Türk Dünyası Yardım Kampanyası

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE BİR SALDIRI VE İFTİRA ÜZERİNE

10 Aralık 2007
Mehmet MACİT

Zaman Gazetesi’nde Ali Ünal’ın “kimliğini Arayan Türkiye” başlıklı ilginç bir yazısı yayınlandı.

Bir taraftan son iki yüz yıllık tarihimize, siyasal gelişmelere, diğer taraftan bunları etkileyen fikir ve düşüncelere değiniliyor ve bunlara ilişkin hükümler veriliyor.

Yazıdaki bakış ve değerlendirmelerin sadece yazarı ile sınırlı olmadığını biliyoruz. Yıllardan beri bu konularda benzer görüşler öne sürülür. Hepsinin harekât noktası “İslâm”dır; daha doğrusu “İslâmcılık”tır. İslâm’ın kendi yorumlarıyla belirli bir kalıba oturtmak isterken bunu Kitab’ın emir ve hükümlerine azami dikkat ve özenle uymaya çalışmak gibi bir mükellefiyeti yerine getirerek yapmak yerine, çoğu kere duygularının sevk ettiği yönlerde yaptıklarından, ulaştıkları sonuçlar ister istemez şahsî ve nefsanî kalıyor. Sıklıkla vurguladıkları “Takva” derinliğine özümsenerek, zihinlerine nakşedilerek hükümlerinin temeli ve yönlendiricisi olmaktan uzak kalınca, gerek düşünce olarak ve gerekse siyasal ve toplumsal eylemler plânında, İslâm’a karşı farkında bile olmadan ağır bir vebal taşımaları kaçınılmaz hale geliyor.

Ali Ünal yazısına başlarken aslında nasıl bir pozisyonda olduğunun tarifini veriyor. “Türkiye’de akıl ve bilimden en çok bahsedenler tamamen doğmatik saplantılarla akla ve bilime en aykırı bir yol takip etmeye çalışmaktadırlar”.

Hükmü başkaları için verse bile, sonraki satırlarda kendini tıpatıp bu kapsamın içine yerleştiriyor. İkinci Meşrutiyet’in kurulmasını Fransız İhtilali’nden esinlenerek benimsenen ilkelere bağlarken, herkesin bildiği meşhur üçlü jargonun “kardeşlik” ayağının yerine “milliyet”i ilave ediveriyor. Meşrutiyet ilan edilirken “İttihad-ı Anasır” sloganının göklere yükseltildiğini, “Türk, Yahudi, Rum, Ermeni; gördük bu ruzen-i ruşeni” türkülerinin yakıldığını, fark etseydi milliyet yahut milliyetçilik fikirlerinin bu yıllarda sadece belirli bir grup aydının zihnî tercihi şeklinde çok geri plânda kaldığını görmüş olurdu.

Ünal’a göre “Osmanlıcılığın yanı sıra ortaya çıkan ve İngiliz Ajanı A.Wambery, Leon Chaun, A.Remusat, Moiz Kohen (Tekin Alp) gibi Türk ve Müslüman olmayan kişilerin yayınlarıyla desteklenip “din imanı”nın yerine “vatan imanı”nı koyan Türkçülük ise, ülke ve devlet içinde Türk unsurunu öne çıkarıyor ve ülkenin selametini bu öne çıkarmada görüyordu. Her hangi bir etnik unsurun öne çıkmasına ve ayrılıkçı, dini ve milli akımların doğmasına imkan tanımayan Osmanlı sisteminin geleneksel yapısı, bu akımlarla derinden yaralandı. Osmanlıcılık, ülke içindeki farklı etnik ve dini unsurları güçlendirirken Türkçülük ise artık toplum yapısının parçalanmasını getirdi”.

Yazar Osmanlı “millet” sisteminin dine göre düzenlenip tasnif edildiğini, Tanzimat ve Islahat Fermanı ile sona eren bu düzenlemenin Ahmet Cevdet Paşa gibi pek çok ulema tarafından tepkiyle karşılandığını dikkate almıyor. Yukarıdaki cümlelerdeki yanlışları bilgi eksikliği yahut yorum farklılığı değil, doğrudan doğruya derin bir husumet olduğunu düşünmek aşırı bir tepki sayılmamalıdır. Çünkü Ali Ünal gibi fikir ve siyaset hayatımızla ilgili hassas konularda pervasızca hükümler verebilen bir insanın yaptığı yanlış, eksik bilginin dışında anlamlar taşıyor. “Din imanı yerine vatan imanı” koyma iddiası vatanı sevmekle dindar olmayı farklı kutuplarda görmek gibi abes bir mantığın eseridir. Ünal’a bakılırsa, takva ehli ve mümin bir insan olmak için vatan sevgisini yüreklerden silip atmaktan başka bir yol kalmıyor. Ayrıca iddiaya göre Osmanlı’nın son dönemlerinde Türk ve Müslüman bile olmayan bazı kimselerin yazıları ve çalışmaları milliyetçi fikirlerin, vatanseverliğin filizlenmesine yol açmış, “Türkçülük toplum yapısının parçalanmasını” getirmiştir.

Ali Ünal hükümlerinde daha objektif ve vicdani olabilseydi bu kabil iddiaların tarihi gerçekleri saptırma anlamına geldiğini, bu tutumunun başkalarında kınadığı “doğmatizm”in somut bir örneği olduğunu görürdü.

Türk milliyetçiliği fikrinin 19.yüzyıl ortalarından sonra nasıl geliştiği, 20.yüzyılın ilk on yılından itibaren hangi şartlar, olaylar ve ihtiyaçlarla harekete dönüştüğünü bu konulara ilgili ve meraklı herkes bilir. Kendilerini İslâmın bayraktarı ve yegâne temsilcisi sayan, kendileri gibi düşünmeyenleri fütursuzca tekfir eden, dindarlığı sadece kendi anlayışlarıyla sınırlı tutanların, Türk milliyetçiliği fikrini eskiden beri Yahudilerle irtibatlandırmaya çalıştıklarını, sürekli iftira ettiklerini biliyoruz. Gerçeklerle bağdaşmayan bu komik iddiaların günümüzde tekrarlanması bunun hoşgörü ve diyalog sütunlarına taşınması, İslam ve İslamcılık adına tedavüle sürülmek istenmesi büyük bir “ayıp”tır.

Kimseden bu ayıbın vicdani duyarlılığına sahip olmasını isteyemeyiz. Çünkü biliyoruz ki bu bir niyet ve nasip meselesidir. Sadece önemli saydığımız bir hususu hatırlatmadan geçemeyeceğiz. Gök Sultan Abdülhamit Han kadar milli duyarlılık ve dikkat taşısınlar; politika üstadı bu büyük Hakan’ın İslâmcılığı siyasi bir ideoloji olarak neden uygulamaktan kaçındığını, inancı bir iman konusu bağlamında olabildiğince yüceltip benimserken, “siyasi bir sistem ve eylem unsuru” olarak ortaya koymaktan neden özenle uzak durduğunu yapabilirlerse düşünüp incelesinler. Bunu başarabilirlerse günümüze ait son derece yararlı dersler çıkarabilirler, milliyetçiliğe ikide bir saldırmanın, asılsız isnatlarla karalamaya çalışmanın kendilerine hiçbir yarar sağlamayacağını görürler.

Mehmet Macit
Türk Ocakları Genel Merkezi
Araştırma Grubu

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü