Türk Dünyası Yardım Kampanyası

PKK AYSBERGİN GÖRÜNEN YÜZÜDÜR

10 Ocak 2008
Mehmet MACİT

Diyarbakır’da PKK’nın patlattığı bomba bazılarına göre örgütün son çırpınışlarıdır; bölge halkının desteğini önemli ölçüde kaybeden, son aylarda yurt içinde ve dışında sürdürülen operasyonlarla ciddi şekilde yıpranan PKK militanlarına moral kazandırmak, toparlanmak, varlığını ispatlamak amacıyla bu tarz bombalı saldırılara yönelmektedir.

PKK’nın zor durumda olduğu açıktır. Ancak bu durumunu etno-milliyetçi Kürtçülüğün gerilemekte olduğu anlamında yorumlamak son derece yanlış olur. Çünkü PKK aysbergin görünen kısmıdır. Örgütün siyasal kanadını oluşturan DTP yöneticileri PKK ile ilişkilerini açıklarken şu hususları ısrarla belirtiyorlar:

1-PKK’yı terörist değil, siyasal amaçları bulunan bir organizasyon olarak görüyorlar, irade birliği içerisinde olduklarını vurguluyorlar.

2-Etnik varlıklarının, kültürel kimliklerinin tanınması ve faaliyetlerini sürdürme konusunda sağladıkları imkânları, aldıkları mesafeyi PKK’nın uyguladığı silahlı eylemlerin, terörist yöntemlerin sonucu olduğunu açıkça belirtiyorlar.

3-Örgütün silah bırakmasını, eylemlerini durdurmasını Türkiye Devleti’nin eşdeğer muhatap sayacağı PKK temsilcileri ile belirli konularda görüşüp anlaşmasına bağlamak istiyorlar.

4-Kürt meselesi olarak tanımladıkları problemin, nihai çözümünün, anayasa ve yasalarda yapılacak değişikliklerle iki milletli bir devlet yapılanmasına geçilerek, Kürtçenin ikinci resmi dilden biri olarak belirlenmesi, etnik varlıklarının anayasada zikredilmesi ve yerel yönetimlere otonomi anlamına gelecek inisiyatif verilmesiyle mümkün olacağını açıkça yazıp konuşuyorlar.

Son aylarda gerçekleştirilen sınır ötesi hava harekâtına ABD’nin destek vermiş olması, birçok Batılı ülkenin Türkiye’yi haklı bulduklarına ilişkin açıklamaları doğru değerlendirilmelidir. Bu operasyonların alanının hedeflerinin ve yönteminin belirli bir çerçevede gerçekleştirilmesiyle orantılı şekilde hoşgörü gösterilmektedir. Aslına hava harekâtıyla nasıl bir sonuç alınacağı yahut alınmayacağı bellidir.

Örgütün bu operasyonlarla yok olma noktasına gelmeyeceği, verilecek zararın fizikî ve lojistik kayıplarla sınırlı kalacağı, bunların da fazla abartılarak kamuoyunun yanlış beklentiler içerisine sokulmasına neden olmaması gerektiği ortadadır. Türkiye’nin özellikle Dağlıca saldırısından sonra terörü kınayan demeçlerin dışına çıkarak fiilen bir şeyler yapma mecburiyeti vardı. Çok gecikilmiş olmasına rağmen yapılan hava harekâtı bu ihtiyacı kısmen bile olsa karşılaması, en azından psikolojik üstünlük sağlanması açısından kuşkusuz yararlı olmuştur. Bunun yanı sıra ülke içinde elverişsiz hava şartlarına rağmen sürdürülmekte olan operasyonlar, Diyarbakır’daki olayın faillerinin en kısa zamanda başarılı bir teknik izleme sonucu yakalanmış olması Devletin kararlılığını göstermesi bakımından önemlidir. Son aylarda 1400 kadar PKK militanının örgütten ayrılarak Irak güvenlik güçlerine katılmış olduklarına ilişkin haberler gerçekse, bu PKK içinde ciddi bir çözülmenin yaşanmakta olduğu anlamına gelir.

Bütün bu parçaların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan tablo, terör örgütünün bocalamakta olduğunu gösterse bile, bu gelişmeleri Kürt milliyetçiliğinin gerilediği, siyasal hedeflerinden vazgeçtiği şeklinde yorumlamak gerçekçi olmaz. Yakın zamanlara kadar PKK’yı kültürel kimliğini savunmaya çalışan Kürt halkının özgürlük hareketi şeklinde değerlendirip sempati besleyen, yardımcı olan iç ve dış çevrelerin tavırlarında ortaya çıkan son değişiklikler daha çok yönteme ilişkin eleştirilerdir. Bu çevreler örgütün terörist eylemlerinin savunulacak yanının kalmadığını, bu yöntemlerle sonuç alınamayacağını çoktandır görüyorlar. Bu yüzden PKK’dan silah bırakmasını, terör eylemlerini durdurmasını, faaliyetlerini sivil ve siyasal alanlarda sürdürmesini istiyorlar. Başka bir deyişle “siyasal açılımlar yapılsın” şeklindeki taleplerle Kürt etnik varlığının anayasal zeminde resmen tanınmasını, güvence altına alınmasını, ülke yönetiminde diğer bir kurucu unsur olarak yer bulmasını sağlayacak yasal ve siyasal ortamın hazırlanmasını amaçlıyorlar. Kademeli şekilde geçilmesini tasavvur ettikleri bu tarz bir ayrışma sürecinin başlatılabilmesi için, doğal olarak örgütün silahlı yöntemi bıraktığını açıklaması gerekiyor. Bunu sağlayabildikleri takdirde Ankara içeriden ve dışarıdan organize şekilde kuşatılarak baskı altına alınacak; terörün durdurulmuş olmasının karşılığı olarak siyasal ve kültürel hakların tanınması adına “üzerine düşeni vakit geçirmeden” yapması istenecek. İnce ayarlı bu bölüşüm projesi yıllardır demokratikleşme, insan hakları, kültürel çoğulculuk gibi popüler kavramlar adına sahnelendiğinden, zihinlerde karmaşa ve kararsızlık doğuyor. Muhtemel dirençlerin, itirazların kırılmasına yol açıyor; sonuçta etnik fitneye elverişli bir faaliyet ortamı hazırlıyor.

Bunun örneklerini basın ve televizyonlarımızda çok sık görebiliyoruz. Mesela Ferai Tınç “Farklılığımız Zenginliğimiz Değilmiş Meğer” başlıklı yazısında Kürtçe yayınların belirli saatlerle sınırlandırılmasına karşı çıkıyor: “Ana dillerini öğrenmek ve zenginleştirmek isteyen Kürt vatandaşlarımıza bu ülkede sadece Kürkler yok, ya Lazlar, Çerkezler de aynı şeyi isterlerse birlikteliğimizi nasıl sağlarsınız diyorsanız, farklılıklarımız zenginliğimizdir mesajı da zayıf bir marka çalışma olarak lafta kalır”.1

Sayın yazar, haklar ve özgürlükler adına gösterdiği bu tepkinin paralelinde, sık sık örnek aldığı Batılı ülkelerin toplumsal bütünleşmelerini sağlama adına hangi tedbirlere başvurduklarını hatırlayarak, özellikle Almanya ve Fransa gibi ülkelerin dillerini öğrenmeyi yurttaş olmanın, yasalarından faydalanmanın temel şartı haline getirdiklerini belirtebilseydi daha objektif bir tutum sergilerdi diye düşünüyoruz.

Kürt milliyetçiliğinin amaç ve hedeflerini görmek istemeyen, bu ırkçı girişimleri gerçekçi şekilde algılamak yerine, olayları kendi ütopik dünyalarına özgü yorumlarla değerlendirip faillerine haklılık ve meşruiyet izafe eden aydınlarımızın bu inadı sürdükçe, etno-milliyetçi Kürt hareketinin ülkemizde elverişli bir çalışma zemini bulması her zaman mümkün olacağı gibi, önleyici tedbirlerin alınması yolundaki çabalar doğal olarak umulan etkiyi sağlayamayacaktır.

Türkiye’nin en büyük medya karteli patronunun yardım ve himaye kanatları altında yayımını sürdüren başka bir günlük gazetede aynı konuya ilişkin değerlendirmeler daha net bir biçimde yapılıyor: “Türkiye’de yaşayan Kürtlerin sayısı çocuklar dahil 10 milyonla 12 milyon arasındadır. Oysa kendine Laz, Çerkez, Gürcü, Boşnak, Makedon ve benzer ad takanların oranı %3, toplam sayıları da 2 milyon çevresindedir. Bunlara Arapları da katsak bile sayıları 3 milyonu bulmaz.

Toplam sayısı 300 bini geçmeyen bir kimlik dilinin öğretilmesiyle, 10 milyonu geçen Kürtlerin dilinin öğretilmesi farklı konulardır.

Kaldı ki ilke olarak çoğunluk dilinden farklı bir dili öğrenmek ve geliştirmek isteyenlerin o dili öğrenme olanağına kavuşmaları isteyen bakımından bir hak; Devlet bakımından bir görevdir. Ayrıca isteyen bu dilleri öğreten okulda açabilmelidir”2

Bu arada bölücü, ırkçı, etnikçi hareketi eskiden olduğu gibi “stratejik müttefik” konumunda gören, sempati besleyen, demokratikleşme adına destek veren Marksist ve solcu kesimlerin özellikle Diyarbakır’daki patlamadan sonra takındıkları tavır gerçek yüzlerinin bir kere daha görülmesi açısından yararlı oldu. 22 Temmuz seçimlerinde milletvekili seçilebilmek için örgütün kanatları altına sığınan ancak umduğunu bulamayan Baskın Oran’ın DTP grubunda yaptığı konuşma Türk milliyetçiliğine duyduğu derin nefreti ifade etmesinin yanısıra milli kimliğimize, kültürümüze, Devletin milli karakterine karşı taşıdığı düşünceleri, ideolojik saplantılarını sergileyen ve bütün bu konularda örgüt ile ittifak arayışlarını yansıtan ilginç bir tablodur.

Ülkemiz ve milletimiz açısından çok kritik bir yıla girmiş bulunuyoruz. Türkiye bölücü terörü bastıracak güce sahip olduğunu, son aylardaki gelişmeler bağlamında bir kere daha göstermiştir. Esasen örgüt ve yandaşları bu gerçeği gördüklerinden farklı yöntem arayışlarına yönelmiş bulunuyorlar. Yaşadığımız bugünkü ortamda olayları doğru algılamak, gerçekçi olmak mecburiyetindeyiz. Birileri problemin sadece görünen yüzündeki gelişmelere odaklanmamızı, bunlarla oyalanmamızı, meselenin derinliklerine nüfuz etmemizi engellemeye çalışıyorlar. Bu tuzağa düşmemeliyiz. Etno-milliyetçi ve somut siyasal amaçlar peşindeki bir hareketi önleyebilmek için değişik alanlarda alınması gereken önlemler doğru belirlenmeli, zaman kaybetmeden uygulamaya konulmalıdır. Etnik aidiyet duygularını olabildiğince kışkırtmaya çalışan bir kesime demokratikleşme ve kültürel çoğulculuk adına aslında ayrışmayı hızlandıran, farklılıkları daha da derinleştiren imkânlar sunulmasının makul ve aklî bir izahı olamaz. Çağdaş ve bilinçli hiçbir devlet bu tarz bir hataya yönelemez. Türkiye hem içeriden hem de dışarıdan düzenlenen, birbirini besleyip güçlendiren sistemli çabalarla, uluslararası telkinlerle doğrudan bütünlüğünü ilgilendiren bir tuzağa çekilmek isteniyor. Bu fitneyi savuşturma konusunda göstereceğimiz başarı milletimizin bu yüzyıldaki konumunu belirleyecektir. Sonuçta son üç yüz yıl zarfında kaybettiğimiz imkânlara yeniden ulaşmamız, küresel ve bölgesel bir güç merkezi haline gelmemiz aymazlığı karakter haline getirmiş olan aydınlarımızın zihnî sefaleti düşünüldüğünde elbette zordur, fakat imkânsız değildir.

1 Ferai Tınç 7 Ocak 2008 Hürriyet Gazetesi

2 Tarhan Erdem, 7 Ocak 2008 Radikal Gazetesi

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü