Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türkçülük: Yüz Yıl Önce, Yüz Yıl Sonra

11 Nisan 2011
İskender ÖKSÜZ

Türk Ocağı ve Türk Yurdu’nun yüzüncü yılını doldurmak üzereyiz. Türk Ocağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini teşkil eden Türk Milliyetçiliğinin, diğer adıyla Türkçülüğün ocağıdır. Kurulduğu dönem Balkan felâketi, Cihan Harbi, Çanakkale, mütareke ve işgal yıllarıdır. Vatan topraklarının kaybedildiği, oluk gibi Türk kanının akıtıldığı yıllardır. O kan esirgenmediği için nihayet üç yüz yıldır hasret kalınan galibiyete erişildi. Daha doğrusu, kollarımızı, bacaklarımızı, hattâ gövdemizin bir kısmını kaybettik ama kafamızın kesilmesini engelleyebildik. Tabiatıyla yorgunduk. Mübarek Rumeli’yi ve dünya enerji kaynaklarının yarıya yakınını barındıran güney topraklarımızı kaybetmiştik. Nüfusumuzun altı milyonu katledilmiş, muharebelerde şehit olmuş veya sürgün ve göç sırasında kırılmıştı. Yine de o son zaferle müstakil ve mağrurduk. Asırlar süren mağlubiyetlerin ardından Türkiye Cumhuriyeti ile İkinci Ergenekon’u idrak ettiğimizi hissediyorduk. Türk Ocağı bu diriliş ve yeniden kuruluşun fikir pınarıydı.
Niyetim, Türk Ocaklarının ve Türkçülüğün 100 yıllık tarihini vermek değil. Onu benden çok daha ehil kalemler yapıyor, yapacaktır. Ben bu yazıda daha basit bir hedefe, bu yüz yaşın bizzat idrak ettiğim ikinci yarısında milliyetçi fikir ve hareket adamları hakkındaki izlenimlerimi özetlemeye yöneleceğim. Bunu da bir tarihçi sorumluluğuyla ve detaya dikkat ederek değil, izlenimci ressamlar gibi kaba fırça darbeleriyle yapacağım.

Türkçülüğün başına gelenler
Türk Ocağı, Türk Devleti’nin, “Türkiye Cumhuriyeti” olarak diriliş ve yeniden kuruluşunun fikir pınarıydı dedim. Fikir pınarıydı, yani kaynağıydı, çünkü 1911’den 1923’e, Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük taraftarlarının tartışması ile gelinmişti.
Osmanlıcı ve İslâmcı dediklerimizin önemli bir kısmının da Türkçülerden temelde bir farkı yoktu. Bugün olduğu gibi o gün de Türk düşmanı İslâmcılar ve Osmanlıcılar vardı, fakat bunlar azınlıktaydı. Bu etiketler, temel değer farlılıklarını değil, daha ziyade vatanın kurtulması için öngörülen politikaların adıdır. Bunlara “üç temayül”, “üç felsefe”, v. s. değil de Yusuf Akçura Bey’in adını koyduğu gibi “Üç Tarzı Siyaset” denmesi bu yüzdendir. Zaman ilerledikçe yaşanan acı olaylar gösterdi ki, Devlet-i Aliye’yi kuran asli unsura dayanmaktan başka çare kalmamıştı. Mehmet Akif gibi birçok eski İslâmcı da bu gerçek belirginleşince Türk Milleti’ne dört elle sarılmışlardır.
Türk Milleti gerçeğini temel alan Ocağın fikrine asrın başından beri Türkçülük deniyordu. Ocak, 1923’te 12 yaşındayken Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor, aynı yıl, Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları”nı yayınlıyordu. Üç Tarzı Siyaset’in galibi, medeniyeti ve İslâmiyet’i telif eden, milliyeti harsla temellendiren Türkçülüktü. Türk Ocağı, Türkçülük için, Türkçüler tarafından kurulmuştu. Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli Türkçülüktü. Bu macerayı ve sonucu, Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri kitabında şöyle anlatır: “Birinci Umumî Harp esnasında olduğu gibi onu takip eden felâketli mütareke senelerinde de ne Avrupa hayranı Garpçılar, ne de istisnalarla hali hazırın devamını ve İslâm birliğini müdafaa eden İslamcılar, inhilâl etmekte olan cemiyeti yeni bir kuruluşa veya kurtuluşa götürecek fikir sistemini verememişlerdir. Bilâkis her iki fikir cereyanı da Umumî Harpte bir hayli hırpalanmış, hele İslamcılık tamamiyle iflâs etmiştir. İşte bu vaziyet karşısında bütün gözler Türkçülüğe çevrilmiş, kurtuluş ümit ve imkânı ona sarılmakta görülmüştür. Böylece Milliyetçilik, tam manasıyla ve her bakımdan inhilâl etmekte olan imparatorluğun enkazı üstünde bugünkü Türkiye'nin kuruluş imkânını hazırlamıştır. (Turhan, 1951-2006)
Türk Milliyetçiliğinin ve onun özel adı olan Türkçülüğün, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini teşkil ettiği çok açıktır. Cumhuriyetin kurucularının partisi, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın altı okundan biri “Milliyetçilik”tir. 1945’e kadar CHP, bugünkü partilerden biri gibi veya bugünkü CHP gibi değildir. Devletin siyasi yüzüdür.
1980’e kadar bütün anayasalarda Türk Milliyetçiliği’ne vurgu yapılır.
1942 yılında, bir başbakan, Şükrü Saraçoğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde, şöyle konuşuyordu: ““Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. (TBMM zabıtları, 5 Ağustos 1942)”
Bu yazının yazılış tarihinden üç ay önce de bir başka başbakan, Recep Tayyip Erdoğan, yine Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde, şunları söylemektedir: “… Kürtçülüğün karşısındayım. Aynen Türkçülüğün de karşısındayım. (TBMM zabıtları, 26 Aralık 2010)”
İkisi de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına konuşan iki başbakanın sözleri arasında uyum bulmak herhalde çok zordur. 1942’den 2010’a büyük bir dönüşüm ve değişim geçirildiği muhakkaktır.
İktidarın Türkçülüğün karşısında bulunduğunun açık ilanına, Türk Ocağı’ndan herhangi bir tepki gelmemesi de bir başka çarpıcı değişikliktir. Anlaşılıyor ki düşünce yapısındaki büyük dönüşüm ve değişim siyasî iktidarla sınırlı değildir.

İktidar ve Türkçülük
Siyasî iktidarla Türk Milliyetçileri’nin arası genellikle açıktır. Nitekim Saraçoğlu, yukarıya aldığımız nutku verirken Türk Ocağı on bir yıldır kapalıydı. Bu nutuktan hemen iki yıl sonra, iktidarın Türk Milliyetçilerine açık taarruzunun ilk zirvesi, 1944 olayları yaşanacaktır. Demokrat Parti iktidarında Milliyetçiler Derneği’nin kapatıldığı malumdur. Bu kapatmaya itiraz eden DP üst kademesindeki milliyetçilerden Sait Bilgiç ve Tevfik İleri’nin “Kapatmayı İsmet Paşa istiyor. Nasıl olur da İsmet Paşa gibi düşünebiliriz” itirazı üzerine üçünü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın, “bu konuda biz de İsmet Paşa gibi düşünüyoruz” sözü meşhurdur . 1961’de İsmet Paşa tekrar iktidardadır. DP yerine AP kurulmuştur. 1944’ün ve Milliyetçiler Derneği’nin tabii devamı olan Sadettin Bilgiç, Fethi Tevetoğlu ve arkadaşları AP içindedirler. Bu milliyetçiler, o güne kadar ismi hiç duyulmamış Süleyman Demirel ile liderlik mücadelesine girer ve kaybederler. Bunu Süleyman Demirel’in Genel Başkanlığı, Başbakanlığı ve yıllar sonra Cumhurbaşkanlığı izler. Zaman zaman aynı koalisyonda yer alsalar da, Demirel-milliyetçiler ilişkinin genel havasını, Süleyman Demirel’in, "En kötü şey, Türk Milliyetçiliğinin ayağa kalkması olur… Ben 30 sene bunu önlemeye çalıştım. (Demirel, 2003)" sözü tarif eder. Tek başına AP iktidarını koalisyonlar ve Ecevitli CHP iktidarı izlemiştir. 1980’e kadar devam eden bu dönemde SSCB’nin “Türkiye’de bir dost hükümet kurmak (Kösoğlu ve Çakır, 2008, s. 230-236)” stratejisi neredeyse başarıya ulaşmıştır. Bu felâketin önündeki set, milliyetçilerin partisi MHP ve ülkücü gençlik ve halk kesimleridir. “Ülkücü” sıfatı, 1944 hareketinin entelektüel lideri Nihal Atsız’ın “Türk Ülküsü” kitabından ve “Türk Ülküsü = Kızılelma” kavramından mülhemdir.

1944 zulmü ve 1980 zulmü
Türk Milliyetçileri, 1980 darbesinden sonra 1944’teki “tabutluk işkenceleri”nin bu defa birkaç mertebe fazlasıyla karşılaştılar.
1944 zulmünden sonra İkinci Dünya Harbi bitmiş, Batı ittifakı Türkiye’yi demokrasiye zorlamaya başlamıştı. Ortamın nispeten serbestleşmesiyle görüldü ki tabutluklar, Türkçü düşünceyi sindirmek yerine ateşlemişti. Fikir akımlarının fidanlığı gençliğin yetişmesini de 1944, yavaşlatacağına hızlandırmıştı. Demokrat Parti’nin endişelenerek kapattığı Milliyetçiler Derneği ve 1960-1980 döneminin, özellikle 1968- 1980 döneminin efsaneleşen milliyetçi hareketi 1944 kahramanlarının mirasıdır.
1980 darbesinden birkaç yıl sonra yine serbestleşme oldu. Fakat 1944’ü takip eden çoğalma bu sefer gerçekleşmedi. Halbuki 1968-1980 arasındaki mücadele ve büyüme, hem şiddet hem de yaygınlık açısından 1944’ün mertebelerce üstündeydi. MHP, 1980 yılında Gün Sazak Bey’in cenazesinde görüldüğü gibi 48 saat içinde Ankara’da bir milyon kişiyi toplayabiliyordu. Bırakın çoğalmayı, bu güç korunabilse, ondan da vaz geçtik, yarısı muhafaza edilebilse Türk Milliyetçiliği iktidardaydı.

“Ayağına taş değerse içine bak”
Altı ay kadar önce, bir röportajda bana, “bugün Türk milliyetçiliğini nasıl buluyorsunuz?” diye sordular. İhtiyarlara sık sorulan bir soru cinsi. Ben de, “Bugün Türk Milliyetçiliği, tarihinin en zayıf noktasındadır” diye cevap verdim. Bu şu anki oy veya taraftar meselesi değildir. Milliyetçi fikir üretimi en sert şartların yaşandığı 1970’lerin çok altındadır. Galip Erdemlerin, Dündar Taşerlerin, Erol Güngörlerin, Mehmet Erözlerin, Necmettin Hacıeminoğullarının yerlerini dolduramadık. Olağanüstü kabiliyette gençler görüyoruz ama bunlar tek tük ve seyrek. “Yeni bir nesil geliyor” diyebileceğimiz bir fikir canlılığı ve bütünlüğü yok. Hatta milliyetçi fikir birikiminin kara cahili ama cehaletleri kadar da militan gençlerimiz var. Bir profesör arkadaşım, geç saatte dersten çıktığında, üniforma gibi siyah takım elbise giymiş, kafasını kazıtmış delikanlılarla karşılaşmış. Tanıdığı bu gençlere seslenmiş, “Yarın sabah dokuzda Erol Güngör sempozyumu var. Mutlaka gelin.” Akşam devriyesine çıkmış bu ülkücü gençlerden aldığı cevap: “Erol Güngör kim hocam?”
Burada, düşmanlardan, sinsi planlardan, gizli komplolardan, alçakça hainliklerden bahsetmenin tam zamanıdır. “Ne yapalım, sistem böyle” gibi anlamsız lâflar etmenin de… Bütün bunlar, kendi kendini tenkitten, kendi hatasını görmekten ve kendini düzeltmekten kaçmanın yollarıdır. Dündar Ağabey’i rahmetle anarak tekrarlayayım: “Durum muhakemesine düşmandan başlanmaz.” Veya Nevzat Kösoğlu’na bu söylemlerden şikâyet ettiğimde bana hatırlattığı bir Anadolu tabiri: “Ayağına taş değse, ayakkabının içine bak.
Düşmanlar vardır. Sinsi planlar da yapabilirler ama milliyetçiliğin içine düştüğü zafiyetin temeli bu değildir. Sizin kendiniz, kendi içiniz kuvvetliyse kazanırsınız. İçiniz zayıfsa, sizi çökertmek için düşmana ihtiyaç yoktur. Dostlarınız yeter.

Patlama ve çökme- Neden?
Gerçekten, 1944 sonrası bir patlama; 1980 sonrası bir çöküştür. Niçin?
Bu niçinin cevabı çok sevdiğim bir deyişte yatıyor: “Küçük zekâlar şahısları, orta zekâlar olayları, büyük zekâlar kavramları tartışır
Birinci tek parti diktatörlüğünün 1940lı yıllarında da, 60ların, 70lerin şehir ve kır gerillasının ve onların medyadaki, siyasetteki militanlarının bize saldırısında, biz hep kavramları tartıştık. Evet, zulme karşı ağıt yazdık, şehitlerimizi, kaybettiğimiz büyüklerimizi andık ama önde fikirler, kavramlar, ilkeler vardı. Kalemlere bakın: Atsız Bey’den Türk Ülküsü ve Türk Tarihinde Meseleler. Mümtaz Turhan’ın Kültür Değişmeleri ve Garplılaşmanın Neresindeyiz’i. Dündar Taşer’in Mesele’si. Erol Güngör’ün kitapları, Hacıeminoğlu’nun, Eröz’ün eserleri, Galip Erdem’in fıkraları ve kitapları… Sanatta da buna paralel bir bir sayım yapılabilir. İsterseniz Arif Nihat Asya’dan başlayalım…
Peki, 1980 sonrasında kaç kitap, kaç milliyetçi ilim, fikir ve sanat eseri sayabilirsiniz? Hiç yok mu? Var… Var da 80 öncesi bir fikir tufanı ise 80 sonrası yaz yağmuru gibidir. Ne yukarıdaki paragraftaki sayım tamdır, ne de 1980 sonrasında hiç yazan çizen olmadı demek doğrudur. Ama 80 öncesinin lehine, 80 sonrasının aleyhine büyük fark barizdir.

Yeni Sivastopol marşı
1980 öncesinde biz kavramları tartışırdık. Kavramları tenkit eder, kavramlar yaratırdık. O büyük kalemler, o kavramlar sayesinde büyük oldular. Sonra biz kavramları bıraktık, önce olayları tartışır gibi yaptık, sonra her ağzımızı açtığımızda şahısları konuşmaya kadar düştük. Şimdi çok ama çok büyük şahsiyetlerimiz var. Çok ama çok büyük hainlerimiz de var. O kadar çok hain ürettik ki, Sıvastopol Marşı’nda şöyle bir değişikliğe gidebiliriz:
Sivastopol önünde erat yer tayın
Ölürsek şehidiz kalırsak hayın
Yazılanları, çizilenleri okuyorum. Bilhassa İnternet’te yazılıp çizilenleri. Çoğu, büyük şahsiyetlere bağlılıklarını, sadakatlerini anlatıyor. Birisi tenkit edilirken, eğer hedefteki “hain” ise, o hainin nasıl eskiden beri o büyüklere yeterince bağlı ve sadık olmadığı hikâye ediliyor. Yok, hain değil de düpedüz milliyetçiliğe karşı fikir beyan eden biriyse onun aslında “Ermeni” veya “Yahudi” olduğu, bir de örgütlerin adamı olduğu ispat ediliyor.
Peki fikirler? Peki kavramlar? Her şey var da onlar yok.
Halbuki içleri fikir ve kavramla dolu olmayan büyük şahsiyetlerimizin zamanın baskısına dayanması mümkün değildir. Bir an önce fikirler, kavramlara ve bunların eğitimine dönülmediği takdirde günler geçtikçe, içi boşalmış bez bebekler gibi büzülecek, küçüleceğiz.
Peki, milliyetçi yazar çizerin, düşünenin, araştıranın büyük şahsiyetlerle ilgisi ne? O yine otursun, yazsın, çizsin, düşünsün, araştırsın. Muhakkak bunu yapanlar da var. Ama bu “hareket” değildir. Hareket aynı anda hem fikir, hem siyaset platformunda olandır. Hareket o günün problemlerini çözer, o günün siyasî mücadelesini verirken bir taraftan da bir gün sonrasının, bir yıl sonrasının, hatta bir nesil sonrasının mensuplarını yetiştirmeye de odaklıdır. O yüzden hareketin her zaman gençliği de vardır. Düşünce adamları, siyaset adamları ve gençlik. Bunların her birinin diğer ikisinden alacakları ve diğer ikisine verecekleri vardır. Bu üç ayağın biri aksadı mı hareket dik duramaz, yıkılır.
Şahıslar çok çok büyüdüklerinde- isterseniz şişirildiklerinde diyebilirsiniz- onların dünyadaki bütün alanlarda en iyi olduğu rivayet edilmeye başlar. Bir süre sonra bu rivayet olmaktan çıkıp gerçeğin ta kendisi haline gelir. Meselâ Kuzey Kore diktatörü Kim Jong-İl’in sadece en büyük asker ve en büyük siyasetçi değil aynı zamanda dünyanın en iyi golf ve bovling oyuncusu ve opera bestecisi olması gibi. Stalin devrinde Moskova’da, büyük Rus edibi Gorki’nin heykelinin açılışına gidenlerin, Gorki yerine Gorki’yi okuyan Stalin’in heykeliyle karşılaşmaları gibi. Nitekim Kenan Evren Paşamız, 1980’de en büyük asker olmanın yanında en büyük devlet adamı, en büyük hatip, en büyük sosyolog, en büyük imam, en büyük hukukçu ve bir mantık abidesidir.
Bizim halimiz, çok şükür henüz Kore veya Stalin Rusyasından uzak. Ama çok da uzak sanmayın. Fikirlerin yerine şahıslar ve sadakat geçince, herkes o büyük şahsın potansiyel rakibi addedilir. Bu yüzden olmalı şu anda milliyetçi camiada büyük fikir adamı, büyük edip, büyük şair yoktur. Fakat öldükten sonra, rekabet tehlikesi kalktığı için bu ünvanların iadesi mümkün oluyor. Mesela Galip Erdem Ağabeyimiz, sağlığında hainken, bugün onu rahatlıkla anabiliyor, okuyup yazabiliyoruz. Yakın zamanda kaybettiğimiz Durmuş Hocaoğlu’na ancak vefatından sonra önem verdiğimizin farkında mısınız? Rahmetlinin iki kitabı da şu anda piyasada yok. Bir kitabın piyasada olmayışı, okuyanının azlığındandır. Fakat o kitaplar bundan sonra basılabilir, okunabilir. Çünkü Hocaoğlu tehdidi zail olmuştur. Sivastopol Marşı’nın yeni şeklinde ölmenin bu avantajı belirtilmektedir.

2111’de de Türk Ocağı mı?
Fikirlerimiz, kavramlarımız şahsiyetlerimizden büyük hale gelmedikçe istikbali karanlık görüyorum. O kadar karanlık görüyorum ki yarın birileri, “Canım Türk Ocağına illâ Türk Ocağı demek zorunda mıyız? Biraz açılıp Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları Ocağı desek olmaz mı?” diye sorarsa bu büyük bir sürpriz olmayacak.
Endişelerimin bir deli saçması olmasını, torunlarımızın Türk Ocağı’nın 200. yılını kutlamasını Allah’tan dilerim. Sonra da Türkçülerden de ayakkabılarını çıkarıp içine bir bakmalarını haddim olamayarak isteyebilir miyim?

Atıflar

Demirel, S., Gözcü Gazetesi, Nabız: Kurtul Altuğ röportajı. (18 Mart 2003).
Kösoğlu, N., ve Çakır, O. (2008). Hatıralar yahut bir vatan kurtarma hikâyesi. İstanbul: Ötüken.
TBMM zabıtları. (26 Aralık 2010).
TBMM zabıtları. (5 Ağustos 1942).
Turhan, M. (1951-2006). Kültür Değişmeleri. İstanbul: Çamlıca Yayınları.

Bayar, 1960 ihtilalinden sonra, Kayseri Cezaevi’nde kaldığı sırada, aynı fikirleri muhafaza ettiğini belirtmiştir. Fakat daha sonra İstanbul Aydınlar Ocağı’ın tertiplediği bir sohbette, Prof. Dr. Mustafa Kafalı’nın konuyu açması üzerine, “Bir hata yaptık, affoluna” demiştir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü