Hazırlıklarına daha önce başlandığı anlaşılan, MHP Genel Başkanı Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin 1 Ekim 2024 tarihinde, TBMM’nin dönem açılışında DEM Parti milletvekillerine yönelik attığı adım ve sonrasındaki açıklamaları ile başlayan ve daha sonra “Terörsüz Türkiye” adı verilen süreç; 10 Ağustos 2026 Pazartesi günü TBMM’de görüşülüp kabul edilen, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak 18 Ağustos 2026 gün ve 33344 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 7595 Sayılı “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” ile yeni bir aşamaya gelmiş bulunmaktadır.
Süreç boyunca, İmralı’da müebbet hapse mahkûm olarak bulunan Teröristbaşı Abdullah Öcalan ile temaslar, DEM Partili milletvekilleri vasıtasıyla sürdürülmüş; PKK Terör Örgütünün kendini feshettiği ilan edilmiş (12 Mayıs 2025), tiyatral bir silah bırakma gösterisinden (11 Temmuz 2025) sonra uzun süren bir müzakere sonucunda, birkaç kişinin içeriğinden haberdar olduğu malum yasa teklifi, İmralı sakininin teyidi alındıktan sonra Meclis’e sunulmuştur.
Süreç boyunca Hükûmet, Meclis ve PKK adına konuşanların arasında kullanılan terminolojiden beklentilere kadar farklılıklar çok açık olmakla birlikte sürece destek verenler veya destek vermesi gerektiği için o şekilde davranmak zorunda kalanlar, bu çelişkileri fazla sorun etmemeye özen gösterdiler. DEM Parti çevresinin bizatihi “Terörsüz Türkiye” ifadesine karşı olduğu açık iken ve yine süreç içinde gerek PKK-KCK çevrelerinden gerekse içerideki uzantılardan “Dört Parça Kürdistan” söylemleri yükselirken Cumhur İttifakı’nın ana bileşenleri, üniter yapıdan kesinlikle taviz verilmeyeceğini, ortada bir pazarlık olmadığını tekrarlayıp durdular.
Bu sürecin başlatılmasında, Suriye’deki muhtemel gelişmeler dâhil, bölgemizin karşılaşacağı ciddi meseleler karşısında Devlet’in ön alıcı bir strateji ile iç cepheyi tahkim ederek bölgenin yeniden tasarımında merkezî rol oynaması hususu, şu veya bu şekilde ifade edilmiştir. Kısacası, Türkiye’yi 45 yıldır uğraştıran ve dış güçlerin, yabancı istihbarat servislerinin dâhil olduğu zor bir meselenin güncel ve müstakbel jeopolitik ve jeostratejik yönleri de düşünülerek Türkiye lehine bir çözüme kavuşturulması amacıyla hareket edildiği savunulmaktadır. Trump’ın yeniden başkan olması ile dünya siyasetinde yeni bir paradigmanın hâkim olması, Türkiye’nin bu yeni paradigmaya uyum sağlaması da malum “süreç”i olumlayanların ileri sürdüğü görüşler arasındadır. Nitekim gerek Trump gerekse Türkiye Büyükelçisi ve Suriye temsilcisi olarak görevlendirdiği, bilahare Irak temsilcisi de ilan ettiği Tom Barrack’ın Türkiye ve bölgenin yönetim düzeni hakkındaki açıklamaları, bu görüşlerin dayanağı olarak ileri sürülmektedir.
PKK Terör Örgütünün ve bölücü çevrelerin kendi emelleri uğruna içini boşalttıkları demokrasi, barış, özgürlük gibi kelimelerin bolca israf edildiği süreç boyunca, bu projeye eleştirel yaklaşanlara veya yapılanların doğurması muhtemel gelişmeler hakkında çekincelerini ifade edenlere, süreci baltalama suçlaması yöneltildi. Hâlbuki aynı dönemde gerek PKK kadrolarından gerek içerideki uzantılardan “süreç”i zehirleyecek pek çok açıklama geldiği hâlde bunlar ya görmezden gelindi ya da rüşvet-i kelâm kabilinden açıklamalarla geçiştirildi. Malum Kanun teklifinin 10 Ağustos gibi sembolik olarak istismar edilebilecek bir tarihte görüşülüp kabul edilmesinin ileride doğurabileceği sakıncalara işaret eden açıklamalara dahi seviyesizce ve hakaretamiz ifadelerle cevap verilirken PKK’nın 15 Ağustos 1984 tarihinde gerçekleştirdiği hain Eruh ve Şemdinli baskınlarının yıldönümünü, geçen hafta 15 Ağustos günü, “Diriliş Günü” olarak kutlayanlara “süreç hatırına” ses çıkarılmadığı gibi, bu gösteriler haber bültenlerinde kamuoyunun dikkatinden de kaçırıldı. Bu gösterilerde ve Örgüt elemanlarının açıklamalarında pişmanlığı geçtik, teröristlerin eylemleri âdeta kahramanlık destanı gibi sunulmakta, teröristlerin bu “mücadele”si sonucunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin onların “haklı talepleri”ni kabul etme aşamasına geldiği ifade edilmektedir. Uzantı partinin eş başkanı da Türk güvenlik kuvvetleri ile girdikleri çatışmalarda etkisizleştirilen teröristlerin “şehit” ilan edildiği bu anma toplantılarına katılmıştır. Bütün bunlar, maalesef on yıllardır fiziki ve fiilî olmasa da psikolojik olarak yaşanan ayrışma ve ötekileştirme vakıasını daha da derinleşeceğine dair kaygıları arttırmalıdır. Futbol maçlarında, bir yandan Teröristbaşı aleyhine yapılan tezahüratlar öte yandan bir “proje takımı” olarak Süper Lig’e çıkarılan Amedspor tribünlerinden yükselen bölücü sloganlar, temenni ederiz ki daha ileri boyutlara gitmez.
Önceki çözüm sürecinde de şimdikinde de Türk Ocakları olarak bazı hususların altını defalarca çizdik: Vatanını seven herkes terörsüz, anaların ağlamadığı bir Türkiye ister ama bölücü terör sorununu Terör Örgütü ve onun elebaşı ile müzakere ederek çözmek mümkün değildir. Sorunun geçici olarak çözüldüğü zannedilirken daha büyük ve vahim tehlikelerle karşılaşılması ihtimali yüksektir. Bu endişe ve kaygıları ifade etmek, hem anayasal bir hak hem de bir vatanseverlik görevidir. Maalesef Türkiye’nin mevcut siyasi ortamında ak-kara kutuplaşması hüküm sürdüğünden vatansever duygularla süreç hakkında fikirlerini açıklayanlar ya görmezden gelinmekte ya da çeşitli suçlamalara ve hakaretlere muhatap tutulmaktadır.
Çerçeve Yasa’nın mahiyeti, Anayasa’ya aykırı yönleri gibi hususlar hukukçular tarafından dile getirilmektedir. Saygın Ceza Hukukçusu Prof. Dr. İzzet Özgenç, Sayın Cumhurbaşkanı’na hitaben yaptığı paylaşımlarda bu konudaki fikirlerini açıkladığı gibi başka kıymetli hukukçularımız da görüşlerini açıklamışlardır. Bunlar üzerinde uzun boylu duracak değiliz. Sayın Özgenç’in teklif yasalaşmadan önce, bu teklifin şartlı bir genel affa dönüşeceğini de vurgulayarak (“… kanun teklifi, başta örgüt yöneticileri olmak üzere, haklarında soruşturma ve kovuşturma süreçleri devam eden, henüz kesinleşmemiş mahkumiyet hükümleri verilmiş olan örgüt mensupları bakımından bir şartlı genel af düzenlemesi mahiyeti taşımaktadır…”) yaptığı ikazlar çerçevesinde şu ifadelerini hatırlatmakla yetineceğiz:
“…, Kandil'den terör örgütünün faaliyetlerini uzun zamandan beri yönetmeye devam eden kişiler, haklarında soruşturma açılmadan ve herhangi bir hak kısıtlamasına tabi tutulmadan serbest bırakılabilecek, seçilme veya atama yoluyla kamu görevi üstlenebileceklerdir. Kasten öldürme suçu teklif kapsamı dışında tutulmuş olmakla birlikte teklif hükümlerine göre kamu görevlisi, sivil, Türk, Kürt, yaşlı, çocuk ayrımı yapmaksızın savunmasız binlerce insanın katledildiği süreçte örgütü yöneten kişiler, haklarında hiçbir soruşturma işlemi yapılmadan serbest bırakılabileceklerdir.”
***
PKK Terör Örgütünü kuran ve yıllardır hapiste olmasına rağmen hâlen de yönetip yönlendiren Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın İmralı’da ziyaretine gidenlere yaptığı bazı açıklamalara kısaca atıfta bulunarak PKK açısından “Örgüt”ün feshinin ne anlama geldiği, bundan sonra PKK çevrelerinin beklentilerinin neler olduğu üzerinde durmakta yarar var. Anayasa hakkındaki önerilerinde “kimliğe özgürlük”, “fikir ve inanca özgürlük” ve “sistemsel ifade ve örgütlenme özgürlüğü” olarak üç alanda etnisite ismi vermeden bir düzenlemeden bahseden Teröristbaşı, bir başka yerde ise açıkça “… anayasada yerimizi alacağız. Kürtlerin hukuksal bir altyapısı yok. Kürtlerin bir hukuk öznesine dönüşmesi gerekir. Kürtlerin anayasayla bir hukuk öznesine dönüşmesi gerekir. Anayasa bununla güçlenir.” diyerek baklayı ağzından kaçırmıyor; apaçık bir şekilde gerçek niyet ve hedefini ortaya koyuyor.
Bin yıllık projenin ilk adımında olunduğunu ileri süren PKK Elebaşı yine Devlet’in iki sütunlu olması gerektiğini şöyle açıklıyor: "İki sütun demiştik; Kürtlük ve Türklük sütunu. Türklük dünyasına, Ortadoğu'ya, Pakistan'a, Hindistan'a açılmak istiyorsan Kürtlük sütunu önemlidir."
Bütün bunları, yüz yıldır Kürtlerin hukukunun yok sayıldığı, “eşit yurttaşlık”, “federasyon” teraneleri, Tom Barrack’ın Osmanlı millet sistem sistemi güzellemesi ve İslam ülkelerine reva gördüğü “hayırhah/müşfik monarşi” söylemleri ile birlikte düşündüğümüzde ve Öcalan’ın “Ümmet dediğin şey, İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmidir. Şara’yı biraz demokrasiye hazırlamak gerek, sonra sıra İran’da…” şeklindeki açıklamalarını da hesaba kattığımızda, düne kadar ABD-İsrail ikilisinin himayesi altında, Suriye’nin kaynaklarının üçte ikisine sahip olması sağlanarak bölgemizde etkili bir taşeron olarak muhafaza edilen PKK terör örgütünün, İsrail’in hain planlarına karşı bugün, malum süreci savunanların inanmamızı beklediği gibi, “iç cephenin tahkimi” bakış açısıyla Türkiye’nin yanında yer alacağını tasavvur etmek ne derece gerçekçidir? İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimi gerçekçi bulmayan ABD’nin şimdiki yönetiminin yarın gerçekten bir çatışma ortamı oluştuğunda kimin safında yer alacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek olmadığı gibi böyle bir kargaşa ortamında “Dört Parça Kürdistan” hayaliyle yatıp kalkanların sadakatinden emin olmak için de hiçbir sağlam dayanak yoktur.
Bugün Türkiye’de Kürt kökenli yurttaşlar, Türkiye topraklarının her bölgesinde rahat bir şekilde yaşamakta, işlerini kurmakta, siyasi hayatta ise nüfus içindeki oranlarından kat kat fazla bir şekilde temsil edilmektedirler. Bölücülerin talebi, bunların “Kürt” adı altında olmasıdır. Hâlbuki Anayasa zaten, din ve etnik köken ayrımı yapmaksızın bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını eşit yurttaşlar olarak tanımaktadır. Burada talep edilen, Bölücübaşı’nın da ifade ettiği gibi, Anayasa’da Kürt kimliğinin tescili yani üniter millî devlet yapısının ilga edilerek egemenliğin “ortaklaştırılması”dır. Bunun yanında doğal olarak Kürtçenin resmî dil ve temel eğitim dili olarak kabulü ve yerel yönetimlere özerklikle başlayarak federasyona ve sonra da konfederasyona giden bir süreç tahayyül edilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti, iktidar cephesinin ana bileşenleri olan Ak Parti ve MHP’nin yetkili ağızları kesinlikle üniter yapıdan taviz verilmeyeceğini, Anayasa’nın ilk dört maddesine asla dokunulmayacağını taahhüt ediyor. Bununla birlikte, DEM Parti çevreleri bir yana, bazı muhafazakâr kuruluşlarda, medyada ilk dört madde de dâhil üniter millî devlet yapısı hakkında eleştirel açıklamalar yapılmakta, parantez olarak gördükleri 100 Yıllık Cumhuriyet yerine yeni bir yapılanmadan açık veya örtük olarak söz edilmektedir.
Tarih, elbette tekerrür etmez ancak ders alınmadığı takdirde, tarihte benzerleri gerçekleşmiş bazı iyi niyetli tasarımlar nasıl hüsranla sonuçlanmışsa bugün de “Osmanlı millet sistemi” aldatmacasıyla atılabilecek yanlış adımların ileride telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurması kuvvetle muhtemeldir. Tanzimatçılar elbette iyi niyetlerle ve o zamanın şartlarında dayatmasıyla, Tanzimat ve Islahat fermanları, “millet nizamnameleri” başta olmak üzere çeşitli yasal düzenlemeleri ve nihayet II. Abdülhamid de Kanun-ı Esasî’yi hayata geçirerek bir “Osmanlı milleti” inşa etmeye çalıştı ama sonuç belli… Destansı bir Millî Mücadele sonunda artık çağın “millî devlet” çağı olduğunu idrak eden Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, işte bu geçmişin acı tecrübelerinden hareketle Türkiye Cumhuriyeti’ni üniter yapı temelinde kurdular. Daha düne kadar “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet” düsturu sürekli dile getirilirken bugün bazı toplantı ve gösterilerde Türk Bayrağı yerine Kuzey Irak Kürt Yönetimi bayrağının dalgalandırılması, aydınların ve devlet yetkililerinin dikkatle üzerinde durmasını gerektiren kaygı verici gelişmelerden biridir.
Bölgemizde, Netanyahu yönetimindeki soykırımcı ve ırkçı İsrail yönetiminin yol açtığı kargaşa ve acıların, ABD’nin temelde İsrail’in güvenliği ve Çin ile rekabetinin etkisiyle İran’a karşı giriştiği saldırıların devam ettiği bir zamanda, Türk Devleti elbette iç sorunlarının yaratabileceği tehlike ve olumsuzluklara karşı gereken tedbirleri almalıdır. Ancak burada en kilit hususlardan biri, bölücülerin azgın ve en uçtaki taleplerini yumuşatarak şimdilik kısmen karşılamak değil, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı ilkelerine dayalı demokratik hukuk devletini tahkim etmektir. Bu ülkede yaşayan insanların etnik aidiyetleri, ana dilleri elbette haktır ancak resmî dil ve devletin ana eğitim dili, o ülkenin ve devletin kurucu unsurunun dilidir ve bu yüz yıldır değil, Beylikler Dönemi’nden ve kesinlikle de Osmanlı Beyliği’nin devletleşmesinden beri Türkçedir. Bugün, “Osmanlı’nın torunuyuz!” diyerek Cumhuriyet’e sataşanlar bilmelidir ki Cumhuriyet’i kuranlar, Osmanlı’nın son nesli idi ve o Osmanlı, Türk tarihinin acı tecrübelerinden aldığı dersle, en azından bir dönem -bugün tasvip etmesek de- kardeş katli denilen bir uygulamayı dahi hayata geçirerek hâkimiyetin bölünmezliği ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Daha önceden de fiilen resmî dil olan Türkçe, nüfusunun hatırı sayılır bir bölümü gayrimüslim ve yine önemli bir kesimi de Araplardan oluşan Osmanlı Devleti’nin 1876’da kabul edilen anayasası olan Kanun-ı Esasî’de resmî dil olarak kabul edildiği gibi, devlet memuriyeti için de Türkçe bilme şartını getirilmiştir. Bugün de, ülke nüfusunu dillere, etnik aidiyetlere, mezhepler göre değil, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir.” diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği temel çerçevede millî kimlik bilinci ile tanımlamak, halka bu esasa göre muamele etmek vazgeçilmez bir esastır. Bu esasın bozulması ve değiştirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü tehlikeye düşürür.