Türk Dünyası Yardım Kampanyası

YALANLAR ÜZERİNE OLUŞTURULMAYA ÇALIŞILAN 68 LİLİK EFSANESİ

07 Mayıs 2008
Mehmet MACİT

Türkiye’de Marksist-Komünist bir yönetim kurmayı amaçlayan sol hareketler, 60 lı yıllara kadar yasal nedenlerle yer altında, gizli yöntemlerle ve dar bir gruba dayalı olarak yürütüldü.

Bu ideolojinin yandaşları 61 Anayasası’nın sağladığı ortamda, bir yandan TİP çatısı altında siyasal alanda örgütlenip TBMM’ne girerken, diğer yandan Yön Dergisi başta olmak üzere basında, üniversitelerde, gençlik çevrelerinde, DİSK üzerinden işçiler arasında yoğun bir kampanya başlattılar.

O dönemlerde Küba’dan Vietnam’a, Güney Amerika’dan Fransa’ya, Almanya’ya ve Orta Doğu’ya kadar bütün Dünya’da, özellikle aydınlar arasında popüler olan Marksist-Maoist sol akımlar ülkemizi de geniş ölçüde etkiledi. Yasalarımızdaki derin boşluklar nedeniyle üniversiteler solcu örgütlenmelerin serbestçe yapıldığı çalışma alanlarına dönüştürüldü. Dönemin iktidarının basiretsizliği ve aymazlığı kısa sürede bu çalışmaları doğrudan Anayasal düzeni ve rejimi hedef alan tehdit konumuna getirdi.

Bir süreden beri basın ve televizyonlarda ilginç bir kampanya yürütülüyor. 12 Mart muhtırasına yol açan ortama nasıl gelindiği, DEV-GENÇ çevresindeki oluşumlar ve strateji tartışmaları, Mahir Çayan’ın “Devrim”i şehirlerden başlatmayı amaçlayan THKP-C eksenindeki girişimleri, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının aynı amaca kırsaldan, köylerden örgütlenerek, Kürt ve alevi etnisiteleri oluşturarak ulaşma stratejileri özellikle unutturulmak isteniyor.

Doğan Avcıoğlu ve Cemal Madanoğlu’nun liderliğinde yürütülen sivil-asker örgütlenmesiyle “Milli Demokratik Devrim” adıyla plânlanan Baas tipi otokratik sol bir yönetim kurma girişiminin 9 Mart 1971 de son anda önlenmesi, Türkiye’nin tarihi bir felaketten, Sovyet uydusu olmaktan, bölünmekten kıl payı kurtulmasından da söz edilmiyor.

Tam tersine yakın tarih çarptırılıyor; gerçekler hafızalardan silinerek toplumumuzun kurgulanan bir geçmişe inandırılması amacıyla çok yönlü yoğun bir propaganda yürütülüyor.

Türkiye’nin 68-80 arasındaki kaotik döneminin sorumluları, o günlerin gençlik militanları, silahlı eylemcileri derin bir pişkinlik içinde Deniz Gezmiş’ler, Çayan’lar üzerinden efsaneler oluşturmaya çalışıyorlar.

Doğrudan devlet düzenini yıkmaya yönelik girişimleri, silahlı eylemleri, soygunları, kendilerinden farklı düşünenlere yönelik saldırıları, cinayetleri, Filistin’e gruplar halinde gidip eğitim almaları sanki hiç yaşanmamış olaylardır.

Basın ve televizyonlarda, iletişim alanında ellerinde bulundurdukları büyük imkanları bu propaganda faaliyetlerinde etkili şekilde kullanıyorlar. Medya patronlarının ilgi alanlarının ekonomik, ticarî ve siyasal hesaplara dayalı olması nedeniyle medyanın büyük bölümü bu gruptan insanların kontrolündedir. Dolayısıyla ülkemizde çoktandır tarafsız habercilik yapılmıyor. Tek yanlı yorumlar ve yönlendirilmeler medyamızın önemli bölümünü kaplamış bulunuyor.

Bu tablonun son gösterileri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamları vesilesiyle bir kere daha sergilendi.

Ana Muhalefet Partisi Başkanı’nın ve bir kısım politikacıların bu çevrelere şirin görünme niyetiyle destek veren konuşmaları, ülkemiz gerçeklerinin, yakın tarihimizin nasıl ters yüz edildiğinin ve bu girişimlere verilen desteklerin hazin bir örneğidir.

Bir ulusal TV kanalında başyapıt olarak yayınlanan “Hatırla Sevgili” dizisi bu tarz tutumların tipik bir örneğidir. Söz konusu dizide Deniz Gezmiş ve arkadaşları birer destansı halk kahramanı olarak tanıtılmaya, gençlerimize model olarak sunulmaya çalışılıyor.

Bilinen kalemlerden diziye övgüler yağdırılıyor, ödüller veriliyor. Bu TV kanalının patronları benzerleri gibi, Dünya’ya ve olaylara sadece ticarî çıkarları açısından baktıklarından, paracıklarının nelere vasıta kılındığını görmüyorlar.

Sanırsınız ki Ruhi Kılıçkıran’lar, Dursun Önkuzu’lar, Süleyman Özmen’ler, Yusuflar, Necipler, kısacası binlerce genç yüreklerinde Türkiye ve Türklük sevdası taşımaları, ülkenin komünistleştirilmesine itiraz edip direnmeleri nedeniyle bu sol militanların kurşunlarıyla değil, hayatlarını sıradan birer trafik kazasında kaybettiler; yahut hiç yaşamadılar.

Bu yapımcılar gerçekten meslekî mülahazalarla hareket etseler, yakın tarihimizi doğru ve yansız şekilde yansıtma niyeti taşısalar, kamuoyunun büyük ilgisini toplayacak ilginç bir diziler yapmak isteseler, çok daha farklı konular bulabilirler. Mesela Dursun Önkuzu isimli Teknik Öğretmen Okulu öğrencisinin, Gezmiş ve Çayan yandaşı devrimci sol militanlar tarafından okulunun yatakhanesinde, sırf farklı düşünenlere bir gözdağı vermek amacıyla nasıl işkence gördüğü, “ciğerlerine hava pompalanarak” katledildiği, pencereden bir paket gibi acımasızca dışarıya fırlatılıp atıldığı anlatılabilir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla uygulanma kabiliyeti bulunmadığı açıkça görülen Marksist-komünist ideolojinin son zamanlarda ülkemizde yaşanan siyasal karmaşadan yararlanarak, yeniden topluma sunulmak istenmesi, ana kronik bir tutum, gülünç bir çabadır. Medyanın tek yanlı yayınları bu kesimlerin seslerini yüksek perdeden duyurmalarına imkân verse de, belirli grupların dışında bu yöndeki sunumların ciddi bir ilgi görmediği ortadadır. Bunların millî kimliğimizi reddeden etnik ve mezhepçi çevrelerden, bölücü Kürtçü yandaşlarından buldukları destek yaşadığımız karmaşayı artırsa bile, Türk toplumunun sağduyusu, insanımızın kendine özgü basireti amaçlarına ulaşmayı kesin şekilde engelliyor.

Ne var ki hükümetin beceriksizliği, olayları algılama yetersizliği, ana muhalefet partisi’nin eyyamcılığı, medyanın önemli bölümünün içinde bulunduğu ideolojik bağnazlık geçmişten gelen saplantılar toplumun bazı kesimlerinde ve özellikle gençlik çevrelerinde sorunlara neden oluyor. Sonuçta millî refleksleri zayıflatmayı amaçlayan girişimlere elverişli bir ortam hazırlanıyor.

Bölücü etnik fitnenin kızıl yoldaşlarıyla yıllar öncesinden başlayan işbirliği ve dayanışma, düzenli şekilde medyaya, siyasal alana yansıtılıyor. Türkiye’nin toplumsal karmaşaya, huzursuzluğa ve istikrarsızlığa sürüklenerek amaçlarına ulaşabilecekleri elverişli bir ortamın sağlanması amacıyla geniş bir kampanya yürütülüyor. Bu şer merkezlerinin tıpkı 70 li yıllarda yaptıkları, mantıki düşünme ve rasyonel tercihler yapma yerine heyecanlarının güdümündeki gençler arasında yandaş ve militan bulma girişimleri, o günün olaylarını anma toplantıları vesile kılınarak yapılan kışkırtmalar, yeni kurbanlar ve mağdurlar bulmaya yönelik ideolojik tuzakların, acımasızlığın tipik örnekleridir.

Gençlerimizi bir kere daha 80 öncesinin çatışma ortamına, karanlık günlerine, bütün Türk toplumunu mustarip kılan badirelere sürüklemek isteyen şer merkezlerinin girişimlerini önlemek, başta ülkenin yönetimini elinde bulunduran siyasal iktidar olmak üzere sağduyulu, sorumluluk duygusu taşıyan herkesin görevidir. Siyasal görüşler farklı bile olsa, gençliğimizi sonu karanlık maceralara yönelmekten kurtarmak, ahlakî ve vicdanî bir vecibedir.

Türkiye, toplum hayatımızda derin boşluklar doğurduğu yakın geçmişimizde yaşananlarla somut bir şekilde ortaya çıkan “nesil kayıpları”nı tekrarlamamak zorundadır. Herkesin bu gerçeğin ışığı altında dikkatli ve uyanık olması, kimi çevrelere şirin görünmeyi bir yana bırakarak, aymazlığa düşmeden sözlerini ve tutumlarını özenle seçmeleri belirlemeleri gereken bir dönemdeyiz.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü