Büyük Orta Doğu Projesinin Yeni Aşaması ve Türkiye
14-28 Mayıs 2023 seçimlerinden sonra Sayın Devlet Bahçeli’nin işaret fişeği niteliğindeki sözlerine 16 Haziran 2023’te yazdığım ve Türk Yurdu dergisinin Temmuz 2023 sayısında yayımlanan seçimlerle ilgili değerlendirme yazımda şu şekilde değinmiştim:
“MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin seçimden sonra sarf ettiği şu cümleler, ülkemizin geleceği açısından kaygı vericidir: Önümüzdeki dönemde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. Öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez. Çok şeyin, her şeyin değişmesi ne anlama geliyor? Özellikle 15 Temmuz’dan beri, Rand Corporation’ın raporundaki ifadeyle, ‘Türkiye’nin milliyetçi rota’da yol almasında merkezî bir rol oynayan Sayın Bahçeli’nin, böyle bir değişimin Türkiye’yi değiştirmemesini temenni etmesi, böyle bir ihtimalin zımnen geçerli olduğunu düşündüğünün bir ifadesi olmalıdır.”
O günden bu yana hem Türkiye’de hem de dünyada çok önemli değişiklikler ve gelişmeler olduğunu hep birlikte görmekteyiz. Türkiye’de 31 Mart 2024 mahallî seçimlerinden sonra yaşanan gelişmeler, son dönemde mahallî idarelerdeki yolsuzluk iddiaları, özellikle toplumda tanınan kişilere yönelik uyuşturucu ve bahis konuları ile ilgili operasyonlar ve yargılamalar gündemi büyük ölçüde işgal etmeye devam etmektedir. Bu hususlar ayrıca ele alınmayı ve değerlendirilmeyi hak ettiği için bu yazıda bölgemizin yeniden tasarlanmasına dönük süreçle ilgili bazı hususlara değineceğiz.
Suriye meselesinde, önceki yönetimden farklı bir şekilde hareket ederek, Esad rejiminin 27 Kasım-8 Aralık 2024 arasında tasfiye edilmesi sonrasında 2025 Ocak ayında yeniden başkanlığa başlayan Trump yönetiminin attığı adımlar ve bu olaydan önce, 1 Ekim 2024’de Meclis açılışında Sayın Devlet Bahçeli’nin DEM Parti grubuyla selamlaşması, ardından 22 Ekim 2024 tarihinde yaptığı konuşma ile fitili ateşlenen ve sonradan “terörsüz Türkiye” adı verilen “yeni çözüm süreci”nin başlaması, son iki yıldır gündemimizi yoğun bir şekilde işgal etti ve etmeye de devam ediyor. Aslında bu gelişmelerin 1990’lardan günümüze uzanan boyutlarını; medeniyetler çatışması, dinler arası diyalog, Büyük Orta Doğu Projesi gibi tezahürlerini göz ardı ederek ne anlayabilir ne de anlamlandırabiliriz. Bu konuları geçtiğimiz yıllarda çeşitli vesilelerle değerlendirdiğimiz için sadece bu hatırlatma ile yetinecek ve son dönemde bu bağlamda yapılan bazı açıklamalar ve yaşanan gelişmeler üzerinde duracağım.
Başkan Trump’ın ABD’nin Türkiye büyükelçisi olarak atadığı ve aynı zamanda Suriye özel temsilcisi olarak görevlendirdiği Tom Barrack’ın göreve başladığından beri gerek Suriye meselesi gerek “Kürt konusu” gerekse de Türkiye ile ilgili olarak zaman zaman sarf ettiği sözler kamuoyumuzda tepki ile karşılanmaktadır. Son dönemde, Antalya Diplomasi Forumunda yaptığı bir konuşma ise bölge halklarına ve yönetimlerine bakışının tipik bir ifadesi olmuştur. Orta Doğu coğrafyasında sadece güce saygı duyulduğunu ileri süren Barrack’ın en çarpıcı iddialarından biri de Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilere dair sarf ettiği şu cümlelerle ortaya atılmıştır:
“Eğer bir sabah Tel Aviv’de uyanıp bir gazete okursanız Osmanlı İmparatorluğu 2.0 denilen bir harita olduğunu görürsünüz. Bu, İsrail’in Türkiye’nin ne olması gerektiğine dair sunduğu vizyondur. Ancak liderlerin karşılıklı sert söylemleri sadece siyasi retoriktir. Türkiye ile İsrail’in derin ekonomik ve ticari bağları var.”
Osmanlı millet sisteminden dem vuran ve Trump tarafından bu defa Suriye ve Irak Özel temsilcisi olarak atanan ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Barrack, Batı’nın Sykes-Picot’dan beri bölgeye dayattığı düzenlemelerin hata olduğunu, Orta Doğu’da meselenin federalizm, demokrasi veya merkezîleşme değil liderlik yani “aktörler” olduğunu ifade etmektedir. Trump’ın Suriye’de Şara’ya kendi düzenini kurma imkânını verdiğini iddia eden Barrack’ın şu sözlerinin sadece Suriye’ye değil, aynı zamanda bölgeye dair tasarımları hakkında olduğu açıktır:
“İsrail kendisinin bir demokrasi olduğunu iddia edebilir ama bu bölgede gerçekte en iyi işleyen şey, ister beğenin ister beğenmeyin 'hayırsever bir monarşi' olmuştur. İşleyen model budur."
Barrack’ın geçenlerde yaptığı bir X paylaşımında ise şu ilginç ifadelere yer verilmiştir:
“Levant (Doğu Akdeniz Dünyası) ve Anadolu’yu uzun yıllardır araştıranların yaklaşımına göre Irak, Suriye ve Türkiye, Orta Doğu'da kalıcı bir istikrarın üzerine inşa edilmesi gereken stratejik ekseni oluşturmaya devam ediyor. Bu üç ülke arasındaki dengeyi korumak; kabilevî, dinî veya mezhebî farklılıkları aşan, tek ve tutarlı bir Amerikan temas ve nüfuz noktasını gerekli kılmaktadır.”
Orta Doğu’ya dönük ABD siyasetinde Trump’ın “liderden lidere doğrudan ilişkiye dayanan kişisel tarzı”nın, bu karmaşık bölgenin gerçekten anlayabildiği yegâne iletişim biçimi olduğunu ileri süren bu anlayışın klasik diplomasiden, en azından üslup olarak kökten ayrıştığını ifadeye gerek yok. Barrack’ın bölge sömürge valisi edasıyla; Irak, Suriye ve Türkiye’yi aynı denklemin içinde görmesi ve bu ülkeler arasındaki dengeyi korumanın, “aşiret, din ve mezhep farklılığını aşan, tek ve tutarlı Amerikan temas ve nüfuz noktasını gerekli kıldığı”nı ileri sürmesi, daha önceki ifadeleriyle tutarlıdır. ABD’nin bölgeye bakışında İsrail’in çıkarları ve güvenliğini öncelikli kılan bakış açısı elbette Trump’a özgü değildir; ancak onun ilk döneminde ortaya koyduğu İbrahim Anlaşmaları, Trump’ın ve onu destekleyen ABD’li Hristiyan Siyonistlerin İsrail çizgisindeki adanmışlık seviyelerini açıkça göstermektedir. Bu kapsamda “Osmanlı millet sistemi”, “hayırhah monarşi” gibi açıklamaların arkasında hem bölgemize hem de ülkemize yönelik hedeflerinin, ABD-İsrail ikilisinin çıkarlarını korumanın yattığını ifade etmeye gerek yoktur.
Suriye’de alenen Türkiye düşmanı bir politikayı yıllarca sürdüren İsrail-ABD ikilisinin, Suriye’de Şara rejiminin yerleşmesi sürecinde Suriye PKK’sının ilk çıkış bölgelerine çekilmesine rıza göstermesi de tamamen kendi çıkarlarıyla ilgilidir. Önceki dönemde de onların Kürtler, “Kürtlerin hakları” gibi bir derdi yoktu. Bölgedeki diğer bazı unsurlar gibi, PKK ve uzantıları da onlar için bölgenin yeniden tasarımında kullanacakları bir kart idi. Öncelik her zaman İsrail’in ve sonra da ABD’nin çıkarları olmuştur ve onlar açısından öyle de olacaktır. Trump’ın ilk başkanlık döneminde, 15 Eylül 2020’de imzalanan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin katıldığı ve temel amacı “İsrail ile ilişkileri normalleştirmek” olan İbrahim Anlaşmaları’na daha sonra Kazakistan, Fas ve Sudan da katılmıştı. Geçtiğimiz Mayıs ayında Trump, İran ile savaşı sonra erdirmek için liderleri ile görüştüğü Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Pakistan’ın da bu sürece katılması gerektiğini ve bir-ikisinin haklı sebeplerle katılmayabileceğini açıklamıştı. Buna karşı Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan, İsrail’in yürüttüğü insanlık dışı faaliyetlere son vermesi ve 1967 sınırları çerçevesinde Filistin Devleti’ni tanıması hâlinde bahse konu ülkelerin sürece katılabileceğini ve İsrail’in güvenliğinin bölge ülkeleri destekleneceğini söyleyerek çekincelerini ifade etmiştir.
Türkiye; son yıllarda sıkça de globalizasyon veya “küresizleşme” olarak tanımlanan yeni paradigma çerçevesinde, küresel egemenlik mücadelesi ve çok-kutupluluk arayışları içerisinde, denge siyaseti ile öz çıkarlarının yanında İslam âlemi ve Türk Dünyası’nın geleceği açısından da çok kritik bir dönemeçtedir. ABD’nin Trump döneminde Türkiye’ye yönelik bazı mültefit açıklamaları, yukarıda işaret edilen söylemlerin (millet sistemi, hayırhah monarşi vb.) barındırdığı tuzakları görmemize engel olmamalıdır. Cihan Harbi ve Millî Mücadele sonrasında üniter yapıda bir ulus-devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu yapısını aşındıracak girişimlerin ne ülkemize ne de bölgemize barış ve huzur getirmesi söz konusudur. Bu hususta, Türk Ocakları şubeleri ile 28 Mart 2026’dan 16 Mayıs 2026’ya uzanan zaman diliminde gerçekleştirdiğimiz istişare toplantıları sonunda yaptığımız açıklamalarından bazı cümleleri burada da paylaşmak isabetli ve yararlı olacaktır:
“- Güçlü bir Türk Dünyası; çok kutupluluğa doğru giden, kaos içindeki dünyamızın dengeleri ve küresel barış bakımından da hayatî önemi haizdir.
- Üniter millî devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini şu veya bu yolla aşındırma girişimlerinin kaçınılmaz sonucu, devletin çökmesi, milletin bölünmesidir. Vatanını ve milletini seven kimse buna rıza göstermez, izin vermez.
- İsrail'in güvenliği ve başta petrol olmak üzere bölgemizde bulunan enerji ve su kaynakları ile kıymetli madenlerin kontrolü gibi faktörlerin şekillendirdiği Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde Irak ve Suriye'deki merkeziyetçi yapıların tasfiyesinden sonra bölgenin en güçlü devleti olan Türkiye'nin üniter millî devlet yapısının hedefte olduğu açıktır.
(…) Savaşta kırılgan bir ateşkes dönemine girilmekle birlikte, bölgemizdeki yangının her an farklı noktalardan alevlenme ihtimali kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Bu bağlamda, özellikle savunma sanayi ve iletişim teknolojileri alanlarındaki çaba ve başarılarımızın sürekliliği hayatî önem taşımaktadır.”
Bu yeni dönemde ülke ve millet olarak, aramızdaki görüş farklarına saygı duyarak millî birliğimizi ve iç cephemizi tahkim etmeliyiz. Bunun yolu da -bir başka yazımda ifade ettiğim gibi- adalet, liyakat, istişare ve murakabe gibi kadim yönetim ilkelerimize riayet etmek, üniter millî devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak ve demokratik hukuk devletine bütün kuralları ve kurumlarıyla işlerlik kazandırmaktan geçmektedir.