Toplumsal Çözülme ve Kutuplaşma Karşısında Millî Bütünleşme İhtiyacı

  • 19.06.2026

Senden önce dünyaya hâkim olanlar hani, nereye gittiler; o kudret ve ihtişamları nerede? Onlar nereye gittiler, ibretle bak, düşün; senin için de oraya gidilecek gün yakındır. Bu beylik sırası şimdi sendedir, fakat uzun kalacak değildir; işini ona göre tut. (Yusuf Has Hâcib)

 

Kadim siyaset geleneğimizin, o dönemin devlet ve toplum tasavvuru ve ahlak anlayışı çerçevesinde Yusuf Has Hâcib tarafından Kutadgu Bilig’de ortaya konulan, zamana ve değişime dayanıklı temel ilkeler, günümüzde de gelecekte de bize ve insanlığa yol gösterici niteliktedir: dürüstlük, doğruluk, kanunlara uyma, adaleti gözetme, devlet makamlarına atamalarda liyakati esas alma, iyilik yapma, kötülüklere engel olma vb. Ancak, hepimiz biliyoruz ki insanlık var olalı yeryüzünde iyilik de kötülük de adalet de zulüm de vardır. İdeal toplum tasavvuru ortaya koymak ve bunu gerçekleştirmeye çalışmak, elbette çok kıymetlidir ve biz bundan asla vazgeçmemeliyiz; iyilikleri çoğaltmaya, zulmü ve kötülüğü engellemek için elimizden geleni yapmaya çaba harcamalıyız. Bugün gerek devletler arası ilişkilerde gerekse siyaset alanında gördüğümüz kötü örneklerin, ilkesizlik ve çıkarcılığın sadece o alanlara münhasır olmadığını, o alanlardaki görüntülerin aslında toplumların genelini yansıttığını kabul etmeliyiz. Kişisel veya ailevi çıkarlar uğruna sözde davalarından çark edenleri, dün kara dediğine bugün ak diyenleri sadece siyaset sahasında görmüyoruz. Kur’an-ı Kerim’de işaret edildiği üzere, “Bir toplum kendisindekini (kendi ahlakını, tabiatını) değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” (Ra’d: 11)

Bu bağlamda ifade etmek gerekir ki, günümüz Türkiye’sinde yaşanan ve çoğunluğun yakındığı ahlâkî çözülme veya sosyal çürümenin benzerlerine kendi tarihimizde de dünya toplumlarında da rastlarız. Ne yazık ki hem fert hem de toplum olarak en büyük eksiklerimizden biri geçmişten, merhum Âkif’in ifadesiyle “Beş bin senelik kıssa”dan ders almamaktır. Bunun da anlaşılır bir yönü var. İnsan olarak sorunları bütün yönleriyle değerlendirmek, varsa kendi eksik veya yanlışlarımızla ilişkili öz eleştiri yapmak yerine kusuru veya suçu çoğunlukla başkalarına atmaya eğilimliyiz. Geçmişi veya yaşanmışlıkları bizlere aktaranların tecrübelerinden istifade etmekten ziyade kendi hikâyemizi sıfırdan yazmayı yeğliyoruz. Türk milliyetçiliği fikrini benimsemiş, tarih şuuruna önem verdiğini ifade eden çevrelerin de genellikle aynı hata ile malul olduğu ortadadır. Tarih şuuruna sahip olmak, öncelikle tarihi saptırmadan, geçmiş olay, kavram ve olguları kendi bağlamında değerlendirerek anlamayı gerektirir. Günümüzde siyaset adamları da dâhil, büyük çoğunluk kendi güncel anlayışına ve çıkarlarına uygun “tarihler” icat ve inşa etmektedir. (Elbette, tarihî olay ve olguların yorumları veya anlaşılmasında güncel anlayış ve bakış açılarının etkisi olacaktır ancak “hoşumuza gitmeyen” anlatıları görmezden gelerek oluşturduğumuz anlatıların biricik işlevi kendimizi ve bizi takip edenleri aldatmaktan ibaret olacaktır.)

Aynı durum, güncel olayların topluma sunulmasında da karşımıza çıkmaktadır. Ülkemizde yaşanan iç siyasi çekişmelerin kamuoyuna yansımasında, istisnai hâller dışında basın yayın kuruluşlarının iktidara veya muhalefete göre takındıkları tavır esas alınmaktadır. “Karşı taraf”ın iddialarını nesnel bir şekilde yansıtmaktan ziyade kendi görüşüne uygun şekle getirme gibi bir tavır egemendir. Siyasilerin bu şekilde davranması anlaşılır olmakla birlikte basın yayın organlarının büyük kısmının kullandıkları dilde ve taraflı tutumlarında yüksek ülkü veya “dava”dan ziyade siyasi ve kişisel çıkarların belirleyici olduğu açıktır. Güncel, siyasi söz dalaşına girmemek için örnek vermeyeceğim ama bu tespitlerimizin örnekleriyle her gün karşılaştığımızı, sağduyu sahibi, dürüst insanlar onaylayacaktır.

 

Bugün ülkemizde aile ve nüfustan kırılgan ekonomik yapımız ve hayat pahalılığına, eğitim sisteminden istihdama, sayısallaşma ve yapa zekâ uygulamalarının yol açtığı yeni meydan okumalara kadar bir dizi sosyal ve sosyal psikolojik sorunla yaşamaktayız. Gençlik kesimi başta olmak üzere farklı toplum katmanlarını derinden etkileyen uyuşturucu ve kumar bağımlılığı, kadına yönelik şiddet, cinayet ve silahlı saldırı boyutlarına ulaşan akran zorbalığı, sanal âlem dâhil yaygınlaşan dolandırıcılık vakaları, yeni uygulanan yüksek cezalara rağmen trafikte ve genel olarak toplumda yaygınlaşan şiddet, kısmen televizyon ekranlarına da yansıyan aile yapısında yaşanan olumsuzluklar vb. pek çok sosyal ve ahlaki sorunla karşı karşıyayız. Başta devlet kurumları olmak üzere iktidar, muhalefet, siyasi partiler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları velhasıl herkes ve her kesim, bu sorunların boyutları üzerinde kafa yormak; yürütme makamında olanlar ise ayrıca gereğini yapmakla yükümlüdür. Kısacası, bu sorunlar karşısında köklü ve bütünlüklü izlemleri (strateji) hayata geçirmeye mecburuz.

Sosyal çözülme ve ahlaki yozlaşma ile ilgili bu sorunların siyaset alanındaki yansımalarına vurgu yapmamızın temel sebebi, siyasetin hayatımızdaki etkisi ve rolüyle bağlantılıdır. Öncelikle ifade edeyim ki, Türk Ocakları Genel Başkanlığı kimliğinin gerektirdiği duyarlılığı gözeterek parti siyasetinin dışında kalmaya azami özen gösteriyorum. Bununla birlikte ülke ve dünya sorunları hakkında yorum yaparken doğal olarak siyaset alanına da girmek zorunda kalıyoruz. Bu cümleden olarak Türk Devleti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapısı, millî devlet, Türk kimliği vb. konulardaki tutumumuzdan dolayı bu konulara ilişkin söylem ve eylemler karşısında tavrımızı açık bir şekilde ortaya koymaktayız. Devlet’in temeli olan adalet, yeterlilik, danışma ve denetleme ilkelerine zarar verildiğini tespit ve teşhis etmemiz hâlinde kaygılarımızı söylüyor; uyarı görevimizi yerine getiriyoruz.

Ülkemizin ve dünyanın karışık bir dönemden geçtiğini, yeni dengeler kurulmaya çalışılırken dünyamızı büyük ve tehlikeli bir savaş ortamına sürükleyebilecek tohumların yeşerdiğini görmekteyiz. Böyle bir ortamda, bir yandan “iç cephenin sağlamlaştırılması” söylemi dillendirilirken öte yandan da bir sonraki seçime yönelik iç siyasi rekabetin husumet boyutuna taşındığını gözlemliyoruz. Henüz soruşturma aşamasındaki konular dâhil, siyasi yönü de olan davalar, basın yayın ve siyaset dünyasında, temel hukuk kuralları göz ardı edilerek tartışılıyor. Bu siyah-beyaz tartışmaların yargıya ve hukuk devletine olan güveni sarsması, bazılarının umurunda bile görünmüyor. Adalet elbette sadece yargı kurumlarının sorumluluğunda olan bir konu değildir, ama bugünkü sistemin tabiatı gereği yürütme ile yargı arasındaki kuvvetler ayrılığının bulanıklaşmasının sebep olduğu ileri sürülen uygulamalar yüzünden yargı makamlarının suçlanması söz konusu olmaktadır. 

Dün olduğu gibi bugün de maalesef, iktidar (Sadece siyasi iktidarı kastetmiyorum, her alandaki iktidar.) mevkiinde olanlar veya ona erişmeyi arzulayanlar, gücü ellerine geçirdiğinde onu kaybetmemek için daha önce savundukları ilkeleri unutuyorlar. Adalet ilkesi, evrensel bir yönetim ilkesidir ve İslam dininin de en temel ilkelerinden biri olduğunu tekrar belirtelim. Kur’an’da, adaleti emreden ayetlerin (Nisâ 4: 58; A‘râf: 159, 181; Nahl: 90) yanında düşman da olsa başkalarına karşı da adaletle davranılması emredilmektedir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur.” (Maide: 8)  Modern hukuktaki masumiyet karinesinin yok sayıldığı, sevmediğimiz veya karşıt kamplarda olduğumuz kişilerin hakkındaki iddiaları sorgulamadan doğru kabul ettiğimiz bir gerilim ortamının ülkemizin ve milletimizin birliği açısından barındırdığı sakıncalar açıktır. Yargının bağımsız ve tarafsız olması, işte bu bakımdan hayati önem taşır. Yürütme makamlarının ise, tasvip etmedikleri dâhil, yargı kararlarını saygıyla karşılamaları ve gereğini yapmaları da aynı derecede önemlidir. 

Dünyada yaşanan gelişmeler dâhil bütün bu hususlar dikkate alınarak içinden geçtiğimiz kargaşa içinde ve nazik süreçte millî birlik ve dayanışmayı sağlamak için siyasi alandan başlayarak kurumlarımızın bir yeniden yapılanmaya ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Kısaca ifade etmek gerekirse mevcut yönetim sisteminde denge ve denetleme işlemlerinin eksikliği, herkesin kabul ettiği bir husustur. Kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinden yargı bağımsızlığının yanında Meclis’in millî iradeyi temsil yeteneğini güçlendirmek için seçim ve siyasi partiler kanunlarında değişikliğe ihtiyaç vardır. Tek kişilik hükûmet yerine millet iradesiyle seçilmiş milletvekillerinin ağırlıkta olacağı bir hükûmet yapılanması, bu çerçevede bakanlıklarda müsteşarlık makamının yeniden kurulması dâhil, yönetim sisteminde partizanlığı asgariye indirici düzenlemelerin yapılması da gereklidir. Elbette farklı görüşler, siyasi partiler olacaktır ancak millî birliği zedeleyici, toplum kesimlerini dışlayıcı söylem ve eylemlerden kaçınmak, hepimizin hassasiyetle uyması gereken bir tutum olmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, dağılan bir İmparatorluk’un ardından Türk milletinin Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verdiği bir Millî Mücadele sonucunda, millî irade ve millî egemenlik ilkelerine, Türk milliyetçiliği düşüncesine dayanan üniter bir millî devlet olarak kurulmuştur; bunu unutmayalım. Binanın temellerine kazma vurulmasına müsamaha gösterirsek yapı önce sarsılır, gerekeni yapmaz isek yıkılabilir. Etnik ve mezhepçi söylemlere itibar ederek millî bütünleşmeye zarar verici, milletleşme sürecini kesintiye uğratıcı yollara sapılmamalıdır. Yüz yılı aşan geçmişimizin olumlu ve olumsuz yönlerini serinkanlı bir şekilde tahlil etmek suretiyle ancak bu temellere hiçbir şekilde halel getirmeden bu topraklardaki varlığımızı sürdürebilir, Türk Dünyasına ve medeniyet coğrafyamıza öncülük edebiliriz.

Mehmet ÖZ