Türk Dünyası Yardım Kampanyası

TEŞEKKÜRLER SARKOZY

29 Mayıs 2008
Mehmet MACİT

Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy, bir Polonya gazetesine verdiği demeçte, laik olsa bile Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun “Müslüman” olması nedeniyle Avrupalı sayılamayacağını ifade etti ve “benim için Avrupa’nın birliğine, iradeye ve toplumsal desteğe sahip olmayan bir varlık haline gelmemesi çok önemli” dedi.

Aslında Fransız üst yöneticilerinin bu yöndeki açıklamaları yeni değil. Türkiye’nin adaylığının tartışmaya açıldığı 90’lı yılların başlarında, eski Cumhurbaşkanı Valery Gisgar D’estain de çok net şekilde Türkiye’nin hiçbir zaman Avrupa Birliği’ne üye olamayacağını, çünkü bunun birliğin yapısının temellerinden çökmesine yol açacağını, ancak Avrupalı politikacıların bu gerçeği Türkiye’ye açıkça anlatmamak suretiyle “ikiyüzlülük” yaptıklarını defalarca tekrarlamıştı.

Almanya’dan da eski başbakanlardan Smith ve Kohl gibi yöneticilerin ağızlarından geçmiş yıllarda bu tarzda sözler duyuldu. Avusturya’nın Türkiye aleyhtarlığı, siyasetçilerin ötesinde toplumun tercihi olarak sergileniyor, sık sık 1683 Viyana kuşatmasına değiniliyor. Avusturya da tıpkı Fransa gibi, müzakere süreci ne olursa olsun, son kararı referanduma sunarak, zamanı geldiğinde konuyu noktalamanın hazırlıklarını şimdiden yapıyor.

Ülkemizde bu gerçekleri görmekten ısrarla kaçınan siyasetçi ve aydınlar, yıllardır milletimizi aldatıyorlar. Bunlardan bir kısmı geleneksel “garpçı” lık takıntısıyla, AB ile ilişkilerin neye mal olursa olsun sürdürülmesinin zaruretine inanıyorlar. Bu nedenle Brüksel’in istediklerine kayıtsız şartsız uyulmasının Türkiye’nin çağdaşlaşma ve modernleşmesinin tek yolu olduğunu düşünüyorlar.

Siyasi iktidar ise iç dengeler bakımından AB ile ilişkilerin hangi düzeyde olursa olsun, “düşük yoğunlukta” bile olsa sürdürülmesinden yana görünüyor. Çünkü şimdiki ortamın etkili anayasal kurumlara karşı yeni bir 28 Şubat sürecinin oluşumunu önleyecek güvence sağladığına inanılıyor.

Bu grupların dışındaki bazı siyasî çevrelerle aydınlara gelince, derin bir çaresizlik yaşıyor ve bocalıyorlar. Alternatif görüş ve projeler üretememeleri nedeniyle net bir tavır almaya cesaret edemiyorlar.

Ne var ki, özellikle Türkiye medyasının bütün çabalarına rağmen, mızrak çuvala sığmıyor. Sarkozy gibi bazı Avrupalı politikacılar, dolambaçlı davranmak ve böylece Türkiye’nin zaaflarından yararlanmaya çalışmak yerine, esas düşüncelerini nadir de olsa açıklamayı tercih ediyorlar.

Kimse Sarkozy’ye yahut Avusturyalılara kızmamalı; onlar kendi açılarından dürüst davranıyorlar. Keşke son Karma Politika Komisyonu toplantısında ve Türkiye ile ilgili yayınlanan Komisyon raporunda da aynı açıklıkla davranılsaydı.

Türkiye’ye karşı uygulanan örtülü diplomasi yönteminden dolayı AB’nin hiçbir kaybının olmadığı ortadadır. Zaten sekiz müzakere başlığına ambargo konulan, üstelik her bir başlığın açılıp kapanmasının istiskal anlamına gelen engellemelerle sürüncemede tutulmasından dolayı, yürütülür gibi yapılan sözde müzakere sürecinin sonsuza kadar sürmesi kesindir. Bu durumda muhtemelen Fransa ve Avusturya’nın referandum bariyerini kullanmalarına ihtiyaç bile kalmayacaktır.

Avrupa Birliği bütün bu gerçekleri yok sayarak, talepler listesini her vesileyle önümüze sürmekte sakınca görmüyor. Bunun dürüst ve ahlakî bir tavır olmadığı kesinlikle düşünülmüyor.

301.maddenin değiştirilmesinden sonra, beklendiği gibi, Ceza Kanunumuzda ülkemizin Anayasal düzenini, temel kurumlarını, güvenliğini korumayı amaçlayan diğer maddelerini dillendirmeye başladılar. Bu arada azınlıkların kültürel hakları, dillerini her alanda kullanabilmeleri, özgürlüklerinin genişletilmesi adıyla, Kürtçülüğe siyasal anlam ve açılım kazandırabilmek için başlatılan girişimler sürdürülüyor. Kıbrıs konusunda Ada’nın doğrudan Rumlar’ın kontrolüne bırakılmasına ilişkin AB’nin tercihinde herhangi bir değişiklik söz konusu değil. Ayrıca Türkler’e uygulanan gayr-i adil vize uygulaması, tırlarımıza konulan kısıtlamalar gibi anlaşmalardan kaynaklanan haklarımızı gündeme bile getirmiyorlar.

Türkiye, eninde sonunda gerçeklerle yüzleşmeye, kendi imkanlarımıza, iç dinamiklerimize, özellikle insan unsurumuza dayalı rasyonel politikalar belirlemeye mecburdur. Kimse bunu Batı’ya sırt çevirmek, medeniyetin dışına çıkmak, İran yahut Malezyalı olmak gibi safsatalarla önlemeye çalışmasın.

Unutmayalım, doğruyu ne kadar erken bulursak, problemlerin çözümü o kadar kolaylaşacaktır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü