Türk Dünyası Yardım Kampanyası

ABD Geri Çekiliyor: Akıllı Gücün Planı Ne?

09 Kasım 2011

Amerika niçin Irak’taki askerlerini yıl sonuna kadar çekeceğini açıkladı? Elbette Bağdat yönetiminin müzakereler esnasındaki tavrı alınan kararda pay sahibi. Maliki hükümeti ülkesinde kalacak Amerikan askerlerine hukuki bağışıklık sağlamayı reddedince görüşmeler sona erdi. Ancak yukardaki sorunun yalnızca iki ülke arasındaki ilişkilerden hareketle cevaplanabileceğini zannedenler yanılıyor. Ansızın ortaya çıkan gelişmelere uyum sağlamak amacıyla üretilmiş taktik adımlardan ziyade, üzerinde iyi düşünülmüş bir stratejiyle karşı karşıyayız. Obama yönetimi, işbaşına geldiği ilk günden itibaren Amerikan imparatorluğunun geri çekilişini örgütlemeye çalışıyor. Söz konusu dış politika tercihinin ardındaki mantığı kavradığımızda, yüz yüze olduğumuz denklemi de daha iyi değerlendirebileceğiz.

Öncelikle, 2008’deki Amerikan seçimlerinde hangi dış politika vizyonunun iktidara geldiğini hatırlamalıyız. O tarihte Amerikalılar, ekonomik ve siyasi dinamikler tarafından altı oyulan tek kutupluluğun çevredeki sonu belirsiz savaşlarla sürdürülemeyeceğini düşünen bir kadroyu Beyaz Saray’a taşımıştı. Gerçekler, yani dünya düzeninin çok kutupluluğa doğru evrilişi görülecek ve yeni jeopolitik iklimin ruhuna uygun politikalar hayata geçirilecekti. Bununla temelde şu kastediliyordu. Müttefiklere daha geniş hareket alanı açacak bir dış politika izlenecekti. Herkesi dengelemeye çalışmak yerine, esas rakipleri gözden kaçırmadan “dost” oyuncuların güçlerini ortak hedefler etrafında seferber etmek gerekiyordu. Gücün tek taraflı kullanımı, kalıcı jeopolitik sonuçlar vermiyordu. Afganistan ve Irak’taki işgaller, muazzam kaynaklar yutmuştu. Amerika’nın çok ihtiyaç duyduğu yumuşak gücünü de büyük zarara uğratmıştı. Üstelik, tüm bu maliyetlere katlanılarak elde edilen avantajlar da geçiciydi.

ABD’nin deneyimleri, kalıcı olabilmek için davetle gelmek gerektiğini söylüyordu. Geçmişte Amerikan hegemonyasına hayat veren temel sütunlardan biri, korkulan düşmana karşı sunduğu savunma şemsiyesiydi. Amerika sadece dar ulusal çıkarları için savaşmamış, müttefiklerini de korumuştu. Onlar  da kaynaklarını “ortak amaç” için seferber etmişlerdi. Bu modelin mantığı, yeni dönemin şartlarına uyarlanmalıydı.

Peki, yeni dönemin ana parametreleri ve Ortadoğu denklemini yan yana koyduğumuzda ne görüyoruz? Bu soruyu cevaplamaya ABD’nin iç dengelerinden başlayalım. Ekonomik krizin pençesindeki Amerikan toplumu, dış politikaya ilgisini de acil ihtiyaçları ile sınırlamış vaziyette. Terörle mücadele gibi konuları birinci öncelik kabul edenlerin oranı % 2’ler civarında. Sokaktaki Amerikalı Çin hususunda ise hayli tedirgin. “Çekik gözlü kapitalizm”i işini kaybetmesine neden olan/olacak tehditler listesinin başlarına yerleştiriyor. Gelecek sene ABD’de seçim yılı. Obama kamuoyunda hem daha önce verdiği Irak’tan çekilme sözü için sorgulanacak, hem de seçmenlerinin genel psikolojisini dikkate alarak destek toplamaya çalışacak. Kriz döneminde % 20’den fazlası askeri harcamalara ayrılmış bir bütçeyle yola devam etmek mümkün mü? Bu yüzden, Irak ve Afganistan savaşlarını arkasında kaos manzarası bırakmaksızın sona erdirebilmesi ve Amerikan çıkarlarını kollamanın daha “ucuz” bir yolunu bulması çok önemli.

Benzer başlıkları, kafamızı Amerikan iç politikasından dışarıya doğru çevirdiğimizde de karşımızda buluyoruz. Küresel ekonomik krizden kuvvetlenerek çıkan Çin, IMF’nin tahminlerine göre 2016’da dünyanın en büyük ekonomisi olacak. Çin deneyimi, demokrasi ve ekonomik zenginleşme arasında bağlantı görmek istemeyenlere paha biçilmez bir malzeme sunuyor. Yarın bu moral desteğin söylem düzeyinin ötesine geçmesi kuvvetle muhtemel. Otoriter yönetimler, önümüzdeki on yılda Çin’in ekonomik, askeri ve siyasi gücünü arkalarında hissetme ümidini taşıyorlar. Bu tablo, Arap Baharı’nın niçin şimdi gerçekleşmesi gerektiğini çok güzel açıklamıyor mu? Kaddafi ve Mübarek gibi liderler üç-beş yıl daha ayakta kalmayı başarsalardı maddi olduğu kadar ideolojik bakımdan da konumlarını tahkim edecek Pekin merkezli bir ittifak sistemini cazip bulmazlar mıydı? Ve onları hangi kuvvet yerlerinden indirebilirdi?

Ortadoğu bağlamında Çin’i konuşurken baktığımız fotoğraf karesine doğal olarak İran da giriyor. Gerçi, Suudiler ve İsraillilerin Pekin’de ayrı ayrı yürüttükleri Tahran aleyhindeki lobi çalışmaları bazı sonuçlar vermeye başladı. Çin, Körfez petrolüne gün geçtikçe daha çok bağımlı hale geliyor. Eski diplomatik pozisyonundaki bazı esnemeler bu durumun doğal sonucu. Üstelik “yükselen ejder”, İran korkusunun bölgede nasıl büyük bir karşı cephe oluşturduğunun da farkında.

Nitekim Irak’tan çekilen ABD, aradığı “daveti” Arap Baharı’nın rüzgarı ile İran’ın yükselişinin Ortadoğu’da yarattığı sözkonusu tedirginlikte buluyor. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, yani “monarşiler” her iki dinamikten de korkuyorlar. Washington, mevcut endişeleri şimdiye kadar iyi yönlendirdi. Örneğin, Libya operasyonuna meşruiyet ve maddi katkı sağlayan önemli unsurlardan biri, çifte korkudan doğan bu davettir. Kaddafi’nin devrilişi, hem Avrupalı müttefiklere  hem de bölgesel güçlere ait kaynakların “ortak hedef” için nasıl seferber edilebileceğini gösteriyor. Kosova operasyonu sırasında kullanılan kritik mühimmatın % 90’ını Amerikalılar harcamıştı. Libya’da bu oran tersine döndü. Körfez ülkelerine ait güçler çatışmalara bizzat katılırken, tek bir Amerikan askerinin botları Libya topraklarına değmedi. Aradaki fark, 2009’da Hillary Clinton’ın ağzından tanıştığımız “akıllı gücün” başarısı olarak değerlendiriliyor.

ABD’nin Irak’tan çekilme kararının da aynı ülke grubunu kaygılandırdığı anlaşılıyor. Libya operasyonuna verdikleri aktif destekle Arap Baharı’nın menzilinden çıkan monarşiler, İran’ı dengelemek için kaynaklarını Washington’un ayaklarına seriyorlar. ABD’den gelen Kuveyt ve diğer Kröfez ülkelerine yığınak yapılacağı ve NATO’ya “benzer” güvenlik yapılanmaları üzerinde çalışıldığı haberlerini başka türlü yorumlamak çok zor. Akıllı gücün manevraları, Amerika’nın bölgedeki varlığını dayandırdığı çerçeveyi değiştiriyor. Artık ABD, Ortadoğu’daki düşmanları ile hesaplaşmak için müttefik aramayacak. Bölge ülkeleri “kendi” düşmanları ile boğuşmak için Beyaz Saray’ın desteğini isteyecekler. O hasım İran olduktan sonra çaldıkları kapıdan eli boş dönmelerini kimse beklemiyor.

Tasvire çalıştığımız mekanizmanın layıkıyla işleyebilmesi, kutuplaşma dinamiğinin ve dost/düşman saflaşmasının bütünüyle coğrafyamıza transfer edilebilmesine bağlı. Bu süreç henüz tamamlanmadı, ancak etrafımızdaki gelişmeleri dikkatlice izlersek çok hızlı biçimde ilerlediğini farkedebiliriz. Peki, neticeyi kestirebilmek için hangi temel değişkene dikkat etmeliyiz? Elbette Ankara’ya..

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü