Adalet, Liyakat, İstişare, Murakabe
Mehmet Öz[1]
İklimden küresel salgınlara, nükleer tehditten hibrit savaşlara, nadir elementlerden yenilenebilir enerji kaynaklarına, cinsiyetsizleştirmeden nüfus ve aile meselesine ve göç meselesinden dijitalleşmenin imkân ve meydan okumalarına kadar pek çok değişik parametrenin sarmalında şekillenen bu baş döndürücü değişim ve kaos çağında; ülke ve millet olarak problemlerimize çözüm ararken kadim değerlerimizle çağın ve geleceğin gerekleri ve imkânlarının bir terkibini yapmamız, yeniyi ararken “biz”i oluşturan mazi zeminini kaybetmeden hareket etmemiz bir zorunluluktur. Özellikle 15 Temmuz 2016’dan beri, bir görüşe göre bekamız için, karşıtlarına göre ise “tek adam rejimi”ni inşa için, Türk usulü başkanlık denilen Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi çerçevesinde, sadece yasal ve anayasal düzlemde değil, devlet yönetiminin pratiğinde de esaslı değişiklikler yapıldı.
Ülkemizin coğrafi konumundan kaynaklanan stratejik önemi dolayısıyla tarih boyunca yaşadıkları ortadadır. 1990’lardan beri Orta Doğu’da meydana gelen hadiseler ve son dönmede yaşananlar bölgemizi âdeta bir yangın yerine çevirmiştir. Dünya ölçeğindeki salgından sonra 6 Şubat 2023’te ülke olarak yıkıcı depremlerle sarsıldık. Öte yandan, yıllardır yaşadığımız enflasyon ve hayat pahalılığı, aile ve nüfus gibi temel problemler, gençlerin eğitim ve istihdam sorunlarına odaklanmak yerine iç siyasi tartışmalarla gündemimiz meşgul edilmektedir. 2023 genel seçimleri sonrasında çevremizde meydana gelen gelişmelerin de gölgesinde başlatılan yeni “çözüm süreci”nde sıranın, teröristbaşının statüsü dâhil, yasal ve anayasal düzenlemelere geldiği ifade edilmektedir. Diğer yandan, 2024 yerel seçimlerinin üzerinden bir yıl geçmeden muhalif belediyelere yönelik yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet, örgüt kurma vb. iddialarıyla açılan soruşturmalar devam ediyor. Son olarak da ana muhalefet partisinin 2023’teki olağan genel kurulu, “mutlak butlan” yani kesin yok sayma kararıyla geçersiz sayıldı.
Farklı cenahların bütün bu konulardaki değişik ve yüzde yüz çelişen yorum ve görüşleri kamuoyunda tartışılmaktadır. Siyasilerin bu gibi konularda, “önce ülkem ve milletim” şiarından ziyade kendi konum ve ikballerini önceleyen tutumlar takındığını söylemek haksızlık değildir. Onun için spesifik örnekler üzerinde durmaktan ziyade tarihî geleneğimiz ışığında bugünkü durum ve gelecekte yapılması gerekenler hakkında kendi düşüncelerimi paylaşmakla yetinmeyi daha yararlı buluyorum.
Teorik temelleri bir yanıyla İslam-öncesi Türk devlet anlayışına, öbür yandan da Müslümanlığın kabulü sonrasında büyük ölçüde İslam devlet anlayışına dayanan Türk devlet geleneğinin temel ilkelerini adalet, liyakat (emaneti ehline vermek), istişare/danışma ve murakabe/denetim olarak tespit etmek mümkündür. Elbette bunlara başka ilkeler de eklenebilir ama en merkezî ilkenin adalet olduğu, liyakat ve denetim ilkelerinin adaletin olmazsa olmaz tamamlayıcıları olduğu açıktır. Yine adaleti sağlarken bilenlere danışmanın elzem olduğunu söylemeye de lüzum yoktur.[2]
Günümüzde “Adalet Mülkün Temelidir” şeklinde özetlenen adalet dairesi (daire-i adliye, daire-i adalet) kavramının, Sasanî dönemine kadar izlenebilen “Ahd-i Erdeşir” olarak tanımlanan bu formülasyonu kısaca şöyle ifade edilebilir: “Sultan veya melik yani devlet, devlet adamları ile olur; rical için hazine gerekir, ülke bayındır olursa hazine olur, ülkenin bayındırlığı da adalet ve işleri güzel çekip çevirmeyle gerçekleşir.” Kutadgu Bilig ve Siyasetname ile birlikte Türk-İslam siyasi düşünce geleneğinde gerek adalet gerekse bunun zıddı olan zulüm kavramları hem bu kadim gelenekten hem de Kur’an ve hadislerden hareketle vurgulanmıştır. Nisa suresinin 58. ayeti (“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”) siyasetname ve nasihatname literatüründe en çok atıf yapılan ayetlerdendir. Bu ayette adalet ve emaneti ehline vermek bir arada yer almaktadır. Adalet; Maide suresi 8. ayette de emredildiği gibi (“Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır.”), bir topluluğa veya kişiye olan kinimizin bizi onlara karşı adaletsizliğe itmemesidir.
Dünyanın yeni baştan tanzime tabi tutulduğu çok kutupluluğa doğru gidilirken ve orta derecede güç sahibi devletler arasında anılan Türkiye’nin kendi hinterlandındaki devletlerin oluşturacağı yeni birlikteliklerde merkezî bir rol oynaması için gerçekten de “iç cepheyi tahkim etmesi” gerekirken, siyasi arenada yargı mekanizmalarının da dâhil olduğu çekişmeler karşısında şunu açık yüreklilikle ifade etmek şarttır: Adalet, hukuk devleti, temel insan hakları gibi konularda, asgari değil azami mutabakata ihtiyaç vardır ve bu, gerçekten de bir beka meselesidir.
*
Devlet ve toplum idaresinde, makam ve mevkilerin kişilerin yeteneğine ve birikimine uygun bir şekilde tevcih edilmesi ilkesine kısaca liyakat (meritokrasi) denilmekte ve bu da “emaneti ehline vermek” olarak ifade edilmektedir. Türkiye’ye ilk kez 1555’te gelen ve 1562 yılına kadar Habsburg elçisi olarak görev yapan Busbek, Amasya’da Kanunî ile karşılaşmasını anlattığı kısımda şöyle yazmıştı:
“Sultanın karargâhı çok kalabalıktı. Hizmetkârlar ve yüksek mevki sahibi kimselerle doluydu. (…) Bu muazzam kalabalığın içinde tek kişi yoktu ki itibarını kendi şahsi cesaretinden ve meziyetlerinden başka bir şeye borçlu olsun, doğduğu aileden dolayı diğerlerinden farklı kılınsın.”
Osmanlı Devleti’nde liyakat ve intisap mekanizmalarının birlikte işlediği dikkate alınırsa, Kanunî devrinin her bakımdan mükemmel, kusursuz bir “Altın Çağ” olduğu iddia edilemez. Bununla birlikte Osmanlı Devleti’nin 14-16. yüzyıllarda liyakat ve adalet ilkelerini büyük ölçüde, nispi olarak gözeten bir yapıda olduğunu ifade edebiliriz ki, yerli yabancı pek çok Osmanlı uzmanı da bütün problemlerine rağmen Osmanlı düzeninin dayanıklılığında “adalet” mekanizmasının en önemli etkenlerden biri olduğunu ifade etmiştir.
Ülkemizin geleceği, bilgi ve beceri bakımından donanımlı, kendi alanlarında gelişmiş ülkelerdeki gençlerle rekabet edebilecek nitelikte gençlerin elindedir. Devlet kurumlarında işe alımlarda, yükselme ve görevlendirmelerde alandaki başarı ve yetkinlik yerine başka birtakım ölçütlerin yaygın hâle gelmesinin, neticede ülkenin ve milletin aleyhine sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Bu merkezî hükûmet için olduğu gibi mahallî idareler, üniversiteler vb. için de geçerlidir. Cumhuriyet’imizin ikinci yüzyılında daha güçlü, müreffeh ve dünya gücü hâline gelmiş bir Türkiye istiyorsak, öncelikle alanında öne çıkmış nitelikli insan gücümüzün en önemli sermayemiz olduğunu asla akıldan çıkarmamalıyız. Onun için de her işte liyakat, görevleri (emaneti) ehil ve layık olana verme ilkesini tavizsiz uygulamalıyız.
*
Türk-İslam siyaset düşüncesinin ve devlet geleneğinin en temel ilkelerinden biri de istişare, yani işleri danışarak görme ilkesidir. Esasen bunun yani işlerin görülmesinde işi bilenlere danışmanın, evrensel bir mahiyeti vardır. Kadim Türk geleneğinde kurultay en geniş manada istişari toplantıdır. Bunun yanında devlet yöneticilerinin her zaman işlerini istişare ile hallettikleri de malumdur. Mesela, Osman Gazi’nin uçtaki beyler tarafından “han dikildi”ğini nakleden Yazıcızade Ali de bunun bir kurultay sonucu olduğunu ifade eder ve hatta bu kurultayı anlatırken o zamanlar “Oğuz töresinden bakiye vardı, şimdiki gibi unutulmamıştı.” diyerek de hayıflanır. Allah’ın peygambere bile istişareyi emrettiğini belirten Nizamülmülk’e göre müşâvere etmemek zayıf fikirlilerin işidir.
Günümüzde Meclis’ten çeşitli kurumlara ve STK’lara kadar pek çok teşkilatta istişare, danışma kurulları mevcut ise de bunların büyük kısmı maalesef gerçek işlevlerinden uzaktır. En mühimi ise devlet yönetiminde ve kurumlarda danışman, başdanışman adı altında istihdam edilen binlerce kişiden pek azının gerçek anlamda fikrine danışılan kişiler olduğudur. Gerçek manada istişare, danışma olgusunun çeşitli katmanları ve kademeleri olup bunların layıkıyla işletilmesi toplumun refahı ve devletin kudreti açısından elzemdir.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken temel hususlardan biri de istişarede, danışmada önceliğin, tek özelliği “bizden” olanlara değil, konu ne ise o alanda bilgisi ve tecrübesi ile temayüz etmiş kişilere verilmesidir. Siyaset alanında elbette partilerin fikren ve zihnen kendilerine yakın kişileri danışman olarak istihdam etmesi makuldür. Burada ölçü, liyakat ve ehliyet olmalıdır. Devlet kurumlarında ise sadece “bizden” olanların değil “biz”e çok aykırı gelen fikirler ileri sürse de alanıyla ilgili uzmanlığı tescilli zevatın görüşlerine başvurulması şarttır.
*
Yalnızca devlet yönetiminin değil, her düzeydeki organizasyonun en temel prensiplerinden biri de hiç şüphesiz denetim, teftiş, murakabe kavramlarıyla ifade edilen denetleme sistemidir. Klasik anlayışta hükümdarların, gün boyunca yaptıklarını gecenin sakinliğinde muhasebe etmesi tavsiye edilir. Bu bir çeşit öz denetim mekanizmasıdır. İdeal hükümdar (devlet), görev verdiklerinin yapıp ettiklerini de layıkıyla araştırıp hataları düzeltmekle, yanlışları cezalandırmakla yükümlüdür. Hükümdar; hem halkın durumunu hem yetki verdiklerinin her türlü davranışını takip etmeli, bu hususlarda gizli açık istihbarat toplamalıdır. Toplumda meydana gelenlerden habersiz bir yönetici halkın ezilmesine yol açar. Ancak hükümdar/devlet, görevliler hakkındaki asılsız haberleri de araştırıp soruşturmadan kabul etmemelidir.
Bugün devletin ve kurumların denetim mekanizmaları çeşitlenmiştir. Bununla birlikte, kayırmacılık, rüşvet vb. sebepler ya da siyasi mülahazalarla Sayıştay, Devlet Denetleme Kurulu başta olmak üzere, görevlerini hakkıyla yerine getiren mekanizmaların tespit ve tekliflerinin adalet ve hakkaniyet ölçüleri çerçevesinde uygulamaya geçirildiği hususunda tereddüt ve güvensizlik hâkimdir. Öte yandan 2017’deki anayasa değişikliğinden sonra Meclis’in hükûmet üzerindeki denetim işlevinin fiilen ortadan kalktığı da söylenebilir. O değişiklik yapılırken neticede kuvvetler ayrılığının güç kazanacağı iddia edilmekteydi. Halbuki sadece Siyasi Partiler ve Seçim kanunları değil ülkemizdeki teamüllerin de milletvekillerinin büyük ölçüde parti disiplini çerçevesinde ve lidere itaat ekseninde hareket etmesini temin ettiği bir vakıadır. Bu konuda fazla söze de hacet yoktur çünkü sadece iktidar partisi açısından değil, bütün partilere mensup kişiler açısından da “iktidar nimetleri” yani bulundukları makam ve mevkilerden kaynaklanan itibar veya başka türlü çıkarlar çok önem taşımaktadır.
Bu durumda, hayalciliğe kapılmadan gerçekçi bir yaklaşımla neler yapılabilir? Bir yandan “Terörsüz Türkiye” süreci ve bir sonraki genel seçimler temelinde birtakım yasal ve anayasal düzenlemeler, hatta topyekûn bir anayasa değişikliği dillendirilmekte, öte yandan da muhalefetin yeniden şekillenmesi sürecinde yeni ittifak arayışları gündeme gelmektedir. İşin siyasi boyutunu göz ardı etmeyeceğiz fakat ona odaklanmak yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri ve ülkemizin geleceği açısından mühim gördüğümüz birkaç hususu vurgulayacağız.
Türkiye’nin sorunlarını çözeceği iddiasıyla getirilen yeni yönetim sisteminin, teoride değilse de uygulamada millî iradeyi sadece cumhurbaşkanı seçimine indirgediği bir durumla karşı karşıyayız. Çok basit iki örnek: On yıla yakın bir süredir devam eden ekonomik sıkıntıları aşmak, eğitim sistemini yoluna koymak gibi temel sorunlarda birbirine taban tabana zıt politikalar uygulandı ama sonuç alınamadı. Ortada bir sistem sorunu var ve bunun temelinde de kuvvetler ayrılığı ilkesinin bulanıklaşması, Meclis’in denetim yetkisinin asgari düzeye inmesi, bakanlıkların teşkilat yapısındaki radikal değişiklikler yatmaktadır. Türkiye’de acilen; -geçmiş uygulamalardan da ders alınarak- sembolik cumhurbaşkanlığı, partili başbakan ve çoğunluğu TBMM üyesi bakanlardan oluşan güçlü hükûmet modeline dönülmesi veya mevcut sistemde ısrar edilecekse kabine yerine bakanlar kurulu teşkil edilmesi ve Meclis’in cumhurbaşkanı ve bakanlar üzerinde denetim yetkisinin olması gibi hususları içeren bir değişiklik yapılması gerekir. Her iki durumda da siyasi bakan yardımcıları yerine müsteşarlıkların yeniden ihdası çok kritiktir.
Anayasa değişikliği veya yasal düzenlemelerde ise Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerini aşındıracak, doğrudan değilse de dolaylı yönden üniter millî devlet yapısına halel getirecek hiçbir değişiklik yapılmamalıdır. Resmî dil ve eğitim dili olarak Türkçe, vatandaşlık tanımında Türklük gibi konuların yanında, yerel yönetimlerde siyasi anlamda özerkliğe gidecek hiçbir kapı aralanmamalıdır. Bu ülke Türkiye’dir, adını Türk milletinden alır. Vatandaşlık tanımı etnik veya mezhebî kimlik ve aidiyetlere değil, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” sözündeki kapsayıcı ve içerici ifadeye dayanır. Resmî dil, çok-uluslu Osmanlı döneminden beri Türkçedir. Ülkede yaşayan bütün insanların ana dilleri elbette muhteremdir; konuşulması, yazılıp çizilmesi önünde engeller olamaz. Ancak bir devlette tek resmî dil olması esastır. Aksine yapılacak tasarrufların hiç kimseye faydası olmayacağı gibi ülkenin bölünmesine giden yola taş döşenmesi anlamına geleceği de açıktır. Terör örgütüne yönelik düzenlemelerde ise pazarlıkla birtakım sözde hakların elde edildiği yani terörle hedefe varıldığı algısı yaratacak adımlar atılamaz, terör örgütüne prim verilemez. Son olarak şunu belirtmek gerekir: Şayet bahsedilen konular bir anayasa değişikliği şeklinde gerçekleştirilecek ise yapılması gereken, bunu milletin tasvibine sunmak yani halk oylamasına gitmektir. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu ilkesinin gereği de budur.
[1] Prof. Dr., Hacettepe Üniversitesi. Türk Ocakları Genel Başkanı.
[2] Daha önce “Adalet”, “Liyakat”, “İstişare” ve “İfrat, Tefrit, İtidal” başlıklarıyla yazdığım yazılar başta olmak üzere, pek çok yazımda bu ilkeler üzerinde ayrıntılı olarak durduğum için burada bunlara kısaca değineceğim.