Tarihi Yıl Dönümleri ve Tarih Algımız

  • 29.08.2026

Her yıl kutlanan/anılan millî ve dinî bayram/günler dışında, tarihte büyük iz bırakmış hadiselerin yüz, yüz elli yıllı dönümleri, hem bunların yeniden değerlendirilmesi hem de günümüze ve dolayısıyla geleceğe etkilerinin tartışılması bakımından önemi haizdir. Bu tür yıl dönümü anmaları, salt geçmişin nostaljik bir bakış açısıyla yâd edilmesinden ibaret olmamalıdır. Haddizatında tarih, klişe olacak ama, geçmişten ibaret değildir. Tarih, meşhur tarihçi Carr’ın isabetle belirttiği gibi, “geçmiş ile bugün arasında sürekli bir diyalog”, “tarihçi ile olguları arasında sürekli bir etkileşim”dir. Tarih algımız ve tarihî olay ve olgular konusundaki kavrayışımız sadece yeni belge ve bilgilerle değil, kendi zamanımızın ve anlayışlarımızın da etkisiyle değişmekte ve yeniden şekillenmektedir.

İçinde bulunduğumuz 2026 yılı tarihimizdeki bazı önemli olayların anlamlı yıl dönümlerinin hatırlanmasına vesile olmuştur. Ülkemizin sürekli gündeminde olan anayasa tartışmaları bakımından 1876 yılında kabul edilen, modern anlamda ilk anayasamız olan Kanun-ı Esasî’nin ilanının 150’nci, klasik dönemde Osmanlı Kapıkulu ordusunun en önemli unsuru olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının 200’üncü ve Osmanlı’nın ihtişam çağının en büyük zaferlerinden biri olduğu kadar dost Macaristan açısından olumsuz bir dönemin başlangıcına işaret eden Mohaç Savaşı’nın da 500’üncü yıl dönümleri, bu yıl içinde çeşitli bilimsel toplantılara konu olan üç önemli hadisedir. Türk Dünyası açısından bir başka önemli olay olan 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. yılını da geçtiğimiz aylarda çok yaygın ve yoğun bir şekilde andık. Bu konuda toplantılar düzenlendi, dergi özel sayıları ve kitaplar yayımlandı.

Bu bağlamda Türk Yurdu dergimizin Ağustos sayısı Mohaç Savaşı’nın 500. yıl dönümü vesilesiyle Türk-Macar ilişkileri konusuna tahsis edilmiş bulunmaktadır. Sayımıza hem Macaristan hem Türkiye’den konunun uzmanı tarihçilerin katkıları olmuştur. Bu katkılar elbette ilmî temelde fakat uzmanların kendi bakış açılarıyla yapılmıştır. Askerî tarih uzmanları, siyasi tarih araştırmacıları söz konusu savaşın sebeplerini, cereyan ediş aşamalarını ve sonuçlarını detaylı olarak ortaya koymuş ve koymaya da devam etmektedirler. Biz ise meselenin daha geniş bir bakış açısıyla, Türk-Macar ilişkileri bağlamında ele alınmasını uygun bulduk.

Hiç şüphesiz Macarların kökenleri, Türklerle akrabalıkları gibi hususlarda farklı görüşler vardır. Ancak Türkoloji araştırmalarında ve Turan fikrinin ortaya çıkıp yaygınlaşmasında Macarların etki ve katkısı inkâr edilemez. Bunları burada tartışacak değiliz. Yazımızda; Mohaç Savaşı vesilesiyle 16. yüzyılda Osmanlı-Macar ilişkilerine kısaca değindikten sonra, sosyal medyanın hüküm-ferma olduğu dijital (sayısal) çağda tarihe bakışımız ve tarihin kimlik siyaseti ve ideolojik kutuplaşmanın aracı olarak hoyratça istismarı üzerinde duracağız.

***

On dördüncü yüzyılın bilhassa ikinci yarısında gerek Bizans Devleti’nin ve gerekse Balkanlardaki Sırplar, Bulgarlar ve diğer unsurların siyasi yapılarının iç problemleri, birbirleriyle çatışmalarından yararlanan Osmanlıların ilerlemesi karşısında etkisiz kalan ittifak girişimleri sonunda Bizans ve Balkan güçlerinin çoğu Osmanlı Devleti’nin vasalı hâline gelmişti. Niğbolu’da, Macarların da desteğine rağmen yenilen birleşik güçlerin imdadına Timur’un Anadolu seferi yetişmişti. II. Murad devrinde, Macar Ordusunun ve Erdel Voyvodası Jan Hunyad (Hunyadi Yanoş)’ın öncülüğünde Osmanlılara zor yıllar yaşatan Haçlılar, Varna ve İkinci Kosova savaşları sonunda Türkleri Balkanlardan atamayacaklarını anlamıştı. Bundan sonra Orta Avrupa’ya Osmanlı ilerleyişinin önündeki en önemli güç Macar Krallığı oldu. Orta Avrupa’nın kilidi Belgrad’ı Fatih’e karşı savunan Macarlar ile Osmanlılar arasında bazı ihtilaflara rağmen daha sonraki süreçte önemli bir çatışma söz konusu olmayacaktı.

Babası Yavuz Selim’in doğu politikasındaki başarılarından sonra tahta geçen Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatının başlarında, Belgrad’ın fethiyle Orta Avrupa’nın yolu açılmıştı. Bu sırada Avrupa’da Habsburgların giderek hâkim güç hâline gelmesi Fransa’yı zor durumda bırakıyordu. Fransızlarla Osmanlıların yakınlaştığı bu dönemde Sultan Süleyman Macaristan’ı fethetmek üzere hazırlıklara girişti. Erdel Beyi Zapolya ile Habsburgların nüfuzu karşısında Kral Layoş farklı bir siyaset izliyordu. Osmanlılar, Fransa Kralı’nı yenen V. Karl’a (Şarlken) karşı hareket edebilmek için Hırvatistan topraklarından geçiş müsaadesi istediler. Bu talep reddedilince Kanunî, Macaristan seferine çıktı. 29 Ağustos 1526’da Macarların saldırısıyla başlayan Mohaç Meydan Savaşı yaklaşık iki saatte Macar ordusunun bozgunu ve Kral Layoş’un ölümü ile sonuçlandı. Daha sonra Budin’e kadar ilerleyen Osmanlılar, Macaristan’ı doğrudan ilhak etmek yerine tedricî fetih ve ilhak siyasetini burada da uygulamaya koydular; Macar soylularının desteklediği ve kendilerine tâbi olmayı kabullenen Yanoş Zapolya’nın krallığını tanıyarak onu himayelerine aldılar. Ne var ki, ölen kral Layoş ile aralarındaki enişte-kayınbirader ilişkisi hasebiyle Macar tahtında hak iddia eden Avusturya Arşidükü ve V. Karl’ın kardeşi Ferdinand’a, İstolni Belgrad’da taç giydirilince Macaristan’da iki kral ortaya çıktı: Batı ve kuzeybatıda Ferdinand, Orta Macaristan ve Erdel’de Zapolya. Bu durum, iki cihanşümul devlet olarak Osmanlılar ile Habsburglar arasında uzun yıllar boyunca sürecek olan bir mücadelenin başlamasına sebep olacaktı.

***

Yazımızın başında tarihin sadece “geçmiş”ten ibaret olmadığını ifade etmiştik. Mohaç gibi Türklerin “tarihî zaferler”i toplumun büyük kesimi tarafından övünçle anılırken belirli bir kesimde ise Osmanlı alerjisi yüzünden pek ilgi çekmiyor. Hem siyasi hem de ideolojik sebeplerden dolayı tarihimiz hakkında çok zıt ve keskin iddia ve kanaatler farklı kesimler tarafından dile getirilmektedir. Hiç şüphesiz akademik tarihçilik alanında çalışanlar da tartışmalı konularda farklı görüşlere sahiptir ancak onlar kendilerini uzmanı oldukları alanda en azından daha ölçülü olmaya çalışmak zorunda hissederler. Gerçi sosyal medyanın çekiciliği akademisyen tarihçileri de iğva etmekte ve onları, popüler algılara âdeta teslimiyete itmektedir. Siyasiler, gazeteciler, bürokratlar velhasıl her kesimden mürekkep yalamışlar, okudukları veya duyduklarından hareketle tarih konusunda ahkâm kesmekten geri duramamaktadır. Elbette tarih alanı sadece akademik veya amatör tarihçilerin tekelinde değildir; tarihçiler de kitaplarını sadece akademisyenler okusun diye yazmıyorlar. Burada temel problem; tarih yöntemi, belge tenkidi gibi konulara dikkat edilmeden, ön yargıları doğrulayıcı bir yaklaşımla tarihin saptırılmasıdır.

Tarihe sübjektif olarak yani kendi toplumumuzun, milletimizin penceresinden baktığımızda geçmişimizin iyisiyle kötüsüyle, hatasıyla sevabıyla bizim olduğunu kabul etmemiz doğru olur. Bu elbette geçmişte yaşanmış her şeyi olumlamak anlamına gelmez. Tarihte yaşananları kendi çağları ve anlayışları çerçevesinden değerlendirmek tarihçiliğin en temel ilkelerindendir. Yine bir konuda söylentiye dayalı iddialara veya tek bir kişinin başkalarınca doğrulanmamış beyanlarına göre kesin hükümler verilemez. Bu ölçütleri çoğaltabiliriz. Günümüzde Osmanlı tarihi, Osmanlı padişahları, İttihat ve Terakki, Millî Mücadele, Atatürk gibi konularda birbirine taban tabana zıt iddialar sosyal medyada alıcı bulabiliyor. Bunların üzerinde teker teker durmak için ciltler dolusu kitap yazmak gerekir. Sadece bir, iki örnekle yetineceğim.

Türkiye Cumhuriyeti bazılarının iddia ettiği veya inanmak istediği gibi gökten zembille inmemiştir; doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’nin mirasçısı ve devamıdır. Tabii ki rejim değişmiş, Osmanlıların II. Mahmud ile başlayan yenileşme hareketleri Cumhuriyet ile daha köktenci bir mahiyet kazanmıştır. Tarihimizin en tartışmalı şahsiyetlerinden II. Abdülhamid ise ne bugün onu savunduklarını sananların zannettiği gibi bir hükümdardı ne de karşıtlarının atfettiği gibi biri idi. Elbette devrinde hürriyetlerin kısıtlanmış olmasının yarattığı haklı tepkiler ve baskı rejiminden kaynaklanan olumsuzluklar vardı ama eğitimden ulaştırma ve haberleşmeye kadar birçok alanda çok önemli reformlar da onun zamanında gerçekleşti. İttihatçılar, haksız yere Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Savaşı’na sokup yıkılmasına sebep olmakla suçlanmakta… Yapılan araştırmalar bu iddiaların asılsızlığını, Osmanlı Devleti için savaşa girmenin kaçınılmaz olduğunu ortaya koymaktadır. İttihatçılar, kısa süren iktidarlarında devleti ayakta tutmak için ellerinden geleni yapan, hataları ve doğruları ile vatansever kişilerdi. Talât, Cemal ve Enver paşalar şehit olarak öte dünyaya göçtüler.

Yazımızı, Millî Mücadele ile ilgili olarak son dönemde Millî Eğitim Bakanlığının kitaplardan “Kurtuluş Savaşı” ibaresinin kaldırması hakkındaki birkaç sözle bitirelim. İdeolojik sebeplerle Atatürk’ten -haydi hafif bir ifadeyle söyleyelim- hazzetmeyen bazı çevreler Türk İstiklâl Harbi, Türk Kurtuluş Savaşı olarak adlandırılan Millî Mücadele döneminde aslında pek de önemli bir savaş yapılmadığını, hatta Mustafa Kemal Paşa’nın aslında bu savaşta etkili olmadığını iddia ediyorlar. Tarihi 1919’da başlatan diğer bir kesim ise bu savaşın mahiyetini farklı bir şekilde yorumlayabiliyor. İnkâr edilemez bir gerçek şudur ki Millî Mücadele; Mondros sonrası işgal edilen ülkeyi kurtarmak için kurulan Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, teşkil edilen Kuvayımilliye ve neticede kongreler sonucunda kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yürütülmüştür. 19 Mayıs 1919’dan itibaren bu Mücadele’nin lideri Mustafa Kemal Paşa’dır. Mücadele’nin ilk safhasında içerideki isyanlarla ve Kuvayımilliye üzerine gönderilen İstanbul merkezli Kuvayıinzibatiye ile uğraşılmak zorunda kalınmıştır. Bununla birlikte Kurtuluş Savaşı adlandırması ile Osmanlı'dan değil Mondros Mütarekesi neticesinde büyük kısmı işgal edilmiş yurdun işgalden kurtarılmasının kastedildiği açıktır. Millî Mücadele (Millî Mücahede tabiri de kullanılmıştır), Türk milletinin topyekûn verdiği mücadeleyi; Kurtuluş Savaşı ise işgalden kurtuluş için verilen Millî Mücadele’nin silahlı-askerî yönünü ifade eder. Millî marşımızda da vurgulandığı üzere bu savaş aynı zamanda, ezelden beridir hür yaşamış olan Türk milletinin İstiklâl Harbi idi. Verilen mücadelenin anlamı, kapsamı ve boyutları dikkate alındığında, üç adlandırma da doğru ve yerindedir: Millî Mücadele, Türk İstiklâl Harbi, Kurtuluş Savaşı. Ortak değerlerimizi tartışma konusu yapmamak ve güncel mülahazalarla tarihimizi siyasi rekabetin bir unsuru hâline getirmemek için yetkili makam sahipleri ve kanaat önderlerinin azami özen ve duyarlılığı göstermeleri gerekir.

Mehmet ÖZ