. Soru budur?” diye Cüneyt Ülsever sormaktadır. Konumuz açısından can alıcı sual budur.

Amaç Ne?

Milay Köktürk etnik siyaset ve terör arasında önemli bir bağ görür. Ona göre, , “Terör örgütünün tasfiyesi etnik siyasetin sonunu getirecektir. Güneydoğuda siyaset artık feodal veya siyasal aşiret esasına göre değil, hizmet esasına göre işlemeye başlayacaktır.”[2] İşte bütün sorunu etnik temelde ele alarak Türkiye’yi yapısal bir dönüşüme sürüklemeye çalışan batıcı aydın zümre, araçsallaştırdıkları terörün bitmesiyle kendileri açısından da etnikçilik bitmiş olacağından devletin karar verici mevkilerini etkileme girişimine başlamışlardır. Bunun içinde geçmişe dönük bir takım spekülasyon yüklü düşünce yapılarını gerçeğin çarpıtılarak yeniden kendi amaçları doğrultusunda kurgulanmaktadır.

Türkiye’de etnik temelli bir Kürt sorunundan ziyade Türk kimliği karşıtı bir aydın sorunu vardır. Sorun Türk kimliği karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Türk kimliğinin veya milliyetçiliğinin izole edilmesine bağlı olarak gelişme kaydetmektedir. Ve her tartışma Türk kimliğinin olumsuzlanması için bir fırsat olarak değerlendirilmektedir.[3]

“Kürt Sorununda fırsat” aceleciliğinin temelinde, Genel Kurmay Başkanının artık konjonktürün uygun olduğunu belirtmesi ve ABD başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretinde Kuzey Irak ve PKK ile ilgili mesajları vardır. Dış politik etkenlerden kaynaklanan fırsat alanı, PKK’nın zorunlu olarak ABD çıkarları doğrultusunda tasfiye sürecine girerken bu fırsat, terörden beslenen aydınların elindeki büyük bir kozun kaybolmasına sebep olmaktadır. Özellikle vurgulanmalıdır ki, Türk kimliği ve devletiyle sorunu olan, her fırsatı hesaplaşma için değerlendirmeye çalışan bu aydın sınıfı gelişmeleri kendi lehlerine dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu grup, söz konusu iç ve dış konjonktürü lehlerine dönüştürme gayreti içine girmişlerdir.

Türk kimliği karşıtı aydınların araçsallaştırdıkları terör vasıtasıyla ulaşmak istedikleri amaçlar öncelikle “kurucu irade ile hesaplaşma”[4] olarak tespit edilmektedir. İkinci olarak[5] "Demokratik cumhuriyet"in kurulmasınıdır. Yani, “iki eşit milletin kurduğu cumhuriyetin aynı çatı altında ama iki ayrı kimlik olarak demokratik haklarını kullanmasıdır.” Ülsever, Apo'nun tarifi, o ne kadar inkâr etse de "federasyon" olduğunu belirtir. Ülsever’e göre, bu talep “kültürel hakların bireysel düzeyde özgürce kullanılması ve yaşanmasının çok ötesinde bir taleptir ve eninde sonunda Cumhuriyet'i iki ayrı milletin kurduğu anlayışına ve cumhuriyete modern (21. yüzyıl) demokratik görünümü verecek unsurun bu iki milletin bir arada yaşarken ayrı haklarının varlığının tanınması kabulüne dayanır.” Buna bağlı olarak eşit iki halkın kurucu unsur olarak anayasal bir dayanağının oluşturulduğu federasyondur.

Terör ve Kürt sorunu arasında birebir ilişki kurmak, zorunlu bir varoluş özdeşleşmesi olarak sabitlemeye maruz bırakılmaktadır. Bu zorunlu ilişkinin sosyolojik bir karşılığının var olup olmadığı, varsa niteliğinin ne olduğu, karşılıklı olarak nasıl bir zorunlu ilişki kurdukları, bağımlılık sağlayan unsurları, bağımsız boyutları, ayrılmaz ve ayrılan yönleri tek tek ortaya konulmamaktadır. Bu ilişkiler ağının aydınlatılmasına ve görüntünün netleşmesine bağlı olarak Kürt sorunu ile terör arasındaki ilişkinin mahiyeti anlaşılmış olur. Terörün kaynağını Kürt sorunu olarak sabitlemek Türkiye’nin milli ve üniter karakterinin dönüştürülmesinde zihinlerdeki sorunun pratiğe aktarmada bir hegemonya örneğidir.

Sonuç olarak

Türkiye’de bir “Kürt Sorunu”nun varlığı söz konusu değildir. Zihnen ve kalben iki yüzyıldır Batıya bağımlı elit-seçkinler olarak tanımlayacağımız bir meselemiz söz konusudur. Türkiye’nin sorunlarının kendi özgüllüğü içerisinde değil, Batının algılama çerçevesinde değerlendirilmesi sorunların doğuşu, yapısı, gelişimi konusunda daha başta büyük hataların doğuşuna kaynaklık etmektedir. Sorunları algılama ve teşhis etmedeki bu dışa bağımlılık doğal olarak çözümlerinin de yine bu zeminde gerçekleşmesine sebep olmaktadır. Türkiye’nin ayrılıkçı Marksist terör örgütü sorunu, Batılıların etnik bakış açısıyla “Kürt sorununa” dönüştürülmüştür. Yukarıda ifade edildiği gibi, bu ülkenin aydınlarının batının zihniyet örüntüsü, normları, değerleri ve tarihsel zemininden kaynaklanan bakış açısıyla kendi sorununu değerlendirince yapay bir etnik sorun yaratılmıştır.

Terörü, etnik Kürt sorunun doğurduğu yargısı bu noktada Türkiye’nin gerçekleriyle örtüşmemektedir. Öncelikle bir kişi, grup veya kitlenin etnik kimliğinden dolayı hak ve hukuk gaspına uğradığı gibi bir sorun varsa bu terörle değil, demokratik mücadele kanallarının kullanılmasıyla çözülür. Türkiye’de Alevi yurttaşların da pek çok sorunu gündeme gelmiş ve ciddi iyileştirme adımları atılmıştır. Bu grup, dini yaklaşımlarından dolayı herhangi bir şiddete başvurmamıştır. Özellikle vurgulanmalıdır ki, dünya hızlı bir şekilde değişmektedir. Bu sistemde hiçbir kişi, grup, siyasi erk değişmeden varlığını koruyamaz. Yani, dünyadaki değişim Türkiye’de de yansımasını bulmaktadır. İç ve dış dinamiklerin karşılıklı etkileşimi kaçınılmaz bir sonuçtur. Şiddeti ve terörü hak aramada bir yol olarak benimsemek demokratikleşmenin hiçbir boyutunda ve evresinde meşru görülmez. Aynı şekilde Türkiye’de ki önemli boyutlara varan PKK’nın meşrulaştırılması için mücadele yürüten çok ciddi derecede entelektüel ve STÖ bazında destekleyicisi vardır. Son olarak bazı gazetecilerin PKK’nın yöneticileriyle olan söyleşilerinin gazete sayfalarında günlerce yayınlanmış olması şiddeti normalleştirme ve teröre desteğin başka bir veçhesidir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü