Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türkiye'nin Zor Suriye Sınavı: Muhasebe Zamanı

27 Ağustos 2012

"Son Dakika"lara doymayan bir medya anaforunun ortasındayız. Kulaklarımız, sınırlarımızın içinden ya da dışından en yeni, en taze ölümleri evlerimize taşıma yarışındaki haber kanallarında. Nefeslerimizi tutmuş, her gün bir yenisinin adını duyduğumuz çatışma bölgelerini zihinlerimizdeki haritalara yerleştirmeye, olaylar arasında bağlantılar kurmaya çalışıyoruz. Ancak sağnak halinde üzerimize yağan analizler işimizi pek de kolaylaştırmıyor. Belirli kanaat eksenleri etrafında kümelenerek benzer şeyleri tekrarlayan yorumcuların büyük bölümüne iyi gözle bakmıyoruz. Yönlendirilmek değil, anlamak istiyoruz. İçimizi kemiren tedirginlik, şu temel sorularla gün yüzüne çıkıyor; Suriye'de ve çevremizdeki diğer coğrafyalarda neler oluyor? Yaşadığımız çalkantılı süreçte Türk dış politikasının izlediği rota doğru mu?

***

Olayların dinamik akışına paralel olarak bu sorulara verilen cevaplar da geniş bir yelpazeye yayılıyor. Esed rejiminin iktidarını hâlâ koruması, Türkiye sınırındaki bazı yerleşim bölgelerinde denetimi ele geçiren PKK 'nın saldırılarını hızla arttırması, İran-Irak-Suriye ekseniyle ilişkilerin gittikçe gerilmesi... Sıcak polemikleri, daha da uzatılabilecek bu sorunlar listesi tetikledi. Bir tarafta, saydığımız aktüel gelişmelerden yola çıkıp Türk dış politikasının ilkesel yönelişlerini eleştirenler var. Onların karşısında da dış politikamızı şekillendiren vizyonun güçlü yanlarını vurgulayarak mevcut problemleri geçici ve önemsiz bulanlar yer alıyor. Takipçisi en bol tartışmalar ise şüphesiz siyaset kulvarında yapılanlar.

CHP liderinin yer yer yüz kızartıcı, saldırgan bir üslupla yürütmeye çalıştığı muhalefetin eksenini pratikteki başarısızlıklardan hareketle ana dış politika ilkelerinin sorgulanması oluşturuyor. Enver Paşa göndermesi, Kılıçdaroğlu'nun meseleye bakış açısını özetliyor. Ancak bu benzetmeyle mefkurecilik, maceracılık olarak yaftalanırken parti kimliğinin bileşenlerindeki önemli paradokslardan biri de açığa çıkıyor. CHP'de de temsil edilen ulusalcılık, retorik/politik düzeyde Batı karşıtlığını kullanmasına rağmen varoluşunu Batılı hayat tarzının kültürel yeniden üretimine dayandırıyor. Ulusalcı muhayyile bu gerilimi reel Batı/ütopik Batı tasnifiyle aşmaya çalışıyor. CHP örneğinde ise Batı'yı kültürel varoluşun son tahlildeki garantörü kabul eden refleks gayet güçlü. Garantinin işlemesi için reel Batı'yla yaşanan kriz ve çatışmaların radikal bir kopmaya yol açmaması, Türkiye'nin Batı sistemiyle bağlarını koruması gerekiyor. Bu pencereden bakıldığında, özellikle Ortadoğu ve Türkistan coğrafyalarında Türkiye'ye kültürel yansımaları/mesajları olabilecek her dış politika açılımı kaygı doğuruyor. Retorik düzeyde aksi söylense bile, söz konusu bölgelerde inşa edilebilecek ittifaklar ağının Türkiye'ye Batı'yla varoluş kaygısı gütmeksizin pratik ilişkiler kurabileceği zemini sağlama potansiyelinden ürkülüyor. CHP'nin Suriye ile bağlantılı sıkıntıları gerekçe göstererek, Batı sistemi içinde statik bir dış politika anlayışına geri dönüşü niçin savunduğu sorusu bu arka plan göz ardı edilerek cevaplanamaz.

Tartışmanın diğer kutbunda ise iktidarın uluslararası ilişkiler vizyonuna ya da pratiklerine yönelik her türlü sorgulamayı kökten reddeden savunmacı tavır yer alıyor. Pratik sorunlardan kaynaklanan eleştiriler aynı düzlemde ele alınmıyor. Daha çok, yaygın kabule mazhar genel ilkeler vurgulanıyor, tarihe, kültüre ve medeniyet değerlerine referans yapılıyor. Örneğin, düşürülen F - 4 uçağımızla ilgili değişik devlet makamlarının çok sayıda ve çelişkili açıklamalarından şikayet etmeniz sizi, Esed'in insanlığa karşı işlediği suçlara, yahut tarihi akışın doğru tarafında yer almamız gerektiğine dair uzun bir nutka muhatap hale getirebiliyor. İlk bakışta işe yarıyor gibi gözüken bu tavrın, orta vadede hataları örtmek için seferber edilen ilkeleri aşındırması sürpriz olmayacak.

***

Bazı parametrelerine dokunmaya çalıştığımız bu tartışma çerçevesi, Suriye krizinin aynasından Türk dış politikasına bakacakların makul değerlendirmeler yapmak istiyorlarsa kendilerine her iki pozisyonun dışında bir yer seçmeleri gerektiğini gösteriyor. Gelişmeleri tahlil edeceğimiz noktanın tespitinden sonraki ilk meselemiz ise tarihin akış yönü ve hızına dair gerçekçi bir kavrayışa erişmek olmalı. Bize bu yolda kılavuzluk edebilecek tüm parametreler, bölgemizin ve dünyanın Braudelci bir uzun vadeyi sonlandırıp, diğerine geçmeye hazırlandığına işaret ediyor. Belli başlı güçlerin tamamı, tarihin sadağından yüzyılda bir çekilen kader okunun yaydan fırladığını biliyorlar.

Farklı kanallardan ancak birbirlerine paralel biçimde akan zaman ırmaklarının kesiştiği tarihsel bir ânı yaşıyoruz. Bunlardan ilki, dünya sistemi içinde kuvvet ve zenginliği geçmişte emsaline rastlanmayan yoğunlukta Batı'da toplayan eğilimin istikrarlı biçimde tersine dönüşü. Batı dışı coğrafyalardan yeni güç merkezlerinin, millet-imparatorlukların yükselişlerinin habercisi olan bu hayatî değişme, bölgemizin en uzun yüzyılına şahitlik eden ikinci zaman ırmağını kesiyor. Ortadoğu'da son on yıla damgasını vuran gelişmeler, coğrafyamızın asırlık bir uzun vadeye yayılan kendi alt zamanıyla söz konusu küresel eğilimin buluştuğu bu noktada anlam kazanıyorlar.

Bahsettiğimiz katmanları üst üste yerleştirdiğimizde ise karşımıza, değişim enerjisi ve dinamiklerinin artık dizginlenemediği bölge ülkeleri, yeni statükonun şeklini belirleyebilmek için Ortadoğu'daki dalgalanmaya elde kalan tüm imkanlarıyla müdahil olan Batılı devletler ve bu iki grup arasında mekik dokuyarak herkesin kabul edebileceği yeni bir siyasi mimarinin inşasına katkıda bulunmaya çalışan Türkiye çıkıyor. Tüm işaretler, yeni Ortadoğu’nun bu farklı vizyonlar arasındaki denge noktası üzerinde kurulacağını gösteriyor. Sular durulduğunda karşımızda bulabileceğimiz üç muhtemel gelecek var. Eğer coğrafyamız, sürecin sonunda yeniden çevreleşecekse, aktörler değişirken Batı'yla mevcut bağımlılık ilişkilerinin daha rafine formlarda devam edeceği bir gelecek kapımızda bekliyor demektir. Balkanlaşma senaryosu gerçekleşirse bölge, farklı nüfuz küreleri arasında bölünerek çatışma alanına dönüşecek. En arzu edilir gelecek perspektifi ise, Ortadoğu toplumlarının ortaklaşa bir vizyon inşa edebilecekleri varsayımına dayanıyor.
Kadim medeniyetimizin ölçülerini zamanın diline tercüme ederek yeniden tarihimizin öznesi olabileceğimizi düşünenlerin umutları, bu son ihtimale bağlı.

Ütopyanın hakikat olması ise değişime kılavuzluk yapacak; süreci, bozucu dış müdahalelerden koruyacak gücün/güçlerin şuurlu çabalarıyla mümkün. Çünkü şahit olduğumuz şey, yüz milyonların, yüz yıllık yapılardan göç edişi. Katedilmesi gereken uzun mesafe tuzaklarla dolu. Kervanın cesameti ve tehlikeler ortada iken Türkiye zorlu yolculuğa kısmen nezaret etmek için gönüllü oldu. Ülkemizin, kontrol edilemeyecek kadar fazla değişken tarafından yönlendirilen krizlere, kendisini istisnâî kılan niteliklerle uyumsuz biçimde çekilme ihtimali, soyunulan misyonu riskli kılıyordu. Nitekim korktuklarımız, Suriye'de kapımıza dayandı...

***

Suriye krizinde Türkiye, vizyoner ilkelere dayalı kararlı bir duruş ve diplomatik aktivizmin dış politikada sonuç almak bakımından tek başına yeterli olmadığı gerçeğiyle yüzleşti. Geleceğe sağlam adımlarla ilerlemek istiyorsak, bulunduğumuz noktadan geriye doğru tüm süreci eleştirel bir gözle tahlil etmemiz gerekiyor.

Küresel sistemin dinamikleriyle başlayalım. Yukarıda işaret ettiğimiz büyük dönüşümün Suriye krizini nasıl etkileyeceği sorusu, planlamalar yapılırken yeterince sorulmuş muydu? Krizin ilk aşamalarındaki beyanatlara bakıldığında Libya benzeri bir sürecin yaşanmasının öngörüldüğünü düşünmek mümkün. Olaylar belirli bir kıvama geldiğinde Batı müdahale etmek isteyecek, Ankara buna karşı çıkarken müdahale ihtimalinin yarattığı ortamı da Esed'i göndermek için kullanacaktı. Bu "arada" pozisyon ile hem sonuca ulaşmak için gerekli askeri baskı maliyetsiz yaratılacak, hem de Türkiye bölgesel perspektifini yitirmemiş olacaktı.

Ancak beklentiler gerçekleşmedi. Batı dışı dünyanın yükselişini fark eden Amerika, Irak'tan çekilerek Asya-Pasifik'i merkezine alan bir güvenlik mimarisini hayata geçireceğini tam da krizin başlarında ilan etti. Yeni dönemde Washington, Ortadoğu'daki çatışmalara çok büyük ulusal çıkarları söz konusu değilse müdahil olmayacaktı. Bu strateji değişimine Amerikan Başkanlık seçimlerinin takvimi de eklenince, Esed'i yerinden oynatacak kaldıraç işletilemedi. Üstüne üstlük dünya düzenindeki değişim Esed'in güçlenen müttefiklerini sahneye çıkardı. Rusya, Soğuk Savaş'tan bu yana ilk kez Ortadoğu'da Batı'yla karşı karşıya gelmeyi göze aldı. Çin, Güvenlik Konseyi'ndeki daimi üyeliğinin tarihi boyunca kullandığı toplam 9 vetonun 3'üne Suriye krizi sırasında başvurdu. Ayrıca karşımızdaki tabloya, dış politikada büyüyen iddialarımızın tetiklediği "geri tepme" etkisini de eklemek lazım. Türkiye'nin artan gücü ve aktivizmi kendisine benzer alanlarda liderlik rolü yakıştıran birçok ülkenin rekabet duygularını kabartmış vaziyette. Bunlardan bazıları Suriye meselesinde Türkiye'ye karşı umulmadık derecede açık ya da örtük direnç gösterdi.

Özetlemeye çalıştığımız, sistemik düzeydekine benzer değerlendirme kusurları daha dar ölçeklerde de ortaya çıktı. Bunların başında, vaktinde Şam'la gayet yakın ilişkiler kurulmuş olmasına rağmen rejimin seferber edebileceği kaynaklar ve direnç yeteneği hakkında gerçekçi tahliller yapılamayışı geliyor. Muhalefete verilen erken umut ve sonrasında defalarca yaşanan hayal kırıklıklarının kaynağında bu sorun yatıyor. Suriye'nin kuzeyinde PKK'nın, Barzani tarafından üstelik de yakın ilişkiler kurduğumuz bir dönemde verilen destekle zemin kazanabilmesi söz konusu eksikliğin süreç içinde giderilemediğini gösteriyor. Bu gelişme, iki önemli hatanın altını kuvvetle çizdi. Öncelikle, etnik fitnenin çözümünde kendisini bir ulus devlet projesinin sahibi kabul eden Barzani'ye merkezi roller atfetmenin ne kadar yanlış olduğu tekrar görüldü. Ayrıca, Suriye meselesinde birincil sorun ve sorumluluklarımızı dikkat menzili dışına taşıyan türden bir odak kayması yaşadığımızı irkilerek fark ettik. Türkmenlerin PKK bayrakları Suriye sınırında dalgalanana kadar görünür kılınmayışı da bu durumun en somut örneği.

Öyleyse, Türkiye'nin uluslararası ilişkiler ufkunu büyük resimlerle çizerken saçtığı ışıltıyla, vizyonunu hayata geçirmek için ard arda dizmesi gereken küçük fotoğrafların solukluğu arasında mevcut ciddi bir tezattan bahsedebiliriz. Dış politika projelerinin fiilen hayata geçme aşamalarını, mimari bir eserin inşa sürecini tasavvur ederek zihnimizde canlandırmayı deneyebiliriz. Kağıt üzerinde muhteşem duran bir projenin aynı görkemle yeryüzünde yükselebilmesi için  kalfasından ustalarına, inşaat işçilerine kadar çok geniş bir kadronun uyumlu çalışması gerekiyor. Muhtelif seviyelerde, sayı ve nitelik bakımlarından yeterli insan gücünüz yoksa projenin ihtişamı altında ezilme riski her zaman mevcut. Hele inşaat için gerekli bazı malzemeler eksikse!

Bu mesele hakkında son olarak, hızla gidermemiz gereken bir "malzeme" ihtiyacına, "sert güç" kapasitesinin arttırılması gerekliliğine değinmek istiyorum. Yumuşak güç potansiyelimiz Türkiye'yi bölgesi için cazibe merkezi haline getirecek düzeyde. Askeri bakımdan ise oynamak istediğimiz rolleri destekleyebilecek imkanların tamamına henüz erişemedik. Açığımızı ittifaklarımızla kapatmaya çalışıyoruz. Ancak, ilk bakışta işliyormuş gibi gözüken bu stratejinin ciddi sorunlar yaratabileceğini artık daha fazla hissediyoruz. Libya krizi sırasında NATO'nun ismi geçer geçmez reaksiyon gösteren Türkiye'nin, Suriye sınırında uçuşan mermilere birlikte NATO üyeliğinin altını çizmeye başlaması kapasite eksikliğinin boyutlarına işaret ediyor.

Liderlik iddiamızın hakikate dönüşmesinden endişe duyan küresel ve bölgesel aktörler bu durumun farkındalar. Mavi Marmara hadisesinden itibaren de, zayıf yönümüzü hedefleyen stratejiler planlıyorlar. Sovyet sonrası dönemde Bosna’ya müdahaleyi sürekli ertelemek suretiyle Avrupalılara acziyetlerini ve Amerikan güvenlik şemsiyesine duydukları ihtiyacın boyutlarını gösteren akıl, sanki karşımızdaki insani drama da benzer kaygılarla yaklaşıyor. Suriye krizinde gücünün sınırlarını gören Türkiye’nin kendi kendisini terbiye ederek batı sistemiyle bağlarını kuvvetlendirmesi arzulanıyor. Bu örtülü/açık talebin gereğini yapacak bir Ankara'yı ise başka sorunlar bekliyor. Bölgedeki profilimizin yükselme sürecinde 2003'teki tezkere krizi önemli bir dönüm noktası olmuştu. Halihazırdaki sert güç zaafı yüzünden sürüklenebileceğimiz sularda ise mevcut yumuşak güç kapasitemizi eritecek adımlara zorlanabiliriz. Ortadoğu'da toprakları üzerinden gerçekleştirilecek bir işgale hayır diyerek dikkatleri üzerinde toplayan Türkiye, yaklaşık on yıl sonra aynı coğrafyaya Batı müdahalesini davet eden ülke konumuna düşerse  bundan muhakkak zarar görecektir.

***

Yaklaşık bir buçuk yıldır devam eden Suriye krizinin tuttuğu ayna, yalnızca güçlü yanlarımızı değil aşil topuğumuzu da gösteriyor. Özellikle kapasite sorunlarını bir anda aşmak mümkün olmasa da gerekli adımların süratle atılması gerekiyor. Nitekim basına yansıyan haberlerden yetersiz de olsa bazı çalışmaların başlatıldığını öğreniyoruz. Dış politikada üstlenilen misyon, devlet cihazındaki etkileri orta vadede daha çok hissedilecek bir değişimi başlatmış vaziyette. Çevremizi dönüştürmek için adım attıkça kapasite açıklarımızı görüyoruz. Eksiklerimizi giderme çabamız da bizi dönüştürüyor. Müdahaleci bir misyon devletinin alt yapısını Suriye krizinin önümüze koyduğu ihtiyaç listesini temine çalışırken inşâ ediyoruz. Peki, bu dönüşümün dışarda ve içerde karşımıza çıkaracağı manzaraya ilişkin tasavvurlarımız gerçekçi mi? Hem yakın coğrafyamızdaki aktörlerin, hem de dünya sisteminin üreteceği tepkilere hazır mıyız?  Etrafını dönüştürmek için refahından fedakarlıkta bulunmaya istekli bir toplumsal psikolojimiz var mı? Yoksa, yeni ve yaralayıcı tartışmaların henüz başında mıyız? Cevaplanması zorunlu uzun bir sorular zinciri karşımızda duruyor.

Bu arada Suriye krizi de önümüzdeki dönemde en zor safhasına giriyor. Sahadaki gelişmelerle Türkiye'nin beklentileri arasında kayda değer bir mesafe var. Çatışmaların uzaması ve iç savaş manzaraları Esed sonrası dönemi zora sokuyor. Baas rejiminin devrilişinin ertesi günü kurulacak istikrarlı bir yeni Suriye'ye uyanmayacağız. Tarihsel tecrübe, çatışma sonrası toplumlarda gruplar arası ilişkilerin rehabilite edilmesinin hiç de kolay olmadığını gösteriyor. Ayrıca, sürece dışardan müdahale edecek aktörlerin beklentilerini de hesaba katmak gerekiyor. Arkalarına aldıkları bölgesel destek, muhalifleri zafere götürmeye yetmedi. Suriye'ye aktif bir Batı müdahalesi ise kendi şartlarını ve aktörlerini dayatacaktır. Rejimi düşürme kapasitesine sahip oyuncuların istekleriyle, Türkiye'nin krizin başlarında geleceğin Suriye'si için tasavvur ettiği fotoğraf arasında kayda değer bir mesafe bulunabilir. Dönüştürücülük rolünü kısmen de olsa vekalet kapasite ile oynamaya çalışmanın riskleri, sona yaklaştıkça daha fazla belirginleşeceğe benziyor. Netice her ne olursa olsun, Suriye'de izlediğimiz politikayı önümüzdeki dönemde uzun müddet konuşacağız. Türkiye'yi dış politikada yavaş yavaş müdahaleci bir misyon devletine dönüştüren sürece  tamam mı, devam mı denileceğini de bu tartışmanın toplumsal vicdanda bulacağı karşılık belirleyecek.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü