Türk Dünyası Yardım Kampanyası
M. Hâlistin KUKUL

turkocagi@turkocagi.org.tr

Son Başbuğ: Alparslan Türkeş

İki Hârika Konferans

23 Aralık 2012

Geçenlerde; biri 13 Aralık 2012’de, diğeri 15 Aralık 2012’de olmak üzere iki muhteşem konferansta bulundum. Hemen ifade etmeliyim ki, her ikisinde de müşterek vasıf , “ taşlardaki Türk “ ile           ” kelimelerdeki Türk” ün ilmî araştırmalar yoluyla, yepyeni bir anlayış ve kavrayışla sunulmasıydı. Her iki çalışmada da “ Türklüğün şifreleri”, sıfır noktasına yaklaşılarak îzâh edilmek isteniyordu.

Yine, hemen ifade etmeliyim ki, her ikisi de, başlangıç îtibâriyle çok yeni ve çok önemlidir. Ancak; bu,“ Her şey bitti, hâlloldu, demek.” değildir; “ Önümüzde, alınacak daha pek çok mesâfe ve yapılacak pek çok iş vardır.” demektir.

İkinci müşterek husus ise, her iki çalışmanın da, başlangıçta, “ saha çalışması” yâni birebir dağlarda/köylerde/arazide yapılmış olmasıdır ki, bunun ne kadar zor bir iş olduğunu bilenler bilirler.

Bu iki konferansı tâkipedebilme şansım olduğu için çok bahtiyarım. Tâkip edemeyenlerin ise, çok şeyden mahrûm olduklarını düşünüyorum.

İlk konferans; OMÜ Atatürk Kültür Merkezi Salonu’nda, “ Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler” mevzûlu olup, kıymetli Araştırmacı Servet Somuncuoğlu tarafından sunuldu. Başkalarını bilemem ammâ, konferansın konu başlığı bile insanı heyecanlandırıyor. İlk önce, “ Ne demek, Taştaki Türkler? ” diyorsunuz, ardından, milâddan önce, birkaç bin yıl evvelki Türk izlerini seyredince/görünce, işin esâsına nüfûz etmeye başlıyor, oturduğunuz yerde dikleniyor, hisleniyor, düşünceye dalıyor ve ister istemez  mâzîye doğru yol alıyorsunuz.

Servet Somuncuoğlu, büyük emek ve fedâkarlıklarla on yılı aşan bir sürede yaptığı araştırmalarla, bizleri, Altay, Tanrı ve Ural Dağları’ndaki “ kaya resimlerine ve damgalarına” götürmüş ve “ kaya resimlerinden damgalara ve damgalardan da alfabeye geçişin ilk numûneleri”yle buluşturmuştur.

Somuncuoğlu’nun söylediğine göre, bunlar, “ târihin seyrini değiştirecek vesîkalar”dır. Zaman içinde ve nesilden nesile, Sibirya’dan Anadolu’ya ulaşan geyik, dağ keçisi motifleriyle balballar, kurganlar ile sâir  işâret ve resimler, Türk kültürünün hem ifade ettiği mânâ yüceliğini, hem târihî derinliğini ve hem de geniş bir coğrafyada hüküm sürdüğünü ispatlamaktadır.

Bir başka söyleyişle, bu “ taşlar”daki resimler, bir nevi, “ millî hâfıza” hüviyetini taşımaktadırlar. Diğer önemli bir husus, bu ” kaya üstü resimleri”nin daha sonraki dönemlerde, benzerlerinin Kars’ta, Hakkari/ Yüksekova’da ve Ordu/Mesudiye’de bulunmalarıdır.

Demek ki, milâddan binlerce sene evvelki Türk izleri, o zamanlara yakın zamanlarda, Anadolu’da da mevcuttu. Yâni; Türkler, Anadolu’ya, ilk defa Malazgirt’le gelmemişlerdi. Malazgirt Zaferi, Türkler’in, Anadolu’da hâkimiyet kurmasının başlangıcı, demekti.

İkinci konferansın konuşmacısı, Doç. Dr. Mehmet Dursun Erdem’di. Konusu: “ Türkiye Diyalektoloji Çalışmaları Ve Stratejik Önemi” başlığını taşıyordu. Samsun Türk Ocağı Dr. Fethi Tevetoğlu Konferans Salonu’ndaki konferansa, tıpkı OMÜ’deki gibi, başta Rektör Prof. Dr. Hüseyin Akan Bey olmak üzere, çok sayıda öğretim üyesi ve üniversite öğrencisi katıldı.

Batılılar’ın, bu tarz çalışmalara 1800’lerde başladığını söyleyen Doç. Dr. Erdem, bu çalışmalarla, bir şehrin veya bölgenin “ dil aidiyeti”ni ortaya çıkarmak mümkündür, dedi. Bir köyde/şehirde veya bölgede ikamet edenlerin hangi dil âilesi ve lehçesine mensup olduğu bu yolla bulunabiliyor.         Araştırmalarını/çalışmalarını köy köy ve gittiği köylerde fert fert/yüzyüze görüşmelerle elde ettiğini ifade eden Doç. Dr. Erdem, bu usûl ile, hangi mahallin Oğuz veya Kıpçak Türkçe’sine ait olduğunu veya dil değiştirdiğini tespit edebildiklerini ifade etti.

Kendisinin, Kahramanmaraş, Samsun, Antalya, Adıyaman ve Erzincan’da araştırmalar yaptığını ve bu muhitin insanlarının, kullandıkları dil/lehçe veya ağız vasıtasıyla hangi Türk boyuna ait olduklarını tespitin mümkün olduğunu söyledi.

Doç. Dr. Mehmet Dursun Erdem’in, önemli bir teşhisi de şöyledir: “ Ağız derleme çalışmaları her muhit/köy/kasaba/şehir için (mühür) anlamı taşımaktadır.”  Hâliyle; bu “mühür”, o milletin, târih içindeki varlık şartıdır, kimliğidir.

Başlangıçta da söylediğimiz gibi “ taşlardaki Türkler” ile “ kelimelerdeki Türkler” ; elbette ki, başta “ târihçiler ve edebiyatçılar” olmak üzere, her iki konu da çok yönlü bir araştırmayı icâb ettirdiğinden, ictimâîyatçıların, ilâhiyatçıların ve p(i)sikiatristlerin de bunlara müdâhil olması zarûrîdir.

Kısaca; herkes, yapabileceği ve kendini mes’ul hissettiği nisbette bu “ millî faaliyetlerin” içinde olmalıdır. Zîrâ; madde kökümüze temel teşkil eden “ ruh kökümüz”ün, topyekûn gayret ile daha başarılı ve daha verimli olacağı kanaatini taşıyorum.

Servet Somuncuoğlu ve Doç . Dr. Mehmet Dursun Erdem, bu işlere, hiçbir “ iltifat” beklemeden, üstün bir ilim ve millî şuûrla giriştiler. Aşk ile emek sarfedip gayret gösteren, bu iki kılavuzun, bu iki önderin veya bu iki rehberin yanında bulunmak bile yeter!..

Bizi bu değerli ilim ve gönül insanları ile buluşturan Samsun Türk Ocağına ve Değerli Başkanımız Prof. Dr. Kaya Tuncer ÇAĞLAYAN’a teşekkür ederim.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü