Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Çevreleşme, Balkanlaşma veya Türkiye Vizyonu: Yeni Ortadoğu'yu Hangi Gelecek Bekliyor?

21 Nisan 2012

Arzuladıkları özgürlüklere artık erişebileceklerine inanarak yola çıkan kitleler, beklemedikleri gelişmeler yüzünden hedeflerinin uzağına düştüklerinde, önceki coşkuları kadar derin bir karamsarlığa kapılırlar. Despot yönetimlerin aslında kağıttan birer kaplan olduğu inancına dayalı iyimserlikle, her türlü prangayı hayatın gerçeği kabul etmeye hazır çaresizlik hâli arasındaki mesafe ne yazık ki tahminlerimizden çok daha kısa. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor; tarihin kaydettiği tüm büyük değişimler, bu iki uç arasında salınarak ilerleyen süreçlerin ürünü. Hamle yaratan heyecan da, yenilgi ve yılgınlık hissi de zamana yayılan aynı dönüştürücü dinamiğin farklı ânlarını temsil ediyor. Bu yüzden geçmişteki deneyimler bizi, sarkacın her iki yöne doğru izlediği güzergâhlardaki tepe noktalarını esas alarak yapacağımız yorumların yanıltıcılığı hususunda uyarıyor.

"Arap Baharı" tartışmalarının hâlihazırdaki seyri bu ihtarın ne kadar değerli olduğunu gösteren mükemmel bir örnek. Tunus'ta Bin Ali'nin fazla kan dökülmeden iktidardan indirilişiyle başlayan toz pembe yorumlar sağanağı, Suriye krizinin kazandığı çehreyle yerini neredeyse dünya savaşı çıkartabilecek kaos senaryolarına bırakmış vaziyette. Acaba mevcut dalgalanmanın beraberinde getirdiği savrulmalardan korunarak Ortadoğu'daki tarihsel değişimi anlamamızı sağlayacak bir bakış açısı inşâ edemez miyiz?

Bölgeyi bekleyen muhtemel gelecekler hakkında düşünmek, bu soruya cevap aramanın yollarından biri. Ancak, zaman oku üzerinde durduğumuz noktayı ileriye doğru kesen çok sayıda rota var. Hangilerini incelemeye değer bulmalıyız? Gelecek ihtimallerini elerken coğrafyamızın dinamikleriyle yaşadığımız süreci dışardan yönlendirmeye çalışan güçler arasındaki etkileşimi temel kriter kabul etmek, bize yardım edebilir. Bu gözle gelişmelere baktığımızda ise tarihin akabileceği üç ana mecra karşımıza çıkıyor.

***

Bunlardan ilki, Ortadoğu'da yaklaşık iki yüzyıldır şahit olunan Batı etrafındaki çevreleşme /periferileşme sürecinin değişik biçimlerle devam etmesi ihtimalidir. "Yeniden çevreleşme" senaryosu, tarafların iç dengeleri farklılaşırken aralarındaki asimetrik bağımlılık ağlarının işlevlerini sürdüreceğini öngörüyor. Bir başka söyleyişle, iktidar ilişkisinin hem merkezinde hem de çevresinde iç dönüşümler yaşanmakla birlikte merkez ve çevre şeklindeki konumlanma sarsılmayacak. Son tahlilde; yükselen toplumsal kesimlerin sözcüsü sıfatıyla ön plana çıkan aktörler, Batı ve Ortadoğu arasındaki örtülü ya da açık hiyerarşilerin kendilerini tekrar üretmelerini kolaylaştıracak meşruiyet çerçeveleri sunmanın ötesinde bir rol oynayamayacaklar.

Merkezdeki değişimin ekseninde, dünya düzeninin kazanmaya başladığı yeni çehre var. Başta Çin olmak üzere, Batı dışı dünyadan yükselen ülkelerin katkılarıyla tek kutuplu karakterini yitirmeye başlayan dünya düzeni, ABD’yi dış politikasında düzenlemeler yapmaya zorluyor. Ekonomik krizin de etkilerini dikkate alan Washington, Ortadoğu’daki profilini düşürürken Asya’da yükseltmek istiyor. Yeni stratejinin güvenle hayata geçmesi, ortaya çıkacak boşluğu “dostların” doldurmasıyla mümkün.[1]

Avrupa’nın “çevresine” ilgisi ise hem önemli ülkelerin tek tek dış politikalarında, hem de AB’nin bölgeye yönelik stratejilerinde somut bir şekilde gözlenebiliyor. 1995’teki Barcelona Deklarasyonu’nun başlattığı Akdeniz’deki komşu coğrafyalarla daha kurumsal ve dönüştürücü temaslar kurmayı hedefleyen süreçler iniş ve çıkışlarıyla işlemeye devam ediyor. Bu ilginin izdüşümleri, AB’nin kabul ettiği birçok temel metinde karşımıza çıkıyor. Örneğin, Irak’ın işgali sırasında hazırlanan ilk AB güvenlik stratejisi belgesinde, Avrupa sınırları dışında kalıp da güvenlik alanı içinde kabul edilen tek bölge Ortadoğu’ydu.[2]

Atlantik ötesi ilişkilerdeki tek taraflılık/çok taraflılık tartışmalarının odağında yer alan coğrafyaların başında da Ortadoğu geliyordu. Amerika’nın BOP/GOKAP’ı G-8 gibi zeminlere taşıyarak hafifletmeye çalıştığı bu gerilim, Obama yönetiminin ilk günlerinde Avrupalıların gururlarını okşayan beyanlarla yatıştırıldı. ABD, Avrupa’nın Ortadoğu’da daha fazla nüfuza sahip olmak için atacağı adımlardan rahatsızlık duymamaktaydı. Aksine, yeni tehditlerin belirdiği bir dünyada Batı ittifakı içinde daha fazla rol paylaşımına ihtiyaç vardı.

Kosova ve Libya müdahaleleri arasında yapılacak bir kıyaslama, bu perspektif değişiminin etkisini en somut biçimde gözler önüne serecektir. Kosova örneğinde ABD, NATO’da liderlik rolünü üstlenerek askeri müdahaleye hukuki dayanak teşkil edecek bir BM kararı bulunmaksızın harekatın gerçekleşmesini sağlamıştı. Libya’da ise meşruiyet zeminini, bölge içinden Arap Ligi ve İslam Konferansı Örgütü’nün BM’ye yaptıkları çağrılar tesis etmiştir. Güvenlik Konseyi’nin kararını takiben ne ABD ne de NATO müdahaleyi başlatmıştır. NATO, ancak Fransa Akdeniz’in güneyindeki komşusunu vurmaya başladıktan sonra harekatın merkezine yerleşmiştir. ABD, tüm bu gelişmeler sırasında üçüncü planda gözükmeyi tercih etmiştir. Hem aralarında Türkiye’nin de yer aldığı bölgesel güçlerin desteği aranmış, hem de iç çatışmaların başladığı ülkeyi  “yakın çevreleri” kabul eden Avrupalı müttefiklere rol verilerek önleri açılmıştır. Ancak Avrupalıların askeri ve siyasî kapasiteler bakımından yetersizlikleri, bölgedeki krizlerin çapı, dönüşüm dalgasının genişliği, İsrail ve enerji faktörleri Amerikan dış politikasında resmen ilan edilen eksen değişiminin fiilî yansımalarını geciktiriyor. Libya Operasyonu hakkındaki son NATO raporunun basına sızan kısımları, Chicago’da gerçekleşecek Zirve’de bu kapasite sorununun da gündeme geleceğini haber veriyor.[3]

Hangi kanadı ön planda gözükürse gözüksün Batı’nın Arap Baharı’na yaklaşımındaki “pasif devrim”[4] perspektifi, bölgenin ürettiği acil tehditleri engellerken Ortadoğu’yu çevredeki konumunda sabitleyecek bir gelecek tasarımına dayanıyor. Bu vizyonun akıbeti ise doğum sancılarına şahitlik ettiğimiz “Yeni” Ortadoğu’yu biçimlendirecek ellerin tutumlarına bağlı. Uzun on yılların biriktirdiği enerjiyi gün yüzüne çıkaran deprem, bölgedeki eski rejim ve kadroları tasfiye ediyor. Ancak kabaran dalganın yükselttiği aktörler de, dışardan etkilere en açık oldukları bir süreci yaşıyorlar. Geçiş döneminin kırılganlığı, iktidar mücadelelerinin acımasız doğasıyla birleşerek müdahalelere kapı aralıyor. Rakipleri alt etmek için yabancı başkentlerde aranan destek ve ittifaklar, değişim sürecinin aktör ve hedeflerini yönlendirmelere uygun hâle getiriyor. Daha ilk günden itibaren Batılı aktörler de, ellerindeki maddi, kurumsal ve ideolojik kaynakları bu gerçeğe göre seferber ediyorlar. Eğer başarırlarsa, Ortadoğu’yu yakın gelecekte de dünya sisteminin çevresinde, edilgen bir coğrafya halinde tutmak mümkün olacak.

***

İkinci gelecek ihtimalinin vadettiği Ortadoğu’nun bir prototipini Suriye krizinde izliyoruz. Önce Şam’daki meydanlarda sallanan Rus ve Çin bayraklarına bakalım. Ardından da, Suriye ordusu sınırın Türkiye tarafına ateş açtığında Ankara’nın ilk çağrı yaptığı adresin NATO olduğunu hatırlayalım. Benzer kareler sık sık yan yana gelmeye başlarsa, “Balkanlaşma”[5] tehdidini daha yüksek sesle konuşuyor olacağız. Adını taşıdığı bölgenin sorun ve krizlerle bezeli imajından mülhem olan bu kavram, yalnızca etnik ve dinî heterojenlik düzeyleri yüksek ülkelerde parçalanmaya yol açan uzun çatışmaları ifade etmiyor. Balkanlaşma ayrıca, değişik Batılı ya da Batı dışı büyük güçler tarafından nüfuz alanlarına ayrılmış devlet ve toplumları tasvir için kullanılıyor.

ABD’nin bölgedeki profilini düşürme kararı, bu senaryonun da başlangıç noktası. Ancak ilk durumdan farklı olarak, doğan boşluğun sadece Avrupalılar tarafından değil, Batı dışı dünyadan yükselen/toparlanan güçler eliyle doldurulacağını öngörüyor. Gerçekleştiği takdirde,
Ortadoğu’nun bitmek bilmeyen çatışmalar ve iç savaşlar sarmalına girmesinden korkuluyor. Çünkü, otoriter rejimler halk hareketlerine karşı koymalarını sağlayacak dış destek bulurlarsa daha kanlı bir direnişi göze alabilecekler. Ayrıca, dünya düzenindeki değişimlerin büyük güçler arasında yaratacağı gerilimler de doğrudan bu coğrafyaya yansıyacak. BOP tartışmalarına alışan kamuoyları, başta  MOP(Moskova’nın Ortadoğu Projesi) ve POP (Pekin’in Ortadoğu Projesi) olmak üzere çok sayıda yeni planla tanışacak. Bu yüzden denklemi hayli kötümser okuyanlar, karşımızda duran manzaraya baktıklarında I. Dünya Savaşı öncesini hatırlıyorlar.

***

Türkiye’nin Ortadoğu Vizyonu (TOV) ile, etrafımızı kasıp kavuran karmaşanın toz-dumanı arasında yolumuzu yitirmemek için ihtiyaç duyduğumuz ilkeler ve hedefleri kastediyoruz. Pratik gerçekliğin idealist beklentileri imkansızlaştırdığını düşündüğümüz zamanlardayız. Ancak acil sorunlarımızı çözüyormuş gibi gözüken konjonktürel savrulmaların bizi çok daha zorlu sulara sürükleyebileceğini unutmamalıyız.

Peki, Türkiye vizyonunu Ortadoğu’da başarıya ulaştıracak prensipler demetinde neler bulunmalı? Bu soruyu daha sonra müstakil bir çalışma halinde tekrar ele alacağız. Burada şu kadarını söylemekle yetinelim. Öncelikle teklif edilen vizyon, bölge ülkelerinin üzerine kendi adlarını yazarak sahiplenebilecekleri bir evrensellik/yerellik dengesini yansıtmalı. Örneğin aynı ilkeler listesi kolaylıkla IOV’a (Irak’ın Ortadoğu Vizyonu), LOV’a(Libya’nın Ortadoğu Vizyonu)… dönüşebilmeli. Yukarıda değindiğimiz her iki senaryoyu da bölgenin içinde ve dışında keskin karşıtlıklar üretmeden boşa çıkarabilmeli. Ortadoğu’ya müdahalede bulunmaya hevesli güçleri dengeleyecek, bölge içi rekabeti de işbirliği zeminlerini genişleterek yumuşatacak bir güvenlik mimarisine dayanmalı… Bütün bunlar, yeni bir medeniyet tasarımının yaratacağı hamle gücüyle desteklenmezse işe yaramaz mı diyorsunuz? Bölgemizin hazin hatıralarla dolu geçmişi, haklı olduğunuzu söylüyor.

Son olarak, uzayıp giden listemizdeki hedefleri inandırıcı bulmayanlara, AGİT’i doğuran tarihi süreci iyi tahlil etmelerini önermek istiyorum. TOV'un (Türkiye’nin Ortadoğu Vizyonu) dayandığı mantığı daha net biçimde kavrayacaklarına eminim.

[1] Department of Defense, Sustaining U.S. Global Leadership: Priorities for 21st Century Defense, Washington D.C., January 2012

[2] The Council of the European Union, A Secure Europe in a Better World: European Security Strategy, Brussels, 12 December 2003

[3] Eric Schmitt, "NATO Sees Flaws in Air Campaign Against Qaddafi", The New York Times, April 14, 2012.

[4] Mehmet Akif Okur, Emperyalizm Hegemonya, İmparatorluk: Tarihsel Dünya Düzenleri ve Irak’ın İşgali, İstanbul: Ötüken, 2012, s.51-52

[5] Branka Magaš, The Destruction of Yugoslavia: Tracking the Break-Up 1980-92, Verso: 1993, s. 346;  Athena S. Leoussi, Encyclopaedia of Nationalism, Trabsaction Publishers, 2001: 15.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü