Türk Dünyası Yardım Kampanyası

PKK Yalnız değil Yandaşları var

27 Nisan 2009
Mehmet MACİT

Etnik milliyetçi Kürtçülük hareketinin siyasî kanadı DTP, örgüt mensuplarına karşı yürütülen son operasyona tepki olarak 23 Nisan törenlerine katılmadı. Meclisteki temsilcileri TBMM’nde oturma eylemi yaparak dikkat çekmeye çalıştılar. Güneydoğu’da bazı şehirlerde gösteriler düzenlediler. Parti yöneticilerinin ağzından Türkiye Devleti’ni tehdit eden demeçler verildi.

Faaliyetlerini stratejik bir tercih olarak şehirlere ve siyasî alana kaydırmaya çalışan örgütün, son tutuklamalardan tedirgin olduğu görülüyor. Bu operasyonla ilgili ilk açıklamalardan, emniyet güçlerinin örgütün şehirlere yönelik çalışmalarını uzunca bir süreden beri takibe aldığı, telefonların dinlendiği, önemli tespitler yapıldığı anlaşılıyor.

Bölücü örgütün bundan rahatsız olması, tepki göstermesi son derece doğaldır. Ancak bazı yazarların ve gazetelerin bu operasyona ilişkin yaptıkları eleştirileri, suçlamaları normal saymak mümkün değildir.

Aslında bu çevrelerin Kürt milliyetçiliğine ve onun örgütsel faaliyetlerine nasıl hoşgörülü davrandıklarını, insan hakları yahut kültürel haklar gibi kavramlar üzerinden nasıl destek verdiklerini yıllardır görüyoruz. Bunlara göre devlet her durumda haksızdır. PKK’ya karşı yürütülen mücadele yersizdir. Bu tarz yöntemlerin işe yaramadığı zaten anlaşılmıştır. Yapılması gereken şey devletin PKK ile masaya oturması, Öcalan dahil örgütün bütün militanlarını kapsayacak genel bir affın çıkarılması, istediklerinin anayasal güvence altında sunulması yani devlete ortak edilmeleridir. Türk milliyetçiliği problemin esas kaynağıdır. Anayasa ve yasalar yeniden düzenlenmeli, Türk millî kimliğini işaret eden maddeler metinden çıkartılarak Türkiyelilik üst kimliği ortak payda yapılmalıdır.

Bir ülkenin bu derece fütursuzca paylaşılmaya çalışılması, bunun demokratik ve liberal değerler adına normal ve meşru gösterilmek istenmesi, kısacası hıyanetin çağdaşlık ve demokratlık sayılması yeryüzünde benzerine kolay rastlanılmayacak patolojik bir olaydır. Medyadaki imkânlarını, kalemlerini ölümcül bir silah gibi kullanıyorlar. Herhangi bir fikrî ve ahlâkî sorumluluk taşıma gereği duymadan hedeflerine acımasızca saldırıyorlar.

Bunlar benimsedikleri ideolojileri ve dünya görüşleri nedeniyle devleti daima hasım saymışlar, düzenle hep kavgalı olmuşlardır. Gençlik dönemlerinde yöntemleri daha yalındı; Guevera’lar, Castro’lar idolleriydi. Amaçlarına kestirmeden ulaşacaklarına inanırlardı. Gruplar halinde Bekaa Vadisi’nde eğitim almaya gittiler. Karargâh haline getirdikleri ODTÜ’nün alt koridorlarını talim alanı yaptılar. Ne var ki bazı gerçekleri acı deneyimlerle öğrendiler. Hayallerine ulaşmalarının sandıklarından çok daha zor hatta imkânsız olduğunu gördüler.

Bunlardan bazıları yurt dışına savruldular; oralarda yeni bir hayata başladılar. Dönüşüm yaşadıkları dönemlerde çaresizlik içinde Sovyetlerin dağılışını, komünist ideolojinin siyaset sahnesindeki tarihi çöküşünü izlediler.

Sonuçta demokratik değerlerin, liberal piyasa ekonomisinin yükselişe geçtiğini, Dünya’da yeni bir dönemin başladığını kolayca fark ettiler. Zeki ve becerikli olduklarından yeni duruma süratle uyum sağladılar. Tükendiğini gördükleri ideolojilerinde ısrarcı olup birlikte dibe çakılmak yerine, popüler olanı tercih edip kolaylıkla taraf değiştirdiler. Ancak Devlet’e husumetleri, Türklüğe, millî kimlik ve millî tarihe olan nefretleri hiç azalmadı.

Eski Marksist, enternasyonal jargonlarının yerine, Devlet’in içinin olabildiğince boşaltıldığı, başlıca kurumlarıyla, yasalarıyla millîlikten arındırıldığı, milliyetçiliğin kamu vicdanında antipatik kılınıp zihinlerden uzak tutulduğu yeni bir dünya kurmak için çalışmaya koyuldular.

Kendilerini aydın olarak tanımlıyorlar, demokratik ve liberal söylemlerini dillerinden düşürmüyorlardı. Dünya’da ve Türkiye’de yükselen değerlerle süslenen bu yeni görüntüleri, bir taraftan kendilerine geniş imkânlar, etkili pozisyonlar sağlarken diğer taraftan içeride ve dışarıda güçlü çevreler, müttefikler kazandırdı.

Dünün Baas’çı, Marksist militanları yeni dönemde el üstünde tutulan, yazıp söylediklerine kulak verilen itibarlı kişiler oldular. Kendilerine yüksek tirajlı gazetelerden sütunlar, televizyonlarda programlar, üniversitelerde kürsüler, siyasal ve bürokratik sıfatlar, makamlar sunuldu. Aralarından konumlarını ticarileştiren, aracılık ve komisyonculuk yapanlar da oldu. Sonuçta zenginleştiler; yaşantıları doğal olarak değişti. 68’lerin proleterliğe özenen dar gelirli militanları, ironik bir dönüşümle ülkenin yeni varlıklı kesimi, aydın, çağdaş ve demokrat sosyetesi haline geldiler. Değişmeyen tek şey kozmopolitan zihniyetleriydi.

Türkiye’nin temel millî problemleri karşısında çizgilerinde inanılmaz bir istikrar vardır. Ermeni meselesi mi tartışılıyor; Erivan’ın yanında yerlerini alıverirler. Başkan Obama’nın 24 Nisan konuşmasında soykırım yerine Ermenilerin kullandığı tanımlamayı tercih etmesi, “büyük felaket” demesi Türkiye’de haklı tepkilere neden oldu. Oysa içimizdeki bu Erivancı çevrelerin birkaç ay önce açtıkları ve bir yıl süreceğini açıkladıkları malum imza kampanyasında aynı tanımlama adlı adınca kullanılmadı mı? Birkaç yıl önce Bilgi Üniversitesi’nde yapılan toplantıda benzer görüşler savunulmadı mı? 24 Nisan’da Erivan’da Türk bayrakları yakılırken İstanbul’da insan hakları adına kurdukları amacı belli dernek adına düzenlenen toplantıda Ermeni iddialarının kabulü istenmedi mi? Bu çevreler yıllardan beri Kıbrıs’ta Rumculuk, Kuzey Irak’da Barzanicilik yapmıyorlar mı?

Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılaştığı en büyük gaile olan ayrılıkçı Kürt ırkçılığının ve PKK terörünün önlenememesinin en önemli nedenlerinden biri, medyadan ve belirli çevrelerden sağladıkları destektir. Solun siyasal ve toplumsal hayatımıza iddialı şekilde girip, çeşitli freksiyonlarıyla yönetime el koymak için çalıştığı 70’li yıllarda bu desteğin jargonu “halklara özgürlük” idi. O dönemlerde düzenlenen öğrenci ve işçi eylemlerinde sosyalist sol gruplarla Kürtçülerin sıkı şekilde işbirliği yaptıkları, birbirlerine destek oldukları biliniyor. Öcalan’ın politikaya sol bir örgütün elemanı olarak başladığı unutulmamalıdır.

80’lerden sonra Dünya’daki gelişmelere paralel olarak Türkiye’de yeni bir ortamın doğması sonucu bu işbirliği daha çok medya üzerinden gelişip yoğunlaştı. Özellikle Türkiye-AB ilişkilerindeki gelişmeler bu yakınlaşmayı yoğunlaştırdı, sistematik hale getirdi. Avrupa’nın Kürtleri azınlık sayması ve kültürel haklar adı altında konuyu siyasallaştırmaya, grup haklarına dönüştürmeye çalışması örgüt sempatizanlarının ellerini güçlendirdi. Yazılarını ve konuşmalarını demokratikleşme, insan hakları gibi kavramlar üzerinden yapınca birçok kesimlerde haklı bulundular. Çünkü söylediklerinin genellikle içeriği değil, kavramlarla makyajlanan kısımları dikkate alındı. Bu yüzden herhangi bir itiraz doğrudan bu kavramlara karşı olmak şeklinde yorumlandı.

Basınımızda oluşan bu atmosferin objektif yayıncılık kurallarına, düşünce etiğine aykırı olması durumu değiştirmiyor. Örgütün sempatizanları, yandaşları 30-40 yıldır sürdürdükleri çizgilerinde hiçbir sapma olmadan bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Bu ortamda Devletin varlığını koruması, Anayasa ve yasalarla belirlenen ülkenin birlik ve bütünlüğüne ilişkin misyonunu yerine getirmesi elbette kolay değil. Güvenlik güçleri her adımlarında silahlı PKK militanlarından önce, kalemlerini yahut mikrofonlarını silah gibi kullanan örgüt yandaşlarını karşılarında buluyorlar.

Bu duruma somut bir örnek olarak geçen hafta örgüte yönelik yapılan ve DTP’nin büyük tepki gösterdiği operasyonlara karşı basında ortaya çıkan bazı tepkilere ve yorumlara bir örnek vermekle yetineceğiz. Bu görüş ve anlayışta başkaları da var. Onlar da kalemlerinden şimşekler çakarcasına öfkelerini sergiliyorlar. Devlete, askere, polise aynı şedit üslûpla saldırıyorlar. Ancak sunulan örnek durumu veciz şekilde özetlediğinden fazlasına gerek olmadığını düşünüyoruz.

27 Nisan 2009 tarihli Taraf Gazetesi’nde Ahmet Altan şunları yazıyor: “…..Bu devlet “Kürtleri” kendinden görmüyor. Onun için bir “işgal gücü” gibi davranıyor orada. İnsanları öldürüp kuyulara atıyor, köyleri yatıyor. Köyleri yakıyor, çocukları hapishanelere dolduruyor…… Anlıyor musunuz bu savaş neden yirmi beş yıldır sürüyor? Anlıyor musunuz öleceklerini bile bile o Kürt çocukları neden dağlara çıkıyor? Çıkarlar. Ne yapsınlar? Canlarını, namuslarını, çocuklarını korumak için, onlara bir imkân tanımazsanız ne yapsınlar, kime güvensinler, neye sığınsınlar? “PKK terör örgütü” demek kolay. İnsanları enselerinden vuran JİTEM ne peki?...... Bir halkı toptan düşman bellersen, köylerini yakar, kadınlarına hakaret eder, adamlarını hapse atar, çocuklarının kafasını dipçiklersen o halk dağa çıkar…. O görüntüleri, o korkunç vahşeti, o vahşetten polislerin duydukları memnuniyeti televizyonlarda izledikten sonra bu devletin oraları yönetemeyeceğini düşündüm, ayrıca yönetmeye hakkı olmadığını da.”

Bu kalemler varken, çalakalem yazarken örgütün başka sözcülere yahut avukatlara ihtiyacı var mıdır? İmralı’dan, Kandil’den veya diğer örgüt merkezlerinden ortaya atılan iddialarla, Türkiye Devleti’ni karalamaya çalışan, görevlileri vicdansızca suçlayan iddialarla yukarıdaki satırların içeriğinin farkı var mıdır? İlgili yasa maddeleri yürürlükte olmasına rağmen Türkiye Devleti’ne, kurumlarına, görevlilerine yönelik bu tarz saldırılara karşı hukukî müeyyide uygulamaya gerek görülmemesi süper demokratik bir anlayıştan mı yoksa “üzerime sıçratıp müşkül durumda kalmayayım” düşüncesinden mi kaynaklanıyor? Umarız bu soruların cevabını yetkililer biliyorlardır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü