Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Ulu Tatar Devrimcisi-Büyük Türkçü Mirseyit Sultangaliyev’in 120. Doğum Yıldönümü

21 Ocak 2012

      Sultangaliyev, Başkurdistan Sterlitamak bölgesi, Kırmıskalı kasabasına bağlı Elimbetova köyünde 13 Temmuz 1892 günü dünyaya gelir, 28 Ocak 1940 günü Stalin’in emriyle öldürülür. Onun 48 yıllık ömrüne sığdırıp, geride bıraktığı savaşım izlerini, unutulmaz ideallerini, kurtuluşu arayan aydınlar-devrimciler, her zaman bir yol gösterici olarak algılamışlardır.  
         Stalin’in aydınlara yönelik soykırımı, 1937 yılının ikinci yarısı ile 1938 yılına denk gelmektedir. Stalin Devri kurbanlarının listesi incelendiğinde, Tatarların kendi nüfusuna oranla en çok kayıp veren ulus olduğu anlaşılmaktadır. Bu yıllarda öldürülen Tatar aydınlarının sayısı 3799 kişi olup, sadece Sultangaliyevci olarak öldürülenlerin sayısı 77 kişidir. Tatar ulusunun yüzyıllar boyunca benliğinde biriktirip-yoğurup-geliştirip doğurduğu ulusal cevheri olan bu kişilerin suç damgası ise “Pantürkist”tir.
         Tatarların Mişer boyuna mensup yoksul bir çiftçi ailesinin çocuğu olan Mirseyit, daha onbir yaşındayken, “Baba söylesene, Tatarlar da padişaha karşı ayaklanabilir mi?” sorusu ile babası Haydargali ağabeyi korkutmuştur.
         Yıl 1907, Mirseyit Kazan şehrinde, oradaki öğretmen okuluna girer. Mirseyit’in öğrenme zevki çok yüksek olmuştur. O, Rus edebiyatı, sosyoloji ve psikoloji bilimlerine sarılır. Etkili ve iyi konuşmanın usullerini öğrenir. Okulda tüm eylemlere katılır. Bu sırada 1905 Rus Devrimine katılanlar ile tanışır ve yavaş yavaş ilmi sosyalizm fikirlerinin derinliklerine dalar. Ama O aynı zamanda Tatar milliyetçi fikir akımları ile de iç içe yaşar.
         Milliyetçi Şair Segıyt Sünçeley, Mirseyit’in sınıf arkadaşıdır. Segıyt’in ise bilmediği yoktur. O, Mirseyit’e Tatar milliyetçi ve edipleri olan Gayaz İshakıy ve Fatih Emirhan hakkında bilgi verir. Kazan’daki ulusal toplantıların birinde Mirseyit, ünlü şair Gabdulla Tukay ile görüşür. Onun şiirlerini zevkle okumaya devam eder. Tarihçi Zeki Velidi Togan ve Hadi Atlasi ile tanışır.         
         Yıl 1911, Mirseyit okulunu tamamlayıp, Kazan’dan Ufa’ya döner. Ufa’da Rus dili ve edebiyatı öğretmeni olarak çalışır. O, sadece hükümetin emrini yerine getiren bir memur olarak çalışsa-yaşasaydı, elbette Sultangaliyev-Sultangaliyev olamazdı. O kendi evinde Marks, Engels, Lenin, Plehanov gibi şahısların kitaplarını da içeren geniş bir kitaplık tesis eder. Durmadan okuyarak kendini geliştirmeye çalışır. Kazan’daki Tatar edip ve milliyetçileri ile olan ilişkisi de kesintisiz devam eder. Fakat O yine de kabına sığmaz, sıkılır. “Serin, uzun gecelerde ayağına keçe çizme, başına börük giyip sakin bahçeye çıkar, mavi göğü ve parlayan yıldızları seyreder-düşünür: Alem ne kadar güzel…. Tabiat ne kadar mükemmel…. Şu alem, şu tabiat koynunda yaşayan insan toplumu ve insanlar neden mükemmel olmasın?! Ömür dedikleri hiç kimseye iki defa verilmez ve sonsuz da değil. Evet ömür dedikleri çok kısa…”
         Yıl 1914, Birinci Dünya Savaşının başlandığı günler. Mirseyit kendisiyle beraber öğretmenlik yapan Ravza adlı bir Tatar kızı ile evlenir. Ravza Hanım bir kız doğurur, Ona Reside adını verirler. Fakat, aile bahtıyla sınırlı kalmayı kendisi için ar bilen Mirseyit, arayış içindedir. O günlerin birinde devrim işlerini devam ettirmek için ailesiyle beraber Bakü’ye gider. O yıllarda Bakü devrim dalgaları ile çalkalanıyordu. O burada Bakü Gazetesi’nde çalışmaya başlar, Azerice öğrenir, kabiliyetli bir gazeteci olarak kendini kanıtlar. Kafkasya’daki Bolşevik Partisine girmeyi de başarır.
         Yıl 1917, Mayısın 1–11 günleri arasında Moskova’da açılan Bütün Rusya Müslümanları Birinci Kurultayına Mirseyit de katılır. O, Şubat Devriminden sonra, ailesini Moskova’ya yerleştirip, kendisi Kazan’daki Müslüman Sosyalistlerinin teşkilatçısı olan Mollanur Vahitov’un yanına gider, beraber çalışır. Aynı cephede Aklara karşı çarpışır. Bu arada Lenin ve Stalin ile görüşür. Komünist liderler Ona, devrimin galibiyeti sonucunda, “ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı” ilkesine göre, “Tatar-Başkurt Cumhuriyetinin kurulacağını söylerler; girişkenliği ve başarılı eylemlerinden dolayı Onu takdir ederler. Evet, “Tatar-Başkurt Cumhuriyeti” için O, tüm fedakârlıklara, hatta gerekirse canını bile feda etmeye hazırdır. Onun damarlarında kaynayan bu ulusal heyecanı, O daha onbir yaşındayken, “Tatarlar da padişaha karşı ayaklanabilir mi?” sorusu ile Onun kafasını meşgul etmemiş midir?
         Vahitov Kazan’da cereyan eden Aklara karşı savaşta 19.08.1918 günü vurularak öldürülür (şu anda Kazan’da Vahitov’un dev heykeli bulunmaktadır). Vahitov’un görevini Mirseyit üstlenir. Tatar-Başkurt Milliyetçi ve aydınlarından olan ve padişaha karşı devrim sırasında belli bir çevreye, belli bir güce sahip duruma gelen İlyas Aklin ile Zeki Velidi Togan, Mirseyit’e Bolşeviklere çok güvenmenin sakıncalarını anlatır. Fakat Mirseyit inandığı prensiplerinden vazgeçmez. İnançlarına bağlılığından dolayı komünizmin sapık bir “izm” olduğunu anlayamaz.
         Moskova’da bulunan ailesinden uzaklarda, hep devrim işleriyle uğraşan Mirseyit, eşi Ravza’nın ihanetine uğrar ve ayrılır. Ekim 1918’de Moskova’daki eski Tatar zenginlerinden olan İrzin ailesinin Fatima adlı kız ile evlenir. Düğüne Stalin de gelir. O zaman İrzin ailesi Bolşevikler tarafından tamamen yağmalanmış durumdadır. Kızın annesi, “Bolşevik’e verecek kızım yok” diye, bu evliliğe inatla karşı çıkar. Fakat iki gencin saf ve samimi sevgisi, daha nice zorluklara rağmen bu evliliği temiz bir şekilde yürütür. Gülnar adlı kız, Murat adlı erkek çocukları olacaktır.
         Yıl 1918’in sonları, Mirseyit, Stalin tarafından Moskova’ya çağırılır, Troçki’nin yardımcısı mevkiindeki, Merkezi Müslüman Askeri Birliğinin başkanlık görevini verir. Bir de Stalin Ona özel ilgiyle: “Dostlarını, yakınlarını sevindirirsin” diye, Ekim Devriminin yıl dönümü için mahsus hazırlanmış 10 tane altın saat hediye eder. “Evet Stalin cömert de olabiliyor… Fakat kaderin cilvesi, Mirseyit’ten şu altın saatleri alan Doğu illerinin devrimcilerini, geleceğin 15–20 yılı içinde aynı kader beklemektedir: Hapis ve ölüm. Sanki adları yazılmış saatleri geri almak gerekiyormuş gibi…”
         Oyun başlamıştır… Çok geçmeden Stalin ve Troçki imzası ile başında Sultangaliyev’in bulunduğu Merkezi Müslüman Askeri Birliği “ihtiyaç yok” gerekçesiyle dağıtılır. Bu demektir ki, “Tatar-Başkurt Cumhuriyeti”nin kuruluşunu ve yaşamını temin eden siyasi ve askeri güç dağıtılıyor. Mirseyit için soğuk duş etkisi yaratan bu haber, Ona Ufa’da iken duyurulur. İsteyerek Mirseyit’in Moskova’da bulunmadığı bir zamanda alınan bu karara karşı, O hemen telgrafla tepki gösterir.
         Yıl 1919, 3 Kasım, Moskova’da açılan Doğu Halkları Komünist Birliği İkinci Bütün Rusya Kurultayında ilk olarak kürsüye çıkan Sultangaliyev, konuşmasını “Yaşasın Tatar-Başkurt Cumhuriyeti!” sloganı ile bitirir. Kurultay oy çokluğuyla “Tatar-Başkurt Cumhuriyeti”nin kurulmasını onaylar. Fakat, Bolşevikler Partisi Merkez Komitesi Politbürosunun 13.11.1919 günkü Lenin’in başkanlığında açılan toplantıda, kendileri tarafından kasıtlı olarak önceden hazırlanmış kişiler ağzı ile söylenmiş karşı görüşleri bahane ederek, kurultayın kararı reddedilir. Politbüronun bu kararını Mirseyit yine, Moskova’dan uzakta, Doğu cephesine giderken yolda-Samara’da duyar. O, bu haberi duyunca son derece üzülür ve hemen Moskova’ya döner. Kararın geri alınmasını ister. Fakat ne yazık ki, Sultangaliyev girişimlerinde başarılı olamaz. Lenin ile Stalin bu işin sorumluluğunu hep kurultaydaki karşı görüşlü kişilerin üzerine atar. Politbüro, yalnız kararı geri almamakla kalmaz, Mirseyit’in girişimlerine karşı sinsi tedbirler almaya başlar. Mirseyit’in üzerinde yavaş yavaş kara bulutlar yoğunlaşır. O bütün Doğu illeri vekilleri tarafından merkezi büronun başkanı olarak seçilmesine rağmen, Bakü Kurultayına gönderilmez.
         Yıl 1922, Mirseyit’i başkentten uzaklaştırmak amacıyla Tiflis’e gönderirler. Fakat, Mirseyit, taraftarlarının yoğun isteği üzerine çok geçmeden tekrar Moskova’ya çağırılır.
         Yıl 1922, 26 Aralık, Moskova Sovyetlerin 10. Bütün Rusya Kurultayının 4. günü. İlk konuşmayı, kendisini ulusal sorunların uzmanı olarak tanımlayan Stalin yapar. Sonra Mirseyit kürsüye çıkıp, Stalin’in ulusal siyasetini “göz boyamacılık” ifadesiyle ağır bir şekilde eleştirir ve sözünü, “Yeter, yoldaş Stalin, cumhuriyetlerin bağımsızlığı ile oynamayın!” cümlesiyle tamamlar.    
         Stalin’in sağ eli rolünü oynayan Kuybeşev, Sultangaliyev ile tartıştığı bir konuşmasında Ona: “Bolşevik olacaksan, Bolşevik ol, yoksa serbestsin, İstanbul’a, dostun Zeki Velidi Togan’ın arkasından git!” demiştir. Git gide Mirseyit’in üzerindeki şüphe yoğunlaşır. Onun mektupları açılıp okunur. Tatarca yazdığı mektupları, sırlı, gizli casusluk belgeleri olarak tanımlanır. Kısacası Mirseyit, GPU (Devlet Politik İdaresi)’nin bir numaralı düşmanı olarak takip altına alınır.
         Yıl 1923, 25 Nisan, Onikinci Kurultayın ulusal soruna ait toplantısında Mirseyit, yine Stalin’e karşı konuşmaktan çekinmez: “Ulusal sorunlarda ben, yoldaş Stalin’in görüşlerine temelden karşıyım” der. Bu karşı çıkıştan sonra Stalin, Mirseyit’i baş başa konuşmak için odasına çağırır ve Ona, “Yoldaş Sultangaliyev, sizi Türkiye’ye kaçacak diyorlar, bu doğru mu?” der. Mirseyit, “Benim kendi vatanım var, hiçbir tarafa gitmem” yanıtını verir.
         Yıl 1923, 4 Mayıs, öğleden sonra, Mirseyit iş odasından telefonla Merkezi Kontrol İdaresine çağırılır. Odada Kuybeşev tarafından Onun partiden çıkarıldığına ve GPU tarafından yakalandığına dair belge okunur.
         Mirseyit:
         -Yoldaş Kuybeşev, bunun gerçek olduğunu kanıtlayabilir misiniz?
         Kuybeşev:
         -Kanıtlarım, parti ve Sovyetlere karşı olduğunuz için yakalandınız.
         Mirseyit eline kelepçe salınmış halde, Moskova’nın ünlü Libiyonka hapishanesine götürülür. Bu olay kısa bir zaman içinde dünya basınında yansır. Sovyet devletinin içinde ve dışında Mirseyit taraftarlarının gösterdiği sert tepki, Stalin’i düşündürür. Üstelik Mirseyit’in GPU’ya yazan mektubunda yer alan bazı ifadeler Stalin’in dikkatini çeker: “Parti liderleri ve bazı Sovyet yetkililerinin Doğu halklarına özgü siyasetlerini kabullenemediğim için, kendime ülküdaşlar aradım.” Sonuçta Stalin, Sultangaliyev’i lakmus kağıdı olarak kullanmayı yani Onun yaşamı hesabına kendi düşmanlarını bulmaya karar verir. 19.06.1923 günü, Sultangaliyev hapishaneden salıverilir.
         Mirseyit hapishaneden çıktıktan sonra, Kremlin yakınındaki yüksek dereceli hükümet memurları için yaptırılan bloklardaki evine gelir. Fakat evinde kimseyi bulamaz. O yakalandıktan sonra, ailesini buradan kovmuşlar. “Halk düşmanının eşi” diye, okumakta olduğu Şarkşunaslık Bilimgahı’ndan da kovulan Fatima, küçük çocuklarıyla beraber, “Bolşevik ile evlendin” diye, kendisine beddua eden annesinin evine gidip sığınır. Mirseyit de çaresiz oraya gider. Sevgili eşi Fatima, Onu hem sevinç hem üzüntüsünün yarattığı gözyaşları ile karşılar.
         Karanlık zindandaki 45 günlük yalnızlık, Sultangaliyev’e birçok şeyleri düşünmeye, birçok şeyleri anlamaya da belki iyi fırsat olmuştur. O bundan sonraki yaşamında kurtuluşu sosyalizmde yani sınıf nazariyesinde, sınıf birliğinde değil, Türk birliğinde aramaya başlar. Siyasi baskı, işsizlik, yoksulluk Mirseyit’i yıldıramaz. O azimle eskisi gibi yaşam savaşını sürdürür. Onun bu zor günlerinde, Türkiye’nin Sovyetlerdeki Büyükelçisi Muhtar Bey, Ona Türkiye’ye gitmesini teklif eder. Mirseyit bu teklifi kabul etmez.  Onun önünde üç yol vardı:
         Birinci yol, kendi dünya görüşünden vazgeçip, kendi ulusunun kaderine özgü sorumlulukları unutup, ulusu ve ülküdaşlarına ihanet etmek. Bu yolu Mirseyit’in düşünmesi bile mümkün değildir. Bu yolu seçmektense, ölmek Onun için daha iyidir.
         İkinci yol, fazla gecikmeden yabancı bir ülkeye gitmek, savaşı orada sürdürmek. O bu yol ile kendini ve ailesini iyi bir yaşama da kavuşturabilir. Fakat, burada kalan ulusu ve ülküdaşları ne olacak? İnsan doğup büyüdüğü topraklarıyla, çevresiyle değerlidir-güçlüdür. Sultangaliyev’i yücelten değerlerin başında bu anlayış gelmektedir. Yaşadığı toprağı yani “Tatar-Başkurt Cumhuriyeti”  ve o Tatar ulusu Mirseyit için her şeydir. O bunları canı pahasına olsa bile terk edemez.
         Üçüncü yol, kendi vatanında-kendi inancıyla yaşamak ve orada ölmek. Ülküdaşlarıyla kendi ulusuyla aynı kaderi paylaşmak. Yaşamı pahasına olsa bile gayesini gerçekleştirmeye çalışmak. Mirseyit, kendi yaşamı-ailesi için de son derece tehlikeli-ağır olan bu üçüncü yolu seçecektir-yolun sonuna kadar gidecektir. Yani, Sırat Köprüsü üzerine hiç irkilmeden adımını atacaktır.    
         Mirseyit, günden güne yoksullaşan ailesinin geçimini temin etmek için günlükçü olarak taşıma işi ile uğraşır. Yaşam koşulları ne kadar zor olursa olsun O, Kazan-Türkistan-Kırım’daki dostları, ülküdaşları ile olan bağlarını koparmaz-kurtuluş ümidine gölge düşürmez.
         Ağır iş koşullarının etkisiyle akciğer hastalığına yakalanan Mirseyit, arkadaşlarının tavsiyesi ve yardımıyla 1925 yılının yazında dinlenmek için Kırım’a gider. Orada eski dostlarından edip Fatih Emirhan ile görüşür. Yaşı, bilimi ve tecrübesiyle de Mirseyit’e oranla yüksek olan ünlü edip, geçici de olsa Onun Türkiye’ye gitmesinin yararlı olacağını şu ifadelerle anlatmaya çalışır: “Hiçbir yırtıcı hayvan bile kendi neslini yakalayıp yemez. Fakat, Bolşevikler senin başını her an yiyebilirler, bu gerçeği anlaman gerekir.” Mirseyit’in yanıtı-eylemi, “düşüneyim”den öteye gitmez.
         Yıl 1926, sonbahar. Uzun bir işsizlik ve sıkıntılı günlerden sonra Mirseyit, Bütün Rusya Avcılık Derneğinin İdil-Ural Şubesine başkan olarak tayin edilir. İlk günlerde doğal olarak bu iş Onu sevindirir. Bu işin arkasında neler neler gizlendiğini anlayamaz. Gerçekteyse bu iş, Onun için hazırlanmış bir tuzaktır. Stalin, Mirseyit’i bir kez daha aldatır. Mirseyit İdil-Ural sahasında gezerken, dostları ile ilişki kurarken, O devamlı takip edilir. Onun kaldığı evler gizlice dinlenir. Çevresindeki kişilerin arasına sokulan gizli ajanlar, kendi aralarında “suç bulma” yarışına girerler. Evet, Mirseyit’in devlet hesabına İdil-Ural sahasını rahatça gezmesinin bir bedeli vardır. Stalin kendi avını daha olgun hale getirerek vurmayı planlıyordu.
         Yıl 1928, 8 Aralık. OGPU (Birleşik Devlet Politik İdaresi) Mirseyit’in yakalanması emrini verir. Bu emir verilmeden önce, Mirseyit kasıtlı olarak Moskova’nın dışına gönderilir. 09 Aralık günü, Mirseyit ailesinden uzakta, yolculuk üstündeyken, Onun evi aranır. 11 Aralık günü kendisi yakalanıp, Moskova’ya gönderilir; 13 Aralık günü Moskova’daki tek kişilik hapishaneye getirilir. İşte o gün Mirseyit’in kendi eliyle yazmış olduğu kimlik belgesi:
         Ulusu: Tatar-Başkurt (Mirseyit Tatar ve Başkurtları aynı ulus olarak bildiği için hep bu ifadeyi kullanmıştır). 36 yaşında, Temmuz 1892 doğumlu.
         Eşi: Fatima, Ahmet kızı, 28 yaşında.
         Çocukları: Oğlu Murat 4,5 yaşında.
         Kızları: Gülnar 9 yaşında, Reside (ilk eşi Ravza’dan olan kızı) 13 yaşında.
         Hapishanede gece ve gündüz demeden aylarca-yıllarca sorgu devam eder. Dayanılmaz işkenceler sürer. Hatta dişlerinin kelepçeyle birer birer sökülmesi hesabına Ondan yanıt almaya, ülküdaşlarının adlarını öğrenmeye çalışılır. Fakat Mirseyit hayatta olan hiçbir arkadaşının adını söylemez. Gayesi uğruna yaptığı tüm eylemlerinin sorumluluğunu kendisi üstlenir.
         Yıl 1930, 06 Haziran, Sultangaliyev ölüme mahkûm edilir. Fakat Stalin, kendisinin en büyük düşmanı olan bu müstesna şahsiyetten bir şeyler öğrenmek veya biraz daha Onunla oynamak ister. Ölüm 10 yıllık sürgüne çevrilir.
         Yıl 1931, 31 Ocak, Mirseyit ve Segıyt Sünçeley başta olmak üzere Doğu illerine mensup 20 siyasi tutuklu yük treniyle Beyaz Deniz kıyısındaki liman şehri Arhangelsk’e gönderilir. Oradan Beyaz Deniz içindeki adalara sürgün edilir. Öldürücü soğuk ve açlık içinde kıvranan Mirseyit, yine de yaşamaya devam eder. Mirseyit hakkında sürgün adasından Moskova’ya-OGPU’ya gönderilmiş olan bir belge:
         “Siyasi suçlu Sultangaliyev daima gözetim altındadır. Etrafında bizimkiler. Troçkicilerden Marçenko, Elsin ve Zalkind’ler ile selamlaşıyor. Azerbeycan Müsavatçısı Gadjinskiy ile görüşür. Kendisinin ülküdaşlarından Canbayev, Ormançi, Bakiyev ve Tilevbirdin’ler ile ilişki kurması için imkân yarattık. Fakat, sonuç yok. Siyasi konuşmalardan uzaklaşıyor. Geleceğe dönük ne yapmamızı önerirsiniz. … 20 Ocak 1934. N.A.Frenkel.”
         Akciğer hastalığından halsiz düşen Mirseyit, 1934 yılının ortalarında Stalin’e bir mektup yazar. O yaşamak ister… Stalin, “Siyasi düşmanı öldürmek güçlülük değil, asıl güçlülük, Onun savunduğu fikirleri kökünden yok etmekle kanıtlanır” mantığına dayanarak, Mirseyit’in sürgünden salıverilmesini emreder.
         Yıl 1934’ün sonları. Mirseyit belli bir koşullara bağlı olarak Sarıtav şehrine gelir ve hükümetin önceden belirlediği küçük, karanlık bir odaya yerleşir. Devlet iş vermez, kendin iş bul, der. Ailesinin yanına gitmek yasaktır. O hasta olmasına rağmen, şehir içindeki günlük ağır işlerle uğraşıp, yaşamını sürdürmeye çalışır. Gizli halde ailesine haber gönderir. Eşi Fatima gizli halde Onun yanına üç kez gelir. Fakat karı-kocanın bütün eylemleri hükümet tarafından günü gününe takip edilir.
         Yıl 1937, Martın 19.günü. Mirseyit yine yakalanıp Sarıtav hapishanesine götürülür. Daha sonra Kazan’daki özel ceza evine gönderilir. Sorgu ve işkence…
         Yıl 1939, Haziranın 16.günü, Sultangaliyev Moskova’daki Lefort cezaevine nakledilir.
         Yıl 1940, Ocak ayının 28. günü, Stalin’in emriyle, Beriya, Lefort cezaevine gelir. O, ölüm sandalyesine oturtulmuş Sultangaliyev’e,
         -Son sözün var mı? der.
          Sultangaliyev:
         -Amaca ulaşılmadı… Stalin ulusu saptırdı, der.
         Beriya’nın kapı önüne çıkmasından hemen sonra, kurşun sesi duyulur…
         Yıl 1937’nin sonları, rüzgârlı bir gecede, Fatima’yi iki çocuğundan ayırarak, götürürler. Nereye götürüldü, nerede öldürüldü kimse bilmiyor.
         Yıl 1943, 19 yaşındaki Murat, sinir hastalıkları hastanesine götürülür ve orada kaybolur.
         Yıl 1949, Gülnar, babasının da yattığı Lybiyanka cezaevine götürülür ve orada intihara zorlanır.
         Yıl 1948, Reside Sibirya’ya sürgün edilir.
         Yıl 1975, Reside kötü bir hastalıktan ölür. 
 
         Mirseyit Sultangaliyev’in hem hayal gücünü hem mantık gücünü yansıtan aşağıdaki seslenişine hayran olmamak elde değildir:
“Panrusçular, Sovyetler Birliği’ni kurup, gerçekten birliğe getirilmiş parçalanmaz Rusya’yı, yani büyük Rusçuların başka uluslar üzerindeki egemenliğini yaratmayı doğal olarak isterler… Oysa Rusya’daki son devrim tecrübelerinden biz şu sonuca vardık ki, Rusya’da egemenlik ne gibi bir sınıfın elinde olursa olsun, onların hiçbiri bu ülkeyi geçmişteki “büyüklüğü”ne ve gücüne kavuşturamayacaktır. Rusya’nın ulusal devletlere ve Ruslar devletine dağılması ve bölünmesi kaçınılmazdır. Bu katmaktan ayrılmaya giden tarihi zorunluluk sürecidir. Şimdiki SSCB şekline bürünen önceki Rusya’nın ömrü uzun değil, geçicidir. Bu ölüm öncesindeki son nefes, son çırpınıştır.” ( Gasırlar Avazı Dergisi, Mayıs 1995, KGB arşivinden).
 
Kaynakça:
1.Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansılamalar: 1943–2007), 2007 Ankara.
2.Kurban, İklil, Mirseyit Sultangaliyev (1892–1940), Türk Yurdu Dergisi, 67.sayı, 1993 Ankara.
3.Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı: Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti, 1998 İstanbul.
4.Möxemmediyev, Rinat, Sirat Kürepe (Sırat Köprüsü), 1992 Kazan.
5. Gasırlar Avazı Dergisi, Mayıs 1995, KGB Arşivi.
 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü